Neşeli Cevaplar

Şermin Çetin; Nergis Satıcı

Neşeli Cevaplar, çeyrek asırlık iki dostun iç sesle temas eden, durmaya ve gerçekten bakmaya alan açan sohbetlerinden doğdu. Bu podcast’te neşemizi çalan konulara birlikte bakıyor, soruları saklamadan, acele etmeden, yargılamadan konuşuyor; çözüldükçe içimizde zaten var olan neşeyle yeniden buluşuyoruz. Duygular, farkındalık ve içsel yolculuk etrafında; analitik akılla sezgiyi, bilgiyle hissi, yapı ile akışı bir araya getiriyoruz. Neşe bizim için bir kahkaha değil; iç sesi duyduğumuzda, kendimizle temas ettiğimizde ve hayatın kontrolünü yeniden elimize alabildiğimiz o sessiz ama güçlü hâl.

  1. Kendi Değerini Nasıl Ölçüyorsun? | Bölüm 2

    21 MAR

    Kendi Değerini Nasıl Ölçüyorsun? | Bölüm 2

    Birinci bölümde şu sorunun etrafında düşünmeye başlamıştık: Takdir gerçekten eksik mi hayatımızda, yoksa bazen takdiri duyamıyor muyuz? Şimdi ise biraz daha derine iniyoruz. Çünkü mesele sadece takdir almak ya da takdir vermek değil. Mesele, insanın kendi değerini nereden ölçtüğü. Peki bunu fark etmeye nereden başlayabiliriz? Belki de ilk adım oldukça basit ama çoğu zaman atladığımız bir yerden başlıyor: kendi söylediklerimizi duymak. Gün içinde tekrar ettiğimiz cümleleri… Sık sık kullandığımız ifadeleri… Bazı konuların neden tekrar tekrar gündemimize geldiğini… Çünkü bazen bir kelime bile kapıyı aralayabiliyor. Bir sohbet sırasında biri sana şöyle dediğinde: “Yine aynı konuya geldik.” İşte o “yine” kelimesi bazen bir aynaya dönüşebiliyor. Gerçekten neden tekrar tekrar aynı yere geliyorum? Burada takılı kaldığım bir şey mi var? Çünkü insanın zihni ilginç çalışıyor. Bir yerde takılı kaldığında, sanki o an ile bugün arasında görünmeyen bir misina varmış gibi oluyor. Düşünceler oradan buraya akıyor, duygular oradan buraya taşınıyor, hatta bazen fark etmeden aynı tepkileri tekrar ediyoruz. İşte o yüzden bazen şu soruyu sormak gerekiyor: Ben nerede takılı kaldım? Ve ilginç olan şu: İnsan bu soruyu gerçekten sorduğunda, çoğu zaman cevap çok uzaklardan gelmiyor. Bir an… Bir görüntü… Bir kişi… Bir duygu… Birdenbire zihinde beliriveriyor. Bazen bu bir çocukluk anısı oluyor. Bazen daha yakın bir zaman. Ama orada önemli bir farkındalık başlıyor. Çünkü o anı yaşayan kişi ile bugünkü sen aynı kişi değilsin. Bugünkü sen daha fazla deneyime sahip. Daha fazla yaşanmışlığa sahip. Hayata başka bir yerden bakabilen bir bilinçte. Ve tam da bu yüzden ilginç bir egzersiz mümkün oluyor. Bugünkü sen, geçmişteki o haline bakıp ona bir tavsiye verebilir. Diyelim ki bugün 35 yaşındasın. Ve fark ettin ki içindeki bir parça hâlâ 10 yaşındaki bir anıda takılı kalmış. O zaman 35 yaşındaki sen, 10 yaşındaki o haline şöyle sorabilir: “Orada sana ne iyi gelirdi?” “Birisi sana ne söyleseydi, bu duyguyu yaşamazdın?” “Bugünkü aklımla sana nasıl destek olabilirim?” Aslında bu biraz dışarıdan bakabilmek gibi. Tıpkı eski fotoğraflarımıza bakıp “Ah keşke o zaman kendimi bu kadar üzmeseymişim” dediğimiz anlar gibi. Ama bu sefer bunu bilinçli olarak yapıyoruz. Çünkü çoğu zaman bugün yaşadığımız bazı duygular aslında bugüne ait değil. Bugünkü yetişkin tarafımız değil, içimizdeki daha küçük birparça konuşuyor olabilir. Belki 5 yaşındaki bir parça, belki 10 yaşındaki bir parça. Ve o parça hâlâ aynı soruyu soruyor olabilir: “Ben değerli miyim?” İşte bu noktada başka bir kapı daha açılıyor. Çünkü insan kendi değerini bir kişiye, bir başarıya ya da bir duruma bağladığında, o değer de koşullu hale geliyor. Biri seni takdir ettiğinde kendini değerli hissediyorsun… Ama o kişi olmadığında buhis de gidiyor. Biri seni sevdiğini söylediğinde değerli hissediyorsun… Ama ilişki bittiğinde o değer de sanki elinden kayıp gidiyor. Bu yüzden bazen şu cümleyi hatırlamak iyi geliyor: “Başkasıyla gelen, başkasıyla gider.” Eğer değer duygusu dışarıdan geliyorsa, onunla birlikte gitmesi de kaçınılmaz oluyor. Ama özdeğer dediğimiz şey farklı. O dışarıdan verilen bir şey değil. İçeride fark edilenbir şey. İnsan kendi özdeğerini fark ettiğinde ilginç bir şey oluyor. Artık kimsenin onu değerli hissettirmesine ihtiyaç duymuyor. Biri takdir ettiğinde bunu rahatlıkla alabiliyor. Çünkü artık değer birine bağlı değil. Bu farkındalık aynı zamanda başka bir kapı daha açıyor: özgürlük. Değersizlik duygusundan özgürleşmek… Kendini sürekli ispat etme ihtiyacından özgürleşmek…Başkalarının onayına bağlı yaşamaktan özgürleşmek… Ve o özgürlüğün içinde bir şey daha kendiliğinden ortaya çıkıyor. Neşe! Çünkü insan kendi öz değerini fark ettiğinde hayatla kurduğu ilişki değişiyor. Artık kendine şu soruyu sorabiliyor: Ben gerçekten değerimi kanıtlamaya mı çalışıyorum… yoksa zaten değerli olduğumu hatırlamaya mı? Bu bölümde seni tam da bu sorunun etrafında düşünmeye davet ediyoruz. Keyifli dinlemeler. 🎙️

    24 min
  2. Kendi Değerini Nasıl Ölçüyorsun? | Bölüm 1

    14 MAR

    Kendi Değerini Nasıl Ölçüyorsun? | Bölüm 1

    Hiç düşündün mü…Bir insan neden takdir edilmek ister ama takdir edildiğinde de sanki bunu duymuyormuş gibi davranır? Ya da şu daha da ilginç bir soru olabilir: Biri seni gerçekten takdir ettiğinde neden bazen içinde garip bir huzursuzluk oluşur? Takdir eksikliği mi yaşıyoruz gerçekten… yoksa bazen mesele takdir değildir de, değerin kendisi midir? Bu bölümde tam da bu sorunun etrafında birlikte düşünmeye davet ediyoruz seni. Çünkü takdir meselesi aslında göründüğünden çok daha derin bir yere bağlanıyor. Takdir üç seviyede veriliyor. Birincisi, dış görünüşe verilen takdir. İkincisi, bir davranışa ya da yapılan bir işe verilen takdir. Üçüncüsü ise kişinin özüne, varlığına ve karakterine verilen takdir. Ve doğal olarak en güçlü olanı da üçüncü seviye. Ama burada kritik bir soru var:Gerçekten bu seviyeden gelen bir takdiri duymaya hazır mıyız? Çünkü bazen mesele takdirin verilmemesi değildir. Bazen mesele takdirin alınamamasıdır. Bunu bir ekip çalışmasını izlerken çok net fark ettim. Projede oldukça önemli katkılar sunan bir kişi vardı ve ekip lideri de bunu açıkça takdir ediyordu. Hatta zaman zaman oldukça güçlü ifadelerle. Ama buna rağmen o kişi sürekli aynı şeyi söylüyordu: “Ben olmasam bu proje yürümezdi.” Sankisusuz birinin suyu içmesine rağmen hâlâ susuzluk hissetmesi gibi bir durum vardı. Ve o noktada aklıma şu soru geldi: Gerçekten takdir mi eksik, yoksa kişi takdiri duyamıyor mu? Çünkü özdeğer dediğimiz şey biraz toprağın içindeki su gibidir. Eğer toprak zaten nemliyse ve nem tutma özelliği varsa, yağmur geldiğinde sadece besler. Ama toprak çoraksa ve killi topraksa, ne kadar yağmur yağarsa yağsın, o susuzluk bir süre sonra tekrar hissedilir. Takdir de biraz böyle çalışıyor. Kendi değerini içten içe hisseden biri için takdir hoş bir geri bildirimdir. Ama kendi değerinden emin olmayan biri için takdir bir ihtiyaç haline gelir. Ve ihtiyaç hâline gelen şey çoğu zaman doymaz. Çünkü mesele takdir değildir. Mesele değerdir. Eğer kişi kendi değerini içeriden hissedemiyorsa, bunu dışarıdan toplamaya çalışır. Ama dışarıdan gelen hiçbir şey içerideki o boşluğu tam olarak dolduramaz. Daha da ilginci şu olabilir. Bazen insanlar takdir edilmek isterler ama gerçekten takdir edildiklerinde bundan rahatsız olurlar. Hiç böyle bir şey yaşadın mı? Biri sana içtenlikle şöyle dediğinde: “Senin bu özelliğini gerçekten takdir ediyorum.” İçinde bir tarafın bunu almak isterken başka bir tarafın geri çekildiğini hissettin mi? Çünkü değersizlik duygusu bazen insanın zihninde ilginç bağlantılar kurabiliyor. Eğer kişi içten içe “Ben o kadar değerli değilim” diye düşünüyorsa, biri onu gerçekten gördüğünde zihni şöyle bir denklem kurabiliyor: “Ben değersizim. Beni değerli gören biri varsa, demek ki o da yanlış görüyor.” Ve o noktada iki şey oluyor. Ya takdiri duymamaya başlıyoruz. Ya da bizi gerçekten gören insanlardan uzaklaşmaya. O yüzden bazen mesele takdir almak değildir. Mesele şu soruya bakabilmektir: Ben kendi değerimi nereden ölçüyorum? Başkalarının söylediklerinden mi?Yaptıklarımdan mı?  Başarılarımdan mı? Yoksa sadece var olmaktan mı?Çünkü öz değer aslında başarıyla ilgili değildir. Performansla ilgili değildir. Statüyleilgili de değildir. Öz değer varlığın kendisiyle ilgilidir. Ve insan bunu fark etmeye başladığında ilginç bir şey olur. Takdir almak hâlâ güzel bir şeydir. Ama artık bir ihtiyaç değildir. Bir teşekkür, bir güzel söz, bir takdir; hoş bir geri bildirim olur ama kişinin değerini belirleyen şey olmaz. Ve o noktada insan kendine şu soruyu sorabilir: Ben gerçekten takdir mi arıyorum…yoksa görülmek mi istiyorum? Bu bölümde tam da bu soruların etrafında birlikte düşünmeye davet ediyoruz seni. Keyifli dinlemeler. 🎙️

    29 min
  3. Kısır Döngü Nerede Biter? | Tekrar Eden Döngüler

    7 MAR

    Kısır Döngü Nerede Biter? | Tekrar Eden Döngüler

    Kısır Döngü Nerede Biter? | Tekrar Eden Döngüler Hayatında hiç “Bu neden hep benim başıma geliyor?” diye düşündüğün oldu mu? Farklı insanlar, farklı ortamlar, farklı zamanlar…Ama hikâye sanki hep aynı yerden kırılıyor. İlişkiler değişiyor, sahne değişiyor, ama sonuç nedense benzer oluyor. Bu bölümde hayatımızda tekrar eden döngüleri konuşuyoruz. ·       Neden bazen benzer insanlara çekiliriz? ·       Neden aynı tür ilişkiler, aynı çatışmalar ya da aynı hayal kırıklıkları tekrar eder? ·       Gerçekten tesadüf mü, yoksa fark etmediğimiz bir iç mekanizma mı çalışıyor? Bazen insan kendini hayatının başrolü yerine figüranı gibi hissedebiliyor. Oysa döngüler çoğu zaman bize bir şey anlatmaya çalışır. Belki de mesele “neden benim başıma geliyor?” sorusundan çıkıp “Ben bu hikâyede nasıl bir rol oynuyorum?” sorusuna yaklaşabilmekte. Bu bölümde konuştuğumuz şey tam olarak bu: ·       Hayatımızda tekrar eden kalıpları nasıl fark ederiz? ·       Kurban rolüne girmeden sorumluluk almak ne demektir? ·       Ve bir döngünün gerçekten kapandığını nasıl anlarız? Bazen çözüm büyük cevaplarda değil, küçük bir farkındalıkta başlar. Belki de hayatın bize söylediği şey şudur: Aynı film tekrar oynuyorsa, senaryoyu değil de bakış açısını değiştirmek başlangıç noktasıdır. Ne dersiniz? Keyifli dinlemeler :)

    32 min
  4. Duygular: Hissetmek mi, hissetmemek mi senin için güvenli? | Bölüm 2

    28 FEB

    Duygular: Hissetmek mi, hissetmemek mi senin için güvenli? | Bölüm 2

    İlk bölümde pusulaya bakmayı konuşmuştuk.Bu bölümde belki biraz daha yaklaşıyoruz.Sadece bakmak değil, o yönü hissetmek için. Duyguların bizi harekete geçirdiğini söyledik, ama her hareket ileriye doğru değildir. Bazen bir duygu bizi durmaya çağırır. Bazen geri adım atmaya. Bazen de sadece olduğumuz yerde kalıp daha derine inmeye. Ve belki de en zor olan, o çağrıyı duyduğumuz anda hemen bir şey yapmak yerine biraz kalabilmektir. Çünkü hissetmek, çoğu zaman sandığımızdan daha fazla cesaret ister. Hissetmek, savunmayı gevşetmek, kontrolü biraz bırakmak ve içeride ne varsa onunla temas etmektir. O temas her zaman konforlu değildir. Ama gerçek olan genellikle oradadır. Duygularla kurduğumuz ilişki, aslında hayatla kurduğumuz ilişkinin aynasıdır. Bastırdığımız her duygu ertelenmiş bir karar gibidir; bir süre sessiz kalır ama tamamen kaybolmaz. Görmezden gelinen bir duygu ise yönünü kaybetmiş bir sinyal gibi tekrar tekrar yanar. Ta ki biz dönüp bakana kadar. Belki de mesele duyguları yönetmek değil, onları taşıyabilmektir. Bir kaygıyı hemen susturmaya çalışmadan dinleyebilmek, bir öfkenin altındaki ihtiyacı fark edebilmek. Bir neşenin geldiği anda tedirgin olmadan genişleyebilmek. Çünkü her duygu yüzeyde görünenin altında başka bir ihtiyacı, başka bir anlamı saklar. Ve belki de bu bölümün en sessiz daveti şu:Duygularla mücadele etmek yerine, onlarla temas kurabilir miyiz?Onları değiştirmeye çalışmadan önce, bize ne söylemek istediklerini sorabilir miyiz?Hissetmekten kaçmak yerine, biraz daha kalabilir miyiz? Ve belki de asıl özgürlük, hiçbir duyguya mahkûm olmadan, her birine temas edebilme kapasitesidir. Serinin sonunda belki de vardığımız yer çok basit ama derin bir soru:“Şu an ne hissediyorum ve bu duygu beni nereye çağırıyor?” Cevap aceleyle gelmeyebilir. Ama sorunun kendisi bile bir başlangıç olabilir. Neşeli ve temaslı dinlemeler 🌿 Konu önerileriniz için mesajlarınızı gönderebilirsiniz. ⁠https://www.instagram.com/sermincetin.com.tr/ info@sermincetin.com.tr

    24 min
  5. Duygular: Hissetmek mi, hissetmemek mi senin için güvenli? | Bölüm 1

    21 FEB

    Duygular: Hissetmek mi, hissetmemek mi senin için güvenli? | Bölüm 1

    Duygular çoğu zaman kapıyı çalmadan gelir; ne zaman geldiklerini tam olarak fark edemeyiz ama odanın havasının değiştiğini anlarız. İçeride bir şey yer değiştirir, ritim bozulur ya da yavaşlar ve biz çoğu zaman bu değişimi adlandırmak yerine hızlanmayı, dikkatimizi başka yöne çevirmeyi ya da olanbiteni “geçici” diye küçültmeyi seçeriz. Oysa duygular, gelip geçen misafirler olmaktan çok, yön gösteren işaret levhaları gibidir; bakmayı seçmediğimizde kaybolan değil, görmezden geldikçe daha da belirginleşen. Belki de bu yüzden duygularla ilişkimiz çoğu zaman mesafelidir. Hissetmek yerine anlamlandırmaya, anlamlandırmak yerine kontrol etmeye çalışırız. İyi hissettiren duygulara yaklaşırken bile temkinliyizdir; çünkü huzur tanıdık değildir, sevinç uzun sürerse bir şey olacakmış gibi gelir vemutluluk, eğer alışık olmadığımız bir zeminde belirirse, ayağımızın altındaki toprağın sağlamlığını sorgulamaya başlarız. Tanıdık olan neyse, orada kalmak daha güvenli gelir; bu bazen kaygı, bazen sürekli tetikte olma hâli, bazen deiçten içe memnun olmadığımız ama bildiğimiz bir duygusal iklimdir. Duyguları “iyi” ve “kötü” diye ayırma eğilimimiz de tam burada devreye girer. Oysa bir duygu, tek başına ne iyi ne kötüdür; asıl mesele, o duygunun bizi nereye doğru hareket ettirdiğidir. Hafif bir korku dikkatimizi keskinleştirir, aşırı korku ise bizi olduğumuz yerde sabitler. Mutluluk genişletir, ama sınırları kaybolduğunda gerçeklikle teması zayıflatabilir. Duygular birer pusula gibidir; doğru okumadığımızda yön şaşırtırlar, yok saydığımızda ise rotayı tamamen kaybettirirler. Belki de asıl zor olan, duyguyla kalabilmektir. Onu hemen değiştirmeden, düzeltmeden, bir sonraki adıma geçmeden önce biraz durabilmek. “Şu an ne hissediyorum?” sorusunu gerçekten sormak ve cevabın gelmesi için alan tanımak.Çünkü çoğu zaman verdiğimiz ilk cevaplar otomatik, ezberlenmiş ve güvenlidir; asıl olan ise birkaç katman aşağıda, sessizce bekler. Duygular aynı zamanda öğrenilmiş alanlardır. Bir duyguya ne kadar erken yaşta aşina olduysak, onu o kadar kolay sahipleniriz. Kaygıyla büyüyen biri için kaygı, bir tehditten çok tanıdık bir yol arkadaşıdır. Huzurun nasıl bir his olduğunu deneyimlememiş biri için huzur, belirsizlik demektir. Bu yüzden bazen bizi zorlayan duygular değil, bilmediğimiz duygular olur. Yeni bir his, yeni bir alan, yeni bir ihtimal… Hepsi birlikte gelir. Bu bölüm belki de tam olarak burada duruyor. Duyguları çözmek için değil, onlara yaklaşabilmek için. Onları sınıflandırmak yerine dinlemek, bastırmak yerine anlamaya çalışmak için. Çünkü duygular sustuğunda değil,duyulduğunda yön gösterir. Ve bazen yapılacak tek şey, o yönü hemen takip etmek değil, önce pusulaya bakmayı öğrenmektir. Neşeli dinlemeler :) Konu önerileriniz için mesajlarınızı gönderebilirsiniz. https://www.instagram.com/sermincetin.com.tr/

    23 min
  6. Roller: Aidiyet mi, Fedakârlık mı?

    14 FEB

    Roller: Aidiyet mi, Fedakârlık mı?

    Roller: Aidiyet mi, Fedakârlık mı? Hayat bize çoğu zaman bir sahne gibi sunuluyor. Daha çocukken başlıyor bu oyun: “uslu çocuk”, “başarılı öğrenci”, “sorumlu abi/abla”, “fedakâr evlat”… Zamanla roller çeşitleniyor, ağırlaşıyor, bazen de fark ettirmeden üzerimize yapışıyor. Ve bir gün durup şunu soruyoruz:“Ben bu rolü ne zaman üstlendim?” Bu bölümde konuştuğumuz roller tam olarak bunu yapıyor insana. Dinlerken bir iç ses başlıyor:Toplumda hangi role girdim?Kim beni bu role soktu?Ben kime, hangi etiketi yapıştırdım?Ve en can alıcı olanı: Bu rol hâlâ bana mı ait? Çoğumuz farkında bile olmadan, şartların bizi yönlendirdiği rolleri “ben buyum” diye sahipleniyoruz. Aile içinde mesela… Son 10 yılda neler oldu, bir düşün. Bir hastalık, bir kayıp, bir boşluk, bir kriz… Ve bir anda “güçlü olan”, “herkesi toparlayan”, “idare eden”, “sessiz kalan” sen oldun. Kimse sana sormadı belki ama rol sana verildi. Sen de aldın. Çünkü gerekiyordu. Çünkü biri yapmalıydı. Ama şu soruyu ne zaman sordun:“Bu rolün bedeli bana ne oldu?” Roller bizi görünür kılar ama aynı zamanda hapseder. Güçlü rolü duyguyu bastırır. Akıllı rolü hata yapma hakkını elinden alır. İyi insan rolü sınır çizmeyi zorlaştırır. Ve biz çoğu zaman alkış aldığımız rolü sorgulamayız. Ta ki içten içe yorulana kadar. Bu bölüm bir davet aslında. Kendine bakman için.Hangi rol seni büyütüyor, hangisi seni yavaş yavaş küçültüyor?Hangi rol gerçekten sana ait, hangisi fark etmeden üstlendiğin bir sorumluluk?Rol mü oynuyorsun, yoksa gerçekten temas mı ediyorsun? Belki de mesele rol almak ya da bırakmak değildir.Belki mesele, hangi rolün aidiyet duygusundan, hangisinin fedakârlık adı altında kendinden vazgeçişten beslendiğini fark etmektir.Çünkü aidiyet güç verir; fedakârlık ise bazen sessizce tüketir. Belki de artık bazı rollerden emekli olma zamanı gelmiştir.Belki de “Bırakırsam kim olurum?” sorusu korkutucu değil, tam tersine yeni bir alan açıyordur.Ve belki en sahici soru şudur:“Rollerim olmasaydı, ben kim olurdum?” Keyifli dinlemeler… Dinleyiciye özel mesaj:Eğer üzerine sohbet etmemizi istediğin soruların varsa, bize yazabilirsin. Keyifli bir sohbetimizle sana eşlik etmekten mutluluk duyarız 🥰📩 info@sermincetin.com.tr

    32 min
  7. Önyargılar : Görmek mi, Varsaymak mı?

    31 JAN

    Önyargılar : Görmek mi, Varsaymak mı?

    Önyargılar : Görmek mi, Varsaymak mı? Hiç tanımadığın biri hakkında, daha ilk saniyede bir fikir edindiğin oldu mu? Ya da bir cümleyi duyar duymaz, “Ben bu hikâyeyi biliyorum” diye içinden geçirdiğin? Bu bölümde önyargılara tam da buradan bakıyoruz. Çünkü önyargılar çoğu zaman sandığımız gibi kötü niyetlideğildir. Beynimizin bizi korumak için geliştirdiği, hızlı karar alma mekanizmalarıdır aslında. Ama işte tam da bu hız, ilişkilerde, iletişimde ve hatta kendimizle olan bağımızda görünmez yükler oluşturabilir. Bazı zamanlarda fark ediyorum…Bazen bir bakıştan, bazenbir ses tonundan, bazen tek bir kelimeden koca bir hikâye yazabiliyorum zihnimde. Peki bu hikâye gerçekten karşımdaki kişiye mi ait, yoksa benim geçmiş deneyimlerimin, korkularımın ya da alışkanlıklarımın bir yansıması mı? Önyargılar nasıl oluşur ve neden bu kadar otomatik çalışır? Birini gerçekten dinlemekle, onu kendi filtremizden dinlemek arasındaki fark nedir? İletişimde “duymak” ile “anlamak” neden çoğu zaman aynışey değildir? Ve belki en zor soru: Kendimize karşı da önyargılıolabilir miyiz? Bu soruların bazıları sende hemen yankı bulabilir. Bazılarıysadinlerken yavaş yavaş açılabilir. Belki bir an durup, zihninin verdiği ilk cevabı fark edersin. Belki bir adım geri çekilip, kendi iç sesini daha dikkatle dinlersin. Hangi düşüncenin gerçekten sana ait olduğunu, hangisinin alışkanlıktan geldiğini ayırt etmeye başlarsın. Bazen sadece bu duruş bile, iletişimde alan açar. Karşındakinidaha net duymaya, kendinle daha temaslı bir yerden bakmaya yardımcı olur.   Bu bölüm, dinlerken eşlik edebileceğin bir ritim gibi. Cümlelerakarken, sende neyin hareket ettiğini fark edebilmen için. Belki bir bakış açısı yer değiştirir, belki bir soru seninle biraz daha kalır. Kulak verirsen cevapların sende nasıl şekillendiğini gözlemlemek için güzel bir alan da olabilir. Neşeli dinlemeler 😊

    34 min

About

Neşeli Cevaplar, çeyrek asırlık iki dostun iç sesle temas eden, durmaya ve gerçekten bakmaya alan açan sohbetlerinden doğdu. Bu podcast’te neşemizi çalan konulara birlikte bakıyor, soruları saklamadan, acele etmeden, yargılamadan konuşuyor; çözüldükçe içimizde zaten var olan neşeyle yeniden buluşuyoruz. Duygular, farkındalık ve içsel yolculuk etrafında; analitik akılla sezgiyi, bilgiyle hissi, yapı ile akışı bir araya getiriyoruz. Neşe bizim için bir kahkaha değil; iç sesi duyduğumuzda, kendimizle temas ettiğimizde ve hayatın kontrolünü yeniden elimize alabildiğimiz o sessiz ama güçlü hâl.