Değer Yaratmanın Formülü

Mete Yurtsever

Bu podcast şirketlerin değer yaratmasının çalışan ve müşterilerine insan odaklı yaklaşmalarıyla mümkün olacağını, tasarım odaklı düşünme, davranış psikolojisi, inovasyon ve yaratıcılık alanında uzman yerli ve yabancı, profesyonel ve akademisyenlerin görüşleri ışığında ele alıyor. 📧 mete@innolabz.ist🙋🏻‍♂️ www.linkedin.com/in/meteyurtsever🛟 https://www.patreon.com/MeteYurtsever 

  1. der ya Kitap Kulübü ile Sabahın Üçü

    3D AGO

    der ya Kitap Kulübü ile Sabahın Üçü

    Kitap kulübümüzün 64'üncü buluşmasında Gianrico Carofiglio'nun Sabahın Üçü adlı romanını konuştuk. Bu buluşmamızda kitabın çevirmeni Eren Cendey de bizi onurlandırdı; hem söyleşimizi zenginleştirdi hem de İtalyan edebiyatının, çevirmenliğin perde arkasını bizimle paylaştı. 1961 Bari doğumlu Carofiglio, uzun yıllar organize suça karşı savcılık yapmış, sonra İtalyan Senatosu'nda görev almış bir isim. İtalya'nın en çok okunan yazarlarından biri olarak tanınıyor. Sabahın Üçü, adını Scott Fitzgerald'ın bir cümlesinden alıyor: "Ruhun gerçekten karanlıklar içine düştüğü gecede saat daima sabahın üçüdür." Romanın merkezinde, anne babası küçük yaşta ayrılmış ve babasıyla mesafeli bir ilişkisi olan genç Antonio var. Epilepsi tanısı konan Antonio, kesin teşhis için Marsilya'da uzman bir doktora gider; tedavinin son aşamasında babasıyla birlikte kırk sekiz saat boyunca uyumadan kalması gerekir. 80'lerin Marsilya sokaklarında geçen bu uykusuz iki gün, baba ile oğulun müzik, matematik, caz, aşk ve hayat üzerine sohbet ederek aslında birbirlerini ilk kez tanıdıkları bir yolculuğa dönüşür. Kitabın hacmiyle ters orantılı bir derinlik taşıdığı konusunda hemfikirdik. Büyük bir anlatısı yok ama içe işleyen, kişisel bir yere dokunan bir tadı var. Birçok arkadaşım kitabı bir solukta okuduğunu söyledi; çevirinin akıcılığının buna büyük katkısı olduğu özellikle vurgulandı. Eren Hanım'a teşekkürlerimizi sıkça yineledik. Baba-oğul ilişkisi kitabın ana ekseniydi. Ergenlik, boşanmış ailelerin çocukları üzerindeki etkisi, anne filtresinden babaya bakmak zorunda kalmanın yarattığı mesafe ve özellikle bizim kuşağımızın babalarındaki o sevgisini gösterememe hâli üzerine konuştuk. Eren Hanım'la sohbetimiz İtalyan edebiyatının genel dokusuna, yazarların aile ve aşk temalarına yatkınlığına, çevirmenliğin görünmez emeğine ve yayın dünyasının işleyişine uzandı. Her zaman farklı kitap önerileri de konuşuruz, bu kez daha fazla sayıda kitaptan bahsettik, aramızda bir çevirmen olunca. Elena Ferrante’nin dörtlemesi Napoli Romanları ve Yetişkinlerin Yalan Hayatı’nı ve Domenico Starnone’nin Bağlar’ını listeme yazdım. Linklerini bölüm notlarında bulabilirsiniz. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla; (02:46) Ömer Tural, (05:25) Suat Soy - Eren Cendey, (09:20) Müge Önen, (11:18) Cem Çağatay Karaali, (13:54) Elif Ceylan, (17:39) Bengü İlhan, (19:20) Eren Cendey, (19:52) Mürsel Çavuş, (22:50) Eren Cendey, (23:32) Alim Küçükpehlivan, (25:06) Eren Cendey Tavsiye kitaplar: Sabahın Üçü - Gianrico Carofiglio https://amzn.to/3R27BBd Napoli Romanları - Elena Ferrante https://amzn.to/4tOnxpv Yetişkinlerin Yalan Hayatı - Elena Ferrante https://amzn.to/4wda9Nk Bağlar  - Domenico Starnone https://amzn.to/4ta9qcM Support the show

    28 min
  2. der ya Sinema Kulübü ile Gün Doğmadan

    APR 27

    der ya Sinema Kulübü ile Gün Doğmadan

    Sinema kulübümüzün 30'uncu buluşmasında yönetmenliğini Richard Linklater'ın yaptığı, başrollerinde Ethan Hawke ve Julie Delpy'nin oynadığı 1995 yılı yapımı Before Sunrise (Gün Doğmadan) adlı filmini konuştuk. Film, Budapeşte'den Paris'e giden bir trende karşılaşan Amerikalı Jesse ile Fransız Céline'in tesadüfi bir kararla Viyana'da inip bir geceyi birlikte geçirmesini anlatıyor. Bir daha karşılaşıp karşılaşmayacaklarını bilmeden, bütün bir gece boyunca şehirde dolaşıyor; aşk, ölüm, inanç, aile, zaman üzerine konuşuyorlar. Senaryo, Linklater'ın 1989'da Philadelphia'da bir oyuncakçıda tanıştığı ve onunla bir geceyi şehirde yürüyerek geçirdiği bir kadından ilham almış; ama asıl yürek burkan detay ise yönetmenin yıllar sonra o kadının daha film gösterime girmeden bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini öğrenmesi. Before Sunrise, ardından gelen Before Sunset (2004) ve Before Midnight (2013) ile birlikte, sinemanın en sevilen üçlemelerinden birinin de ilk halkası. Film, kulübümüzde geneli itibarıyla beğeniyle karşılandı. En çok dikkat çeken yönü, diyalogların doğallığı ve iki yabancının birbirine bu kadar açılabilmesinin yarattığı saf, masalsı duyguydu. Bazılarımız için film, hayatta yaşanmış benzer karşılaşmaları, bir yolculukta kurulan beklenmedik dostlukları hatırlattı. Trenin ve yabancı bir şehrin yarattığı o "kendi rutinden çıkma" hissinin, böyle bir yakınlığın oluşmasında nasıl bir alan açtığını uzun uzun konuştuk; yeni bir yere gitmenin, tanıdık olmayan bir ortamda kendini daha rahat ifade etmenin getirdiği özgürlüğü. Filmde bize en çok etki eden detaylardan biri de 1995 yapımı olmasının getirdiği "internet öncesi" yavaşlığın bugünden bakınca ne kadar değerli göründüğü oldu; herkesin telefonuna gömüldüğü bir çağda, iki insanın birbirinin gözlerinin içine bakarak saatlerce konuşabilmesinin bizzat bir özlem konusu haline geldiğini paylaştık. Filmin diğer bir düşündürücü yanı ise, hayatımızdaki "kırılma anlarının" ne kadar küçük kararların ürünü olabildiğiydi. Trenden inmek ya da inmemek gibi bir an, koca bir hayatın seyrini değiştirebiliyor. Rutinin dışına çıkmak, her zamankinden farklı bir yol seçmek ve daha başka küçük yenilikleri, çeşitlemeleri kendimize hatırlatmak gerektiğine inancımı pekiştirdi. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla (02:52) Mürsel Çavuş, (04:38) Mete Yurtsever, (05:38) Suat Soy, (07:27) Ebru Vural, (11:19) Uğur İyidoğan ve (13:57) Burcu Yılmaz. Support the show

    21 min
  3. APR 20

    İnançlarınız Hayatınızı Nasıl Şekillendiriyor?

    Bu bölümde Nir Eyal’ın son kitabı "Beyond Belief" üzerinden, çoğu zaman fark etmeden taşıdığımız ve hayatımızı yönlendiren inançları konuşuyorum. Ama burada sözünü ettiğimiz şey dini ya da ideolojik inançlar değil; zihnimizin bize gün içinde sessizce fısıldadığı, “Ben yapamam”, “Bana göre değil”, “Artık çok geç” gibi limit koyan kabuller. Eyal, bu inançların sadece ne düşündüğümüzü değil, neyi gördüğümüzü, ne hissettiğimizi ve nasıl davrandığımızı da belirlediğini anlatıyor. Bölümde, inançların neden doğru-yanlış diye değil, işe yarıyor-yaramıyor diye değerlendirilmesi gerektiğini ele alıyorum. Sohbet ilerledikçe mesele daha da ilginç bir yere gidiyor: Beynimizin gerçekliği sandığımız kadar doğrudan deneyimlemediğini, beklentilerimizin ve dikkat kalıplarımızın yaşadığımız dünyayı aktif biçimde şekillendirdiğini görüyoruz. Şans dediğimiz şeyden plasebo etkisine, başkaları hakkında oluşturduğumuz yargılardan kendi kimliğimiz hakkında kurduğumuz cümlelere kadar pek çok şeyin arkasında inançların izini sürüyoruz. Özellikle “kendini gerçekleştiren kehanet”, “ajans” ve “kimlik tuzağı” gibi kavramlar, bu bölümün en düşündürücü tarafları arasında. Bölümün sonunda ise klasik “pozitif düşün yeter” yaklaşımının neden çoğu zaman işe yaramadığını, onun yerine umutla eylemi birlikte düşünmenin neden daha güçlü bir yol sunduğunu konuşuyorum. Kısacası bu bölüm, sadece neye inandığımızı değil, bu inançların bizi nasıl hareket ettirdiğini ya da nasıl durdurduğunu anlamak isteyenler için. Dinlerken muhtemelen kendi içinizde sık tekrarladığınız birkaç cümleyi fark edecek ve onlara başka gözle bakmaya başlayacaksınız. Support the show

    21 min
  4. der ya Kitap Kulübü ile Sanatçının Yolu

    APR 13

    der ya Kitap Kulübü ile Sanatçının Yolu

    Kitap kulübümüzün 63’üncü buluşmasında Julia Cameron'ın Sanatçının Yolu adlı kitabını konuştuk. 1992'de yayımlanan ve dünya genelinde milyonlarca okura ulaşmış olan bu kitap, yaratıcılığı bir yetenek meselesi olarak değil, hepimizin içinde zaten var olan ama zamanla tıkanan bir güç olarak ele alıyor. Cameron, on iki haftalık yapılandırılmış bir program aracılığıyla okuyucuyu bu gücü yeniden keşfetmeye davet ediyor. Programın iki temel pratiği var: her sabah üç sayfa serbest yazı yazmak — "sabah sayfaları" — ve haftada bir kez kendinize yönelik küçük bir "sanatçı buluşması" düzenlemek. Bu kitap kulübümüzde yeni bir sayfa açtı. Sevgili Mürsel Çavuş’un tavsiyesi ve Sevgili Yasemin Karakaya’nın inisiyatifiyle kitabı yalnızca okumakla yetinmeyip, yaklaşık üç ay boyunca kitabın kendi önerdiği yapıyı izleyerek bir atölye çalışması yaptık. Bu nedenle tartışmamız hem kitap hem de bu deneyim üzerine şekillendi. der ya’da veya kitap kulübünde bunca yıldır birbirimizin gelişimine katkı sunmaya çalışıyoruz. Ama hiçbir dönemde bu kadar yoğun ve destekli bir süreç yaşamamıştık. Bu her ne kadar bireysel bir tecrübe de olsa, birbirimizden güç ve ilham aldığımız bir süreç oldu. Burada Yasemin’in yönlendirmeleri, değerlendirmeleri, büyük özveriyle 12 hafta boyunca Pazar günleri hem sabah hem akşam en az ikişer saatini ayırması, eşi Sezgin’in kurguladığı yapay zeka destekli platform eşsiz bir ortam sağladı. Grup, kitabı tek başına okumanın çok ötesinde bir şey yaşadığı konusunda büyük ölçüde hemfikirdi. Pek çok katılımcı daha önce bu kitabı almış, hatta okumaya başlamış; ama bırakmış. Atölye ortamı, yani birlikte yürünen bu yol, sürekliliği mümkün kılan şey oldu. Sabah sayfalarını düzenli tutmak tek başına zorken, grubun varlığı, kolaylaştırıcının rehberliği ve tabii dijital platform bu pratiği somut ve sürdürülebilir hale getirdi. Kitabın özünde ise bildiğimiz ama baş edemediğimiz iki temel kavram olduğunu söyleyebiliriz. İlki "erdem tuzağı" kavramı; yani toplumsal beklentilere göre şekillenmiş, içimizden gelmeyen davranışlarla örülü bir hayat sürmek, diğeri de öz şefkat meselesi. Kendimize, bir çocuğa göstereceğimiz nezaketi, anlayışı gösterememek; kendimizi sürekli acımasızca eleştirmek. Bunlara ek olarak platformdaki "gölge ayna" uygulaması da pek çok katılımcı için zorlu ama dönüştürücü bir yüzleşme aracı oldu. Atölyeye 130 kişi başlamıştı, herkes sürdüremedi haliyle ama bir arkadaşımız da “buna nasıl cesaret ettiniz” diye sordu. Ona çok güzel yanıtlar geldi. Bu düşüncelere de bir blok halinde yer verdim, özellikle harekete geçmeye veya içindeki yaratıcıyı aramaya veya yüzleşmeye tereddüt edenler için rehber niteliğinde, dinlemenizi tavsiye ederim. Bu bölümde bir çok arkadaşım söz alıp bizlere teşekkür ettiler ama pek azının özellikle kitap hakkındaki görüşlerine yer verebildim; sırasıyla: (03:24) Elif Ceylan, (04:53) Bengü İlhan, (05:59) Cem Serhat Musabeyoğlu, (07:25) Belgin Elmas, (10:42) Ahmet Bütüner, (12:50) Sabah Yılmaz, (15:21) Elif Ceylan, (18:24) Şule Sönmez, (21:38) Filiz Kartal, (24:11) Elif Çetin, (26:48) Betül Akan, (27:58) Hatice Ergüven Doydum, (30:21) Ahmet Bütüner-(31:05) Şule Sönmez-(31:41) Elif Çetin-(33:13) İpek Altuner, ve (34:27) Yasemin Karakaya Support the show

    42 min
  5. der ya Sinema Kulübü ile Paris'te Gece Yarısı

    APR 6

    der ya Sinema Kulübü ile Paris'te Gece Yarısı

    Sinema kulübümüzün 29’uncu buluşmasında, yönetmenliğini Woody Allen'ın yaptığı, başrollerinde Owen Wilson, Rachel McAdams ve Marion Cotillard'ın oynadığı, 2011 yapımı “Paris'te Gece Yarısı” adlı filmi konuştuk. Film, nişanlısının ailesiyle Paris'e gelen senarist ve romancı adayı Gil'in hikayesini anlatıyor. Gil, her gece yarısı gizemli bir biçimde 1920'lerin Paris'ine gidiyor; Hemingway, Fitzgerald, Picasso, Dalí gibi dönemin efsanevi isimleriyle yüz yüze geliyor. Woody Allen'ın En İyi Özgün Senaryo Oscar'ıyla ödüllendirilen bu filmi, geçmişe duyulan özlemin ve "altın çağ" yanılsamasının zarif bir anatomisini sunuyor. Filmi orijinal konusu ve eğlenceli atmosferi ile beğendiğimizi söyleyebilirim. Filmde en çok hissedilen konu olan nostaljiyi konuştuk önce. Kaçınılmaz bir insani duygu mu, yoksa anda kalmaktan bir kaçış mı? Filmde her dönemdeki karakterlerin kendinden önceki çağa özlem duyduklarını izliyoruz. 1920'lerin insanı Bell Époque'a, o dönem de Rönesans'a öykünüyor. Bu kısır döngünün farkına varmak, şimdiyi seçmenin ilk adımı olsa gerek. Filmin sonunda Gil'in yaptığı da bu oldu. İnsanın açmazlarından bir diğeri de, sahip olmadığı şeye özenmesi ya da sahip olduklarının kıymetini bilmemesi. Öte yandan bu dışsal motivasyonların, ihtiyaçlar karşılanır karşılanmaz yerini yenilerine bıraktıklarını biliyoruz. Bu da filmin bize çağrıştırdığı kavramlardan biriydi. Şehirlere yüklediğimiz anlamları konuşurken Paris’i İstanbul ile de kıyaslamadan duramadık ve bu güzel şehri nasıl koruyamadığımıza hayıflandık. En sonda bir hayal sorusu sorduk birbirimize: Geçmişe gidebilseydiniz, kiminle sohbet ederdiniz, kimin sofrasına otururdunuz? Atilla İlhan, Nazım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi isimler geldi. Ama onları tanımanın satırlarının büyüsünü bozmasından endişe etmedik değil. Toplantıyı Betül Bayraktar ve Mürsel Çavuş’la götürdük diyebilirim, edebiyat alanının iki uzmanı olmaları itibariyle başkaları söze girmeye cesaret edememiş olabilir, bilemiyorum. Support the show

    17 min
  6. der ya Kitap Kulübü ile Kadınlar Rüyalar Ejderhalar

    MAR 30

    der ya Kitap Kulübü ile Kadınlar Rüyalar Ejderhalar

    Kitap kulübümüzün 62inci buluşmasında Ursula K. Le Guin'in Kadınlar Rüyalar Ejderhalar adlı kitabını konuştuk. Ursula K. Le Guin, 20. yüzyılın en özgün ve en çok okunan yazarlarından biri. Bilim kurgu ve fantezi edebiyatında adı Tolkien ile birlikte en tepede anılan Le Guin, romanlarıyla olduğu kadar denemeleriyle de edebiyat dünyasına derin bir iz bırakmış bir yazar. Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar, farklı dönemlerde yazdığı deneme ve makalelerinden derlenen bir seçki. Kitap; bilim kurgu ve fantezinin edebiyattaki yeri, hayal gücünün insan için ne anlama geldiği ve kadın olarak yazmak üzerine Le Guin'in tavizsiz, doğrudan sesiyle konuşuyor bize. Bu buluşmada kitabı gerçekten dikkatle sindirmeye çalışarak okuyup gelen arkadaşlarımız vardı. Pek çoğumuz hikayeler veya bir roman beklentisiyle okumaya başlamışız, ama elimizde deneme ve makalelerden oluşan, zihin açıcı bir kitap vardı. Bu yine de çoğumuz için hoş bir sürpriz olmuş. Bizde en çok yankılanan bölümler "Çocuk ve Gölge" ile "Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?" oldu. Le Guin'in Jung'dan beslenen "gölge" kavramı üzerine söyledikleri bizi derinden etkiledi: kötülüğü bir sorun olarak değil, bizimle birlikte yaşayan bir gerçek olarak görmek gerektiği fikri. Hayal gücünü reddetmenin insanı kendi iç dünyasından ve doğasından koparttığı üzerine konuştuk. Le Guin’in "Yetişkin bir insan, çocuk olmayan biri değil; yaşamayı başarmış bir çocuktur" cümlesi bunun en iyi fadelerinden biri sanırım. Metin, sessizlik ve müzik üzerine Le Guin'in tespiti de büyük ilgi gördü: müzikte notaları takip etmeden hayal gücümüze alan tanırken, dilde neden aynı özgürlüğü tanımadığımız sorusunu soruyor. Kurgu edebiyatın ise herhangi bir yazılı metinden farkını bu hayale alan açmasıyla açıklıyor. Bu türe mesafeli olanlarımızı bile bu bakış açısıyla bilim kurguya yeniden bakmasını sağladı diyebilirim. Toplantı ilerledikçe söz kaçınılmaz biçimde Le Guin'in feminist perspektifine ve kadın yazarlığına geldi. Yetmişlerde yazılmış satırların bugünün gerçekliğine bu denli dokunması hem şaşırttı hem düşündürdü. Hayal gücünün tarihsel olarak kadınsı ve çocuksu, yani değersiz görülmesi üzerine ciddi bir tartışma yaşandı. Kadının dili — hem anlatan hem dayanışma kuran, hem de var olabilmek için geliştirdiği dil — konuşmamızın merkezine oturdu. Benim açımdan şunu söyleyeyim: Le Guin bu kitapta, bilim kurgunun geleceği tahmin etmek değil, insanın içini anlatmak için var olduğunu söylüyor. Bunu okuyunca gençlerin okumadığını gördüğümde neden içimin burulduğunu daha net anladım. Kitaplar ve hikayeler, insanın kendisiyle ve insanlıkla kurduğu en kadim köprü. Onun yerini alacak başka bir araç yok bence. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla: (03:24) Aycan Acar Şahin, (06:12) Neslihan Oruç, (09:01) Duygu Şahin, (11:33) Feyza Demir, (14:50) Mete Yurtsever, (15:53) Mehpare Şayan Kileci, (20:12) Mete Yurtsever, (21:05) Didem Güçlü İlgün, (25:59) Ebru Vural, (27:06) Feyza Demir ve (31:30) Dilek Geçit Support the show

    37 min
  7. der ya Sinema Kulübü ile Geliş (Arrival)

    MAR 23

    der ya Sinema Kulübü ile Geliş (Arrival)

    Sinema kulübümüzün 28inci buluşmasında yönetmenliğini Denis Villeneuve'nin yaptığı, başrollerinde Amy Adams ve Jeremy Renner'ın oynadığı 2016 yılı yapımı Arrival, Türkçe adıyla Geliş filmini konuştuk. Film, dünya genelinde 12 farklı noktaya inen gizemli uzay gemilerinin ardından askeri birimler tarafından göreve çağrılan dilbilimci Louise Banks'in hikâyesini anlatıyor. Louise, uzaylıların dilini çözmeye çalışırken hem insanlığın geleceğini hem de kendi varoluşuyla ilgili derin bir gerçeği keşfediyor. Dilin düşünce biçimimizi nasıl şekillendirdiği ve zamanın döngüsel algılanması üzerine kurulu bu bilim kurgu filmi, 2016'nın en çok konuşulan yapımlarından biri oldu. Bu tüm buluşmalarımız için geçerli ama yine de söyleyeyim, filmi henüz izlemediyseniz önce izleyip sonra bizi dinlemenizi öneriyorum, zira bu noktadan sonra ciddi spoiler içeriyor. Filmi etkileyici bulduk; özellikle görsel dil, uzaylı tasarımı ve alışılmış uzay istilası kalıplarını kıran bakış açısını beğendik. Konuşmamızın merkezinde “sonunu bildiğin bir yola girmeyi seçer miydin?” sorusu yer aldı, herkesi en çok bu etkilemiş. Louise kızını nadir bir hastalıktan kaybedeceğini bilmesine rağmen ona hamile kalmayı seçiyor. Gerçi bu bir seçim mi değil mi çok net söylenmiyor. Ancak filmin mesajı netleşti benim için tartışmalardan sonra; dil hayatı anlamak için kullandığımız bir araç. Bunu bir zihniyet olarak alırsak eğer, hayatta acı ve tatlı deneyimlerin olacak, bunu kabullenmelisin. Acıları ayıklayamazsın, buna kader de veya olumsuzluklar üzerinde bir etkinin olmaması de, bu hayatı yaşayacaksın. Ama tüm acılara rağmen sevmek ve sevilmek için yaşamaya değer. Film biraz karanlık atmosferi ve biraz elini kolunu bağlayan deterministik hali ile izlemesi zorlayıcı ama yine de üstünde düşünmeye değer. Özellikle de zamanı lineer değil, döngüsel olarak (yani geçmişi, bugünü ve geleceği) iç içe algılamak kolay değil. Gelecekte bir şey olması bugüne bir müdahale gerektiriyorsa, devreleri yakıyor, bu yabancı medeniyetin 3000 yıl sonra kendilerine yardım etmesi için bugün bu lisanı insanlığa öğretmesi gibi. Yani zaten geleceklerinden değil de, 3000 yıl sonra işlerine yarasın diye gelmeleri gerçekten anlamlandırması zor bir mantık benim için. Size film neler düşündürdü merak ediyorum. Bana yazın. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla: (02:53) Zeynep Bilgin, (04:27) Feyza Demir, (07:43) Duygu Şahin, (09:44) Sedef Maşraf, (11:33) Zeynep Bilgin ve (13:38) Ebru Vural, (15:04) Mete Yurtsever, (16:10) Sedef Maşraf, (17:26) Duygu Şahin, (19:03) Sedef Maşraf. Support the show

    22 min
  8. Evren Diker ve Ergün Güler ile Hazineni Keşfet

    MAR 16

    Evren Diker ve Ergün Güler ile Hazineni Keşfet

    Bu bölümde kitap kulübümüzün "Yazarla Buluşma" serisinde Düştüğün Yerde Hazinen Saklıdır adlı kitabın yazarı Ergün Güler ve kitapta hikayesine yer verilen 12 kadın liderden biri olan Evren Diker konuğumuzdu. Şubat 2026'da Destek Yayınları'ndan çıkan bu kitap, Sales Network bünyesindeki LİSA (Leadership in Sales Awards) Ödülü'nü kazanmış 12 kadın liderin hikayelerini bir araya getiriyor. Ergün Güler, her birinin hayat ve kariyer yolculuğundaki kırılma noktalarını, düşüşlerini ve o düşüşlerden çıkardıkları dersleri Joseph Campbell'ın "kahramanın yolculuğu" çerçevesine oturtmuş. Kitap; genç kadınlara mentör gibi eşlik etmeyi, onlara hem ilham hem de somut rol modeller sunmayı hedefliyor. Konuşmamız boyunca kitabın yapısı ve motivasyonu kadar kadınların iş hayatındaki deneyimlerinden de konuştuk. Evren Hanım'ın erkek egemen bir sektörde kendini var ederken yaşadıklarını tüm içtenliği ve pozitifliğiyle anlatması, kitabı somut bir deneyime dönüştürdü. Erkeklerin kendilerini ve hayatı uzun uzadıya sorgulamamaları harekete geçmelerini kolaylaştırıyor. Kadınlar ise adımlarını daha hesaplı atmaya çalışıyorlar, hatta çoğu zaman hazır olmadıklarını hissetmek, yetersiz olduklarına inanmak onları harekete geçmekten alıkoyuyor. Kitabın dayandığı temel argümanlardan biri de bu aslında. Uluslararası Kadın Araştırmaları Merkezi’nin bir raporu kadınların harekete geçebilmek için önce bir rol model görmeye ihtiyaç duyduklarına, visible leadership effect denen bir olguya dikkat çekiyor, kitap bu boşluğu doldurmayı amaçlıyor. Hatta bu kitapla kalmayacak bir misyon Ergün için, bunu da söyleşimizde dinleyebilirsiniz. Bu kitap sadece bir kariyer tavsiyesi değil, özellikle genç kadınların potansiyellerini gerçekleştirmelerinde destek alacakları bir kılavuz. Zira kitapta yer alan kadın liderlerin hiçbiri başarıyı bir amaç olarak görmüyor, hepsinde ortak olan şey, hayata anlamlı dokunuşlarla bir iz bırakma isteği. Bu kitabı kızınıza veya arayış içinde olan bir genç kadına hediye edebilirsiniz, kitaptaki örneklerin, düşünce egzersizlerinin onlara büyük fayda sağlayacağına inanıyorum. Toplantıda söz alan arkadaşlarımın bölümlerini çıkarmak durumunda kaldım bölümü kısa tutmak için, beni anlayışla karşılayacaklarına inanıyorum. Hazineni Keşfet Instagram hesabı: https://www.instagram.com/hazinenikesfetnet/ (02:30) Kahramanın yolculuğu çerçevesi (05:42) Evren Diker’in kitaba dahil olması (07:30) Kitabın hikayesi (10:35) Şanslı hikayeler ve rol modeller (17:51) Erkeğin ve kadının işe yaklaşımları (22:57) Kadın ve erkek yöneticilere çifte standart (37:27) Evren Diker’in erkek egemen sektör deneyimi (39:58) Satışta kadın (41:02) Hazineni Keşfet platformu (46:00) Evren Diker’in değer yaratma formülü (47:22) Ergün Güler’in değer yaratma formülü Support the show

    53 min

About

Bu podcast şirketlerin değer yaratmasının çalışan ve müşterilerine insan odaklı yaklaşmalarıyla mümkün olacağını, tasarım odaklı düşünme, davranış psikolojisi, inovasyon ve yaratıcılık alanında uzman yerli ve yabancı, profesyonel ve akademisyenlerin görüşleri ışığında ele alıyor. 📧 mete@innolabz.ist🙋🏻‍♂️ www.linkedin.com/in/meteyurtsever🛟 https://www.patreon.com/MeteYurtsever 

You Might Also Like