Gerçek gazetesi

Gerçek

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri

  1. Levent Dölek: 1 Mayıs’ı hangi irade kazanacak?

    May 15

    Levent Dölek: 1 Mayıs’ı hangi irade kazanacak?

    1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak isteyenlere önde polis biber gazlarıyla arkadan da istibdad medyası zehirli diliyle saldırıyor. Bitmek bilmeyen marjinal gruplar edebiyatı “aralarında hiç işçi yok” yalanıyla köpürtülüyor. 1 Mayıs işçi bayramıdır ama işçi sınıfının tüm toplumu etrafında kenetleyen sosyal ve tarihsel gücü bu bayramı tüm ezilenlerin sahiplendiği bir mücadele gününe dönüştürmüştür. Bu yönüyle 1 Mayıs sadece coğrafi değil toplumsal kapsayıcılığı ile de tek evrensel bayramdır. Ancak tabii ki 1 Mayıs bir işçi bayramıdır ve tüm 1 Mayıs alanlarında olduğu gibi Taksim için Mecidiyeköy’de ve Beşiktaş’ta toplananların da aralarında işçiler vardı. Bir dizi sendika bu alanlara çağrı yapmıştı. Ve istibdadın medyası ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın istibdadın polisi işçilerin gözüne biber gazı sıkıyor, işçileri tartaklayıp gözaltına alıyordu. Bir başka edebiyat daha var. Neymiş, 1 Mayıs’ı işçiler dışında herkes kutluyormuş, işçiler 1 Mayıs’ta çalışıyormuş… Burjuva medyasında sanki bir eleştiri yapıyormuş havasıyla “işçiler ekmeğinde 1 Mayıs’ta meydana çıkanların derdi başka” iması yapılıyor. Bu hikâyeyi anlatanların çoğu 1 Mayıs’ta işçileri zorla çalıştıran patronların kendisi aslında. O medya kuruluşları da işçi sömürüsünde en başta gidiyor zaten. Bugün işçi sınıfının önemli bir kesimi 1 Mayıs’ı alanlarda kutlayamıyor çünkü patronlar zorunlu mesai dayatıyor. Bu işçilerin 1 Mayıs’ta çalışması “ekmeğinde olmalarından” değil örgütsüz olmalarından kaynaklanıyor. Ekmeğinde olmak 1 Mayıs’a gitmemek değildir; örgütlenmek, insanca çalışma koşulları ve geçinebilecek bir ücret için mücadele edip, haklarını söke söke almaktır! Peki “1 Mayıs’ta işçiler çalışıyor” edebiyatı parçalayan istibdadın ve patronların kalemleri ekmeği için sendikaya üye olan işçiler patronun işten çıkarmalarıyla karşılaştığında, buna karşı direndiklerinde ise devletin polis ve jandarmasının baskısına uğradıklarında neredeler? Tabii ki ortadan kayboluveriyorlar. Ara ki bulasın! Bu kara propagandanın arka planında işçi sınıfından duyulan korku var. Sermayenin istibdadı işçi sınıfının gücünün farkında. Bu gücün alanlara inmesi, yollara düşmesi en büyük kâbusları. İşçi de insan… Belki sanayide 1 Mayıs’ın efsanevi afişinde zincirleri kıran işçi gibi daha güçlü kollara sahip olabilir. Ama hiçbir işçinin biber gazına bağışıklığı da yok. Mesele kas gücü değil. Toplumsal bir güçten bahsediyoruz. Bu gücün en önünde de emekçi kadınlar var. Biber gazı sıkarsınız, copla dağıtırsınız, gözaltına alırsınız ama bunu topluma anlatamazsınız. İşçiler direnir, grev yasaklarını çöpe atar, barikatları aşar; işçilerin mücadelesi toplumu hem haklı hem de güçlü olanın etrafında kenetler… Bu gerçek bizi işçi sınıfına güvenmeye ve işçi sınıfına dayanarak siyaset yapmaya yöneltmelidir. Çuvaldızı istibdada ve patronlara batırdıktan sonra bu noktada iğneyi biraz da kendimize batırmalıyız. İstibdadın ve patronların medyasının kara propagandasının bir diğer teması ise şu: 1 Mayıs solcuların eylemidir, işçilerse çoğunlukla sağ partileri destekliyor… Bu propagandanın aslında solda da epey bir alıcısı olduğunu söyleyebiliriz. Burada sorun işçi sınıfının sağ partileri desteklemesi değil patron partilerini desteklemesidir. Sermaye düzeni siyasette hegemonyasını hem sağda hem solda patron partilerini hâkim kılarak sağlar. İşçinin AKP’ye oy vermesi sınıf bilincinin olmadığını gösterir. Bunun ilacı bir başka patron partisi CHP’ye oy vermek değildir. Bu durumdan çıkartılacak sonuç “işçi sınıfından bir şey olmaz” değildir. Çünkü işçi sınıfımızdan çok şey olur. Düzen siyasetinin seçimlerinde hangi partiye oy vermiş olursa olsunlar iş ve aş için birleşirler ve mesela metal işçilerinin yaptığı gibi istibdadın grev yasaklarını çöpe atarlar… Polonez işçileri gibi omuz omuza verip barikatları aşarlar, maden işçileri gibi Ankara’yı sarsarlar! Her durumda bunu örgütlü olarak yaparlar.

    7 min
  2. Başyazı: 200 sayıdır sermayenin ve yalanlarının karşısında emeğin ve gerçeklerinin sesiyiz! (Mayıs 2026)

    May 11

    Başyazı: 200 sayıdır sermayenin ve yalanlarının karşısında emeğin ve gerçeklerinin sesiyiz! (Mayıs 2026)

    Gerçek gazetesi olarak 200. sayımızla okurlarımızla birlikteyiz. 2009’un Temmuz ayında kamu işçilerinin toplu sözleşme mücadelesini “Bir saat yetmez! Haydi Genel Greve” sloganıyla manşete taşıyarak yolculuğuna başlayan gazetemiz 18 yıl ve 200 sayı boyunca işçi sınıfının gündemini ülkenin gündemi haline getirmek için mücadele etti. Sermayenin ve yalanlarının karşısında emeğin ve gerçeklerinin sesi oldu. 2014 yılının Nisan ayında çıkan 54. sayımızdan bu yana fabrikalardan haberler sayfalarımızda öncü işçiler hem iş yerlerinin hem ülkenin gündemini yorumluyor. Gerçek gazetesi işçilerin hem okuru hem yazarı olduğu bir gazete olarak yoluna devam ediyor. Gerçek gazetesi, Devrimci İşçi Partisi’nin Merkez Yayın Organı olarak salt bir basın yayın organı değildir. Bir örgütlenme aracıdır. Pandemi döneminde dahi her ay düzenli çıkmamızın en önemli sebebi budur. Ölümcül hastalık kol gezerken işçi sınıfı evinde kalamamış, fabrikalara sürülmüştür. Gerçek gazetesi de öyle! Her sayımız işçi sınıfının devrimci mücadelesinde tuğla üstüne koyulan bir tuğladır. Gerçek devrimci sınıf siyaseti pusulasıdır. Her sayfası işçi sınıfı partisinin inşasında politik bir iskeledir. Bu yönüyle kökleri çok geriye 1900’lerin başına gider. Gerçek’in anası ve atası Bolşevik Partisi’nin yayın organları olan Iskra (Kıvılcım) ve Pravda (Gerçek) gazeteleridir. Bolşevik Partisi, 1917 Ekim Devrimi’ni zafere ulaştıran, insanlığa emperyalizme, istibdada ve sermayeye karşı muzaffer olan ilk işçi devrimini armağan eden partidir. Bolşevik Partisi’nin ve Ekim Devrimi’nin büyük önderi Lenin, “Ne Yapmalı?” isimli eserinde işçi sınıfının öncüsünü örgütlemenin bir aracı olan politik bir gazetenin vazgeçilmez önemini vurgulamıştır. Köklerimiz geçmişe dayanır ama fikirlerimiz taze ve günceldir, çağrımız yepyenidir. Liberal, milliyetçi, dinci, sağcı ya da solcu hangi sosa bulanmış olursa olsun burjuvazinin “böyle gelmiş böyle gider” düşüncesini vazedenlerin karşısında yepyeni bir yola çağırıyoruz. Ama bilinmeyen bir yola değil. İş, aş, hürriyet için tüm dünyada ve Türkiye’de milyonlarca işçinin emekçinin günbegün gerçekleştirdiği sınıf mücadelesi yöntemlerini temel alıyoruz. Sloganımız işgal, grev, direniş! Baş sayfamızda her zaman işgalci, grevci, direnişçi, mücadeleci işçiler, emekçiler var! 1 Mayıs alanlarında haykırdığımız gibi: Hürriyet işçilerle gelecek! Zaten yaşamak için yaptığımız ve bildiğimiz şeyi insanlığın kurtuluşu için ileri taşımayı öneriyoruz. İşçi sınıfı iktidarı için planlı, programlı, örgütlü bir politik mücadeleye çağırıyoruz. Düzen siyaseti içinde kalan bin defa denenmiş bin defa hüsranla sonuçlanmış sınıf işbirlikçiliğinin karşısına devrimci sınıf siyasetiyle çıkıyoruz. Emperyalizmin, sermayenin, paranın değil, emeğin gücüne yaslanıyoruz. Elinizde tuttuğunuz, bir telefon ya da bilgisayar ekranından okuduğunuz gazetemiz sadece gerçekleri yazar ve gerçekler devrimcidir. Devrim emperyalist kapitalizmin çürüme ve çöküş çağında tek gerçek ve gerçekçi çözüm yolu olarak karşımızdadır. Gerçeğimiz ortadadır ve gözümüzün önündedir. Mesela asgari ücrette ne verecekler diye bekleyenlerin eli boş kalmıştır. Açlık ücreti dayatmasını kıranlar sadece hak verilmez alınır diyerek örgütlenenler olmuştur. AKP’sinden MHP’sine CHP’sine kadar düzen partilerinin peşinden yürünen yollar hep hüsranla sonuçlanmıştır. Geleceğin kapıları düzen siyasetinden koparak ve sınıf siyasetinde birleşerek açılacaktır. Devrimci sınıf siyaseti hem yeni hem de gerçekçi siyasettir. Gerçek gazetemiz işçi sınıfının devrimci bir silahıdır. Oku ve okut! Örgütlen ve örgütle!

    5 min
  3. Ara seçim tartışması vesilesiyle memleketimden düzen muhalefeti manzaraları

    May 11

    Ara seçim tartışması vesilesiyle memleketimden düzen muhalefeti manzaraları

    CHP, Türkiye’nin fiilen en büyük muhalefet partisi konumunda. Ayrıca son yerel seçimlerden de birinci parti olarak çıkarak bir iktidar alternatifi haline gelmiş durumda. Dolayısıyla da mevcut iktidarın değişmesini isteyenler için ilk başta ve en çok bakılan parti CHP. Biz CHP’yi bir düzen partisi olarak nitelendiriyoruz. Aynı zamanda onun bir sermaye partisi olduğunu söyleyerek sınıfsal karakterine işaret ediyoruz. Düzen muhalefetinin işi düzeni korumaktır! Sermaye muhalefetinin işi sermayenin istediğini iktidarda tutmaktır! Yani mevcut iktidarın ve düzenin değişmesini isteyen emekçi halka CHP’ye bakmayın, CHP’nin peşinden gitmeyin diyoruz. Çünkü bir düzen partisi muhalefette de olsa mevcut düzenin korunmasına öncelik verir. İktidar değişse bile düzen korunmalıdır. Tabii ki bu düzen sermaye düzenidir. Peki sermaye sınıfı mevcut iktidarın sürmesinden yana ise? İşte o zaman düzen muhalefeti, emekçi halk ne isterse istesin, kendi gücü ne olursa olsun o iktidarın değişmesinden de imtina eder. Mühürsüz seçimlerin sineye çekilmesinde, Ekmeleddin’den Kılıçdaroğlu’na Erdoğan’ın karşısına hep Erdoğan’ın istediği adaylarla çıkılmasında, 19 Mart sürecinde olduğu gibi halkın istibdada karşı tepkisinin soğurulup düzen içi pazarlıklarda koz olarak kullanılmasında hep bunu gördük. Her seferinde yeni ve daha büyük bir hayal kırıklığı. Ve CHP, düzen muhalefeti olarak görevine devam ediyor. Demirtaş’tan İmamoğlu’na istibdadın siyasi davalarının hâkim ve savcısı Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasının ardından Özgür Özel son derece yüksek perdeden, yolsuzluk iddialarıyla ortaya çıktı. Bir hafta on gün ortalık çalkalandı. Sonra işin peşi bırakıldı. Tıpkı daha önce Kılıçdaroğlu’nun Man Adaları yolsuzluk belgeleriyle ortaya çıkıp sonra kulağının üstüne yatması gibi. Ara seçim tartışması iktidarı sıkıştırmadı tam tersine muhalefeti söndürdü Ardından Özgür Özel’in ara seçim çıkışı geldi. Nisan ayı boyunca ara seçim tartışıldı. Özgür Özel, Anayasa’nın 78. Maddesi’ne işaret ederek mecliste boşalan sekiz sandalye için ara seçime gidilmesini teklif etti. İlgili maddedeki “ara seçim yapılır” ifadesini CHP zorunluluk olarak yorumlarken AKP-MHP tersi görüşteydi. Özgür Özel tüm muhalefet partilerini gezdi. Anayasa’nın 78. Maddesi’nde “üye tam sayısının yüzde 5’i” ifadesine atıfta bulunarak gerekirse 22 milletvekilini istifa ettiririm dedi. Bu sefer de AKP kanadı Abdülkadir Selvi’ye bir köşe yazısı yazdırdı. AKP ve MHP bu istifaları mecliste kabul ettirmeyerek 30 sandalyenin boşalmasına engel olacaktı. Özgür Özel “Siz ara seçime gideceğinizi açıklayın, çeşitli çakallıklarla bunu engellemeyeceğinize söz verin, 50-55 milletvekilini istifa ettirmeyen namerttir” diye üst perdeden bir çıkış daha yaptı. Hem AKP hem de MHP en üst seviyeden ara seçim gündemde yok açıklaması yapınca bir kez daha, günlerce süren hararetli tartışma fısss diye sönüverdi. Özgür Özel’e sorular… Özgür Özel bu çıkışla iktidarı köşeye sıkıştıracağını düşünürken, milletvekilleri istifa etse dahi ara seçimi dayatamayacağını bilmiyor muydu? Ortalama akıllı bir insan ancak karşısındaki isterse gerçekleşebilecek bir senaryo üzerinden muhatabını köşeye sıkıştırabileceğini düşünür mü? Hadi diyelim AKP ve MHP tamam dedi ara seçim yapıldı. Sadece boşalan sandalyeler için seçim yapılacağına göre, (yani çoğunlukla istifa eden CHP’li milletvekillerinin yerine tekrar seçim yapılacak) meclis aritmetiğinin iktidar aleyhine değişmeyeceği hatta iktidarın bazı CHP’liler yerine kendi milletvekili sayısını arttırabileceği belli değil mi? Çok geç olmadan düzen muhalefetinden kopun!

    7 min
  4. Ertuğrul Oruç: İngiltere’de asistan doktor grevi ve Türkiye’de asistan doktor mücadelesi

    May 11

    Ertuğrul Oruç: İngiltere’de asistan doktor grevi ve Türkiye’de asistan doktor mücadelesi

    İngiltere’de asistan doktorlar, 7-13 Nisan 2026’da altı günlük greve çıktı. İşçi sınıfına düşman İşçi Partisi hükümetinin başındaki Keir Starmer, sorunu çözmek yerine tehdidi seçti. Britanya Tabipler Birliğinin (BTB) yürüttüğü görüşmelerde hükümetin 2026–27 için önerdiği ücret artışı yalnızca yüzde 3,5 oldu. Asistan doktorların yanıtı ise eriyen ücretlerinin telafisi, daha fazla asistan doktor kadrosu açılması, zorunlu sınav ücretlerinin karşılanması ve insanca çalışma-eğitim koşulları talebiyle greve gitmek oldu. İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi, 1948’de sağlık hizmetinin esas olarak vergilerle finanse edildiği bir model olarak kurulmuştu. Ancak 1979’dan itibaren Thatcher hükümetleriyle simgeleşen neoliberal politikalar, sağlık alanını da piyasa mantığına göre yeniden düzenledi. İMF ve Dünya Bankası’nın programlarıyla pek çok ülkede kamu harcamaları kısıldı, sağlık hizmetleri piyasalaştırıldı, emekçiler daha güvencesiz hale getirildi. İngiltere’de ve pek çok ülkede asistan doktorların bugün yaşadığı sorunlar da bu uzun sermaye saldırısının sağlık alanındaki sonuçlarından biri. İngiltere’de asistan doktorlar bugün ilk kez greve çıkmıyor. Bu, 2023’ten beri çıktıkları 15. grev. Talepler uzun süredir aynı başlıklarda düğümleniyor: reel ücret kaybının telafisi, eğitim kadrolarının artırılması, sınav ücretlerinin karşılanması, insanca çalışma ve nitelikli eğitim koşulları. Hükümet ise yüzde 3,5’lik artışı, sınav ücretlerinin geri ödenmesini ve üç yıla yayılan 4.000–4.500 ek asistan doktor kadrosunu “tarihî teklif” gibi sundu. Bu tablo Türkiye’deki asistan doktorlara hiç yabancı değil. Türkiye’de de asistan doktorlar performans sistemi, angarya, günaşırı nöbet, eğitim hakkının hizmet baskısı altında ezilmesi ve düşük ücretlere karşı önemli mücadeleler yürüttüler. 2011’de Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesinde başlayan asistan grevi bu açıdan özel bir yere sahipti. Bu grev, asistan doktorların kendi emeklerine ve eğitim haklarına sahip çıkmasının simgesel örneklerinden biri olmuştu. Öyle ki grevin kazanımla sonuçlandığı 5 Nisan, TTB tarafından Asistan Hekimler Günü olarak sahiplenildi. Trakya, Ege ve Çukurova’daki üniversitelere haftalar içinde yayılan bu grev dalgası, sorunların tek tek hastanelere özgü değil sistemsel olduğunu ve mücadelelerin patlayıcı biçimde yayılabileceğini göstermişti. Bugün İngiltere’de asistan doktorların ücret, eğitim kadrosu ve çalışma koşulları için greve çıkmasını, Türkiye’deki bu deneyimlerle birlikte düşünmek gerekir. Aradaki önemli farklardan biri örgütsel zemin. İngiltere’de BTB, asistan doktorlar adına hükümetle doğrudan toplu pazarlık yürüten bir güçken, Türkiye’de TTB ve tabip odaları böyle bir yetkiden yoksun bırakılmış, çoğu zaman muhatap bile kabul edilmemekte. Bu nedenle doktorların ücretleri, çalışma koşulları ve uzmanlık eğitimi sorunları, TTB’nin taraf olduğu gerçek bir toplu pazarlığın konusu yapılamamakta. İngiltere’de greve çıkan asistan doktorlar, dünyadaki meslektaşlarına önemli bir mücadele örneği sunuyor. Hakları kazanmanın ve korumanın yolu kararlı ve örgütlü mücadeleden geçiyor. Türkiye’deki deneyim de bunu gösteriyor. 2011 grev dalgası ve sonrasında yürütülen asistan doktor mücadeleleri, nöbet ertesi izin hakkı başta olmak üzere önemli kazanımlar elde etmişti. Ancak bugün asistan doktorlar, nöbet ertesi izin hakkı dahil pek çok kazanılmış hakkı dahi kullanırken engellerle karşılaşmakta. Ücret, eğitim ve çalışma koşulları gibi temel başlıklarda ciddi sorunlar yaşamaya devam etmekte. Bugün Türkiye’de asistan doktorlar alabildiğine örgütsüz durumdalar. Tabip odaları/TTB, örgütlenmek için eldeki en önemli mevzilerden biri. Asistan doktorların daha iyi koşullarda çalışabilmesi ve eğitim alabilmesi için tabip odalarına üye olmaları, sahip çıkmaları, denetlemeleri ve kendi talepleri etrafında örgütlenmeleri gerekmekte. Ücretsiz, nitelikli, eşit ve kamu eliyle planlanan bir sağlık sistemi de ancak böylesi mücadelelerin ulusal ve enternasyonal ölçekte büyümesiyle kurulabilir.

    5 min
  5. Sungur Savran: Heykel

    May 11

    Sungur Savran: Heykel

    Heykeltraş olsaydım, yukarıdaki fotoğraftaki iki insanı aynen bu pozisyonda gösteren Rodin tarzı bir heykel yapar, kaidesine de “sol liberalizmin Türkiye’ye 1 Mayıs hediyesi” yazardım. 12 Eylül’ün hemen ardından1984’ten itibaren, daha bütün sosyalist örgütler zindanlarda işkence görürken pompalanan sol liberalizmin, nasıl bugüne kadar 40 yıldır solu tutsak aldığını, yanlış yola sürüklediğini gösteriyor. Bugün kendisine solcu diyen aydınların ve gençlerin çok büyük bir bölümünün ülkenin en önemli sosyalist dergilerinden biri olarak kabul ettiği, eli kalem tutanların çoğunun yazısını sayfalarında yayınlatmaktan gurur duyduğu Birikim dergisi, 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP’nin hükümet kuracak çoğunluğa erişmesini “muhafazakâr demokratik devrim” olarak alkışladı ve Türkiye’nin bu yoldan Avrupa Birliği’ne girebileceğini ve nihayet demokrasiye kavuşabileceğini savunmaya başladı. Bu safsata, en azından 2013 Gezi halk isyanına kadar devam etti. Solda insanlar bunu yalnızca 12 Eylül 2010 referandumunda, başta Birikim’in liberalleri olmak üzere sözde solda bulunan bir dizi çevre ve partinin “Yetmez ama evet!” sloganı ile anıyor. Oysa mesele çok daha köklüdür. Bir anlık bir “taktik hatası” değildir. O slogan ne kadar yüz kızartıcı olsa da, özellikle yargının AKP tarafından sulta altına alınmasında ne kadar önemli bir rol oynamış olsa da, koca bir on yıllık destek aslında çok daha derin bir harabiyet yaratmıştır. 2008 1 Mayıs’ında AKP, polisi Taksim’e çıkmak isteyenlerin üzerine yolladı. DİSK’in (henüz Ankara’ya hicret etmeden önce) Şişli’de bulunan binasından sendikalarla birlikte Taksim’e yürümek için toplananlar, aralarında DİP Girişimi yöneticisi olarak şahsen biz de bulunmak üzere, polisin defalarca üzerimize sıktığı gazın acısıyla yerlerde kıvrandık. Olayın hemen ardından artık yayınlanmayan Radikal gazetesinin Pazar Eki’ne 11 Mayıs günü yayınlanmak üzere “Marksizmle Tartışma Çağrısı” başlıklı bir yazı yolladık. Radikal İki olarak bilinen bu eke her hafta yazılar yazan sol liberallere meydan okuduk, 1 Mayıs kutlamak isteyen işçilere, sendikacılara ve sosyalistlere eziyet eden bir iktidarı “demokrasi havarisi” olarak göstermekten nasıl utanmadıklarını sorduk, onları tartışmaya çağırdık. Tarihin sol liberalizme armağanı olarak Radikal’in internette bir arşivi yok. Ama arayan muhtemelen bulur. Kendine Marksist pozu veren bir dizi liberal yanıt vermeye kalktı. Sorulan sorulara cevap ver(e)meyen, incir çekirdeğini doldurmaz yanıtlar. 2010’da Taksim Meydanı 1 Mayıs’a açıldı. O yıl (ve onu izleyen iki yıl) Taksim’in kutlamalara açık olmasının anlamını tartışan yok. 2010 referandumuna dört ay kala meydanın açılması solun büyük bölümünü AKP’ye destek vermeye ikna etmeye dönüktü elbette. Politikanın p’sini anlayan bunu kavrar. Solun (Fransızların deyimiyle) “kullanışlı budala”larını arkasına alan ve referandumda tarihinin en yüksek oy oranına ulaşan AKP (yüzde 58) işi bitince biraz bekledi, 2013’te Taksim Meydanı’nı “yayalaştırma” bahanesiyle gösterilere kapattı. 2013’te DİP artık kurulmuştu. Beşiktaş’a inen bulvarda en önde “Taksim Tahrir olacak” pankartı ile yürüyen DİP, polisin gazlı saldırısıyla bütün kortejle birlikte durduruldu. Bütün gün sokak kapmaca ile geçti. Ama kitle Taksim’e çıkamadı. Ama 1 Haziran günü Taksim Tahrir olmuştu. Gezi halk isyanı, meydanı fethetmişti! Ey liberaller! Solu, işçiye, emekçiye ve kendisine karşı kurulan istibdada destek verme sefaletinin içine ittiniz. Ama en ufak bir özeleştiri yapmadınız. Biz ise hiç bıkmadan sizin işçi sınıfına ve emekçi halka karşı işlediğiniz politik suçları teşhir ettik ve etmeye devam edeceğiz. Şimdi hava dönüyor. Dünya ve Türkiye, sınıf politikasından başka hiçbir şeyin anlamının kalmayacağı bir döneme giriyor. Tarih peşinizi bırakmayacak. Suçumuz, insan hafızasının nisyanı sayesinde sonsuza kadar gizli kalacak diye umutlanmayın hiç. Tarih sizi daima suçunuzla anacak. Sizin heykeliniz bir utanç abidesi olacak.

    6 min
  6. Sungur Savran: Mossad’ın savaşı çıkmazda

    Apr 16

    Sungur Savran: Mossad’ın savaşı çıkmazda

    ABD ve İsrail’in birlikte komşumuz İran’a açtığı savaş, Trump’ın iktidara gelmesinden bu yana dış politikada en büyük sendelemesinin yolunu döşedi. Venezuela’da Devlet Başkanı Maduro’yu tereyağından kıl çeker gibi kolayca ele geçirip onun yönettiği hükümeti bütünüyle kendi yanına alması, tarihî ölçekte başarılı bir operasyon oldu. Tabii çok riskli bir operasyon, Venezuela’da bir süre sonra büyük patlamalara yol açabilir. Ama şimdilik işler tıkırında. O kaleyi düşürünce Küba’yı sıkıştırmak için en önemli kozu, Venezuela petrolü üzerindeki kontrolü de eline geçirdi. Ama İran’da bir ayı çoktan geçen bir savaşta ABD-İsrail korsanlar kampı tokat üstüne tokat yiyor. Hepimiz seviniyoruz ama bizim gördüğümüz kadarıyla kimse şu soruyu ciddi biçimde sormuyor: İran’ın kolay lokma olmadığını bizim kadar onlar da biliyordu. O zaman savaş neden? Devrimci İşçi Partisi, daha savaş çıkmadan kaleme alınan bir bildiriyle bu savaşa toptan karşı çıktı. Sonra ilk gün ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nun önünde savaşı lanetledik. 22 Mart’ta o gün var olan bilgiler ışığında savaşın bütün önemli yanlarını ortaya koyan bir bildiri yayınladık. Ama şimdi ABD-İsrail savaşının dezenformasyon amaçlı açıklamalarla (“biz saldırmasak İran saldıracaktı”, “İsrail zaten saldıracaktı, o zaman daha da kötü bir durum doğacaktı” vb.) kasıtlı olarak karanlıkta bırakılmış olan gerçek nedenini biliyoruz. New York Times gazetesi, tam da bizim son bildirimizin yayınlandığı 22 Mart günü, en kıdemli muhabirlerinden birinin imzasını taşıyan, ama buna rağmen kimsenin çok dikkat etmediği, yaygın tartışmaya açılmayan bir haber yayınladı. Bu savaşın nedeni, daha sonra yeni belgeler ortaya çıkmadıkça kesin olarak biliniyor: İsrail’in dış istihbarat örgütü Mossad’ın önce Netanyahu hükümetini, ardından Ocak ayının ortasında Washington’u ziyaretinde ABD yetkililerini, savaş başladığında İran’da ayaklanma olacağına inandırması. Yani onların her dakika kullandığı deyimle “rejim değişikliği”. Bilimsel adıyla söylersek İran’da iktidarın çökertilmesi. Diyeceksiniz ki bu zaten biliniyor. Hayır, sadece kıyısından köşesinden sızan belirtileri biliniyor. Savaşın Mossad’ın savaşı olduğunu ve bütün varsayımının bu ayaklanma olduğu bilinmiyordu. Bir düzine Amerikan ve İsrail yetkilisinin demeçlerine yaslanan haber, ayaklanma beklentisinin savaşın gerçek nedeni olduğunu delilleriyle ortaya koyuyor. Bırakın ayaklanmayı, İran halkından hükümete karşı en ufak bir muhalefet belirtisi bile görülmeyince, önce Trump’ın, ardından Netanyahu’nun Mossad’a nasıl öfkelendiği, ama İsrail başbakanının ümidini en azından üçüncü hafta sonuna kadar tam olarak yitirmediğini kanıtlarıyla gösteriyor. Bu mesele bizi, Türkiye’nin emekçilerini ve ezilen kitlelerini yakıcı şekilde ilgilendiriyor. Zira bu ayaklanmanın iki ayrı biçimi planlanmış durumda. İlki Aralık sonu-Ocak başı yaşanan türden bir kitlesel kalkışmanın yeniden yaşanması beklentisi. Bunun neden gerçekleşmediğini Trump da, güya onun muhalifi olan New York Times gazetesi de halkın korkusuna yoruyor. Bunda bir gerçek payı olduğu, bir ülke savaştayken ayaklanma başlatmanın bir katliama yol açabileceği doğrudur ama işler bu kadar basit değil. En bilinen örnekleri hatırlatacak olursak 1917 Şubat ayında Petrograd’ın yoksul kadınları ve ardından bütün işçileri, 1918’in Kasım ayında ise Almanya’nın işçi sınıfı dünya savaşının orta yerinde ayağa kalkarak sırasıyla Çar’ı ve Kayzer’i devirdi. İranlılar bunu yapmıyorsa, bunun en azından bir nedeni, Çar ve Kayzer’den farklı olarak mollaların haklı bir savaşı yönetmekte olduğudur. İran halkı onurlu bir halktır, 1979’da yüzlerce binlerce ölü vererek Şah’ı devirmiştir. Ama şimdi, karşı olduğu hükümetin, ülkeyi emperyalistlere ve Siyonistlere karşı savunduğunu biliyor. Bu bize de ders olsun! Ama NATO üyesi Türkiye’nin kolay kolay kendini İran’la aynı durumda bulması düşük mü düşük bir olasılık. Meselenin bizi doğrudan ilgilendiren yanını savaşın birinci haftasında yapılan tartışmalardan dolayı herkesin bilmesi gerekir.

    9 min
  7. Levent Dölek: Metal işçilerinden İtalyan Lisesi öğretmenlerine grev kırıcılığını grevle kıranlar!

    Apr 16

    Levent Dölek: Metal işçilerinden İtalyan Lisesi öğretmenlerine grev kırıcılığını grevle kıranlar!

    Baskıcı ve keyfi yönetim olan istibdadın sermayeye sunduğu en büyük hizmetlerden biri grev yasakları olagelmiştir. AKP iktidarı darbe dönemleri dahil Cumhuriyet tarihinin grev yasaklama rekortmenidir. Grev yasaklarının keyfiliği ve hukuksuzluğu birçok örnekte Anayasa Mahkemesi kararlarıyla da tescillenmiş durumda. Ne var ki bu kararlara rağmen grev yasakları devam etmiştir. Dolayısıyla istibdadın grev yasaklarını mahkemelerde aşmak mümkün olmadı. Mahkemeler grev yasaklarını mahkûm etti etmesine, ama grev yasağını aşmak, işçinin özellikle de grevleri en çok yasaklanan Birleşik Metal-İş’li metal işçilerinin bileğinin gücüyle oldu. Bekaert grev yasağını fiili grevle aşan ilk örnekti. Ardından Schneider (Green Transfo) geldi. Nihayet yasaklanmasına rağmen bilfiil 33 gün süren ve zafer kazanan Grid Solutions (General Electric) fabrikası işçileri grev yasaklarını fiilen hükümsüz kılan bir örnek yarattılar. Grev yasağının ilacı bulundu diyebiliriz. Bu ilacın adı Türkiye işçi sınıfına grev hakkını grev yaparak kazandıran Kavel’di! Ancak istibdadın grev düşmanlığı grev yasağı ile sınırlı değil. Yeni yöntem devletin grev kırıcılık rolünü üstlenmesi. Grev kırıcılığı, patronun tehditle, şantajla, rüşvetle bazı işçileri grevden vazgeçirmesiyle ya da greve çıkartmamasıyla tezahür edebildiği gibi, grevdeki işçiler yerine taşeron işçi istihdam etmek ya da grevdeki fabrikanın işini başka işyerlerinde fason olarak yaptırmak şeklinde de karşımıza çıkabiliyor. Bunlar hem gayrimeşru hem de yasa dışı yöntemler. Nihayet en son olarak Özel İtalyan Lisesi’ndeki grevde benzer bir grev kırıcılığını gördük. Milli Eğitim Müdürlüğü, kamudan öğretmenleri grevci öğretmenlerin yerine görevlendirerek grev kırıcılığına soyundu. Bu grev kırıcılığındaki en üst seviye. Açıkça 6356 sayılı sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanuna aykırı olan bu grev kırıcılığının “eğitim hakkı” ile gerekçelendirilmesi ona meşruiyet kazandırmıyor. Tam tersine bu eylemi daha da gayrimeşru hale getiriyor. Nedeni gayet açık. Derslerin normal düzen içinde yapılması öğretmenlerin taleplerinin bir toplu sözleşme ile karşılanmasına bağlıdır. Ve samimi olarak eğitim hakkından bahseden, bu toplu sözleşmenin imzalanması yönünde çaba gösterir. Eğitim hakkını, sendika ve grev hakkını gasbetmek için bahane ederek değil. Şunu da söyleyelim ki İtalyan Lisesi’nde eğitim ne durmuştur ne de aksamıştır. Hababam Sınıfı’nda Mahmut Hoca’nın dediği gibi okul dört duvar arasındaki yer değildir. Okul her yerdir. Ve şimdi Tomtom Mahallesi’ndeki İtalyan Lisesi önündeki çadırdır. Ve bu grev okulunda İtalyan Lisesi’nin öğretmenleri tüm Türkiye’ye hak ve hukuk, dayanışma ve insanlık dersi vermektedir. Ne mutlu böyle onurlu ve yüksek karakterli öğretmenlere sahip olan İtalyan Lisesi öğrencilerine! Nitekim grevin geldiği aşamada, toplu sözleşmenin imzalanması için belirli bir taslakta anlaşma sağlanmasına rağmen İtalyan Lisesi yönetiminin “biz hukuki bağlayıcılığı olan bir belge imzalamak istemiyoruz” gibi akıllara ziyan ifadelerle ayak diremesiyle dersler boş geçmeye (Görevlendirme gelmesine rağmen grev kırıcılığını reddeden öğretmenlerimize de selam olsun!) devam ediyor. Bu durumda kendine “devlet” diyenin öğretmene değil bu ülkenin sadece sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanununu değil Anayasası’nı dahi tanımama cüretini gösterenlere dönüp konuşması gerekir. Ve er geç öyle de olacaktır. Çünkü İtalyan Lisesi grevcileri de birliklerini bozmadan mücadeleye devam ettiğinde kırılacak olan grev kırıcılığıdır. Onlar hem ilk özel okul grevini gerçekleştirerek hem de grev kırıcılığını grevle kırarak işçi sınıfımızın tarihine geçecektir.

    7 min
  8. Armağan Tulun: Yarım kalan hayatların önüne geçmenin tek gerçek yolu: Sınıf siyaseti

    Apr 16

    Armağan Tulun: Yarım kalan hayatların önüne geçmenin tek gerçek yolu: Sınıf siyaseti

    Sivas’ta devrilen beton pompasının çarpmasıyla kalıbın içine düşen 23 yaşındaki gencecik bir işçinin yarım kalan hayalleri… Amasya’da, torun sevecek yaşta, 65 yaşında bir işçi ağabeyimizin inşaatın çatısından düşerek hayatını kaybetmesi… Eskişehir’de elektrik arızasını gidermeye çalışırken akıma kapılan işçi kardeşimiz… İzmir’de arıtma tesisinde kullandığı atık toplama kamyonu çamurla dolu çukura düşen işçi kardeşimiz… Ve Dilovası’ndaki Çolakoğlu Metalurji… Birkaç metrelik basit bir yaşam halatının çok görülmesi yüzünden metrelerce yükseklikten beton zemine çakılarak yaşamını yitiren sınıf kardeşlerimiz… 8 Kasım’da Dilovası’nda Ravive Kozmetik adlı parfüm fabrikasında, bir dizi ihmal sonucu hayatını kaybeden 3 evladımız, 4 kız kardeşimiz… Ülkede resmen her gün yeni bir isimsiz mezar kazılıyor, fabrikalardan, şantiyelerden, tersanelerden, madenlerden çıkan cansız bedenler bu isimsiz mezarları dolduruyor. Yaşanan ölümlerin hiçbiri tesadüf değil. Hiçbiri talihsizlik değil. Hiçbiri işçinin bir anlık dalgınlığının sonucu değil. Ve en önemlisi, hiçbiri “görünmez kaza” değil. Her biri göz göre göre gelen, patronların kârını her şeyin üstünde tutan bu düzenin eseri. Ve sermaye düzeni bu cinayetlerin sadece faili değil, aynı zamanda sorumluları aklamanın, cezasızlıkla cesaretlendirmenin de aracı. 3’ü çocuk 7 işçi kardeşimizin yaşamını yitirdiği Ravive Kozmetik davası en çarpıcı örneklerden birisiydi. Ravive Kozmetik’te fabrika binası kaçaktı. İşçiler kayıt dışı ve sigortasız çalıştırılıyordu. Fabrikada herhangi bir güvenlik önlemi alınmadığı gibi, denetim de yapılmıyordu. Bu şartlarda göz göre gelen iş cinayetinin tek sorumlusu yalnızca patron değil. Patrona bu denli göz yuman, adeta her türlü denetimden muaf tutan düzenin kurumları da sorumluydu. Giden geri gelmiyor ama işçi ailelerinin yüreğine bir nebze olsun su serpecek şey “adaletin yerini bulması” olurdu. Ne var ki devlet, mahkemenin kendisini emekçi halktan, sorumluları da adaletten kaçırmaya çalıştı. Mahkeme heyeti türlü ihlaller yaptı, işçi ailelerinin avukatlarının her türlü talebini reddetti. Emekçi halkın adalet talebi, sermayenin yasalarının hâkim olduğu mahkeme koridorlarında yankısız kaldı. Birkaç yetkilinin feda edildiği, patronların “taksir” kelimesinin arkasına saklanarak kendini kurtardığı, caydırıcılıktan uzak cezalarla geçiştirilen bir tablo ortaya çıktı. Soma’da, Ermenek’te, Amasra’da gördük. İliç’te, Gayrettepe’de, Dilovası’nda görüyoruz. Bu durumun değişmesi gerek ama bu, servetinden başka bir şey düşünmeyen patronların insafına da onları koruyup kollayan yasalarla sözde adaleti sağlayacak mahkemelerin vicdanına da bırakılamaz. Elbette mahkemelerde sorumluların ceza alması için mücadele edeceğiz. Elbette işyerlerinde, fabrikalarda gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamak için mücadele edeceğiz. Ama yarım hayatların önüne gerçekten geçmek için, fabrikalarda, işyerlerinde patronların orman kanunlarının hüküm sürdüğü değil, işçi sağlığının ve iş güvenliğinin gereklerini hâkim kılacak bir düzen gerek. Patronların işçinin hayatından çalmasını engellemek için işçi denetimi gerek. Bu da ancak örgütlenerek mümkün. Tek tek fabrikalarda, işyerlerinde sendikalarımızda örgütlenerek... Ama tek bir kişi daha eksilmeyeceğiz diyorsak o zaman bu kanlı çarkın son bulması, patronların kâr hırsının değil, işçi sınıfının iktidarının hâkim olması gerek. Bunun için tek tek fabrikalarda sendikalarda örgütlenmek yetmez, bunun için çağrımız devrimci sınıf siyasetinde örgütlenme çağrısı. 28 Nisan “İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybeden İşçileri Anma Günü”. İlk kez 1914’te 28 Nisan günü, Kanada’da bir mahkemenin iş kazalarında patronların sorumlu olduğuna dair verdiği bir karara atfen bu tarih kabul edilmiş. 28 Nisan’da onları anacağız. 28 Nisan’dan sonra 1 Mayıs var. 1 Mayıs meydanlarında, iş cinayetlerinde yitirdiğimiz işçiler için de yürüyeceğiz. Hem onların hesabını sormak hem tek bir kişi daha eksilmemek için sınıf siyasetinin sesini yükseltmek için!

    5 min

About

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri