Gerçek gazetesi

Gerçek

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri

  1. Sungur Savran: Zoka

    FEB 17

    Sungur Savran: Zoka

    Okyanus ötesinde Amerika kıtasında “saraydan başkan kaçırma” olayı yaşandı ya. Venezuela Başkanı Nicolas Maduro 3 Ocak’ta Amerikan emperyalizminin haydutlarınca kaçırıldı ya. Orada olan bu bölgede de sarsıntılar yaşanacağının işareti ya. Bizimkiler derhâl bir “iç cephe” tartışmasına başladılar. Erdoğan, halkı her türlü savaşı desteklemek zorunda bırakmak istiyor: “İç cepheyi sağlam tutacak, orada gedik açmak için fırsat kollayanlara karşı daima uyanık olacağız.” Bahçeli de kendine pay çıkarıyor: “Şimdi anlaşıldı mı iç cephemizi tahkim etmekteki samimi gayretimizin haklılığı?” diyor. Ama ne Erdoğan ne Bahçeli, “bu Amerika gangster, başındaki adam da Baba filmindeki heriften beter, biz NATO’dan ayrılalım” demiyor. Varsa yoksa “iç cephe”. Muhalefet de “iç cephe” zokasını bir güzel yuttu. Erdoğan’la Bahçeli lafı açtı ya, hepsi toptan topa girdi. Özgür Özel: “Erdoğan iç cepheyi güçlendirmek istiyorsa içerideki kimseye düşman hukuku uygulamayacak.” Ali Babacan: “İç cepheyi tahkim etmemiz gereken dönemlerden geçiyoruz, ancak ülkeyi kutuplaştırarak iç cepheyi tahkim edemezsiniz.” Müsavat Dervişoğlu: “İç cephenin güçlendirilmesi bu hükümetin güçlendirilmesi anlamına gelmemektedir. İç cephenin güçlendirilmesi” … şudur budur. Ahmet Davutoğlu: “Kutuplaştırmayacaksınız, şeytanlaştırmayacaksınız.” Ümit Özdağ: “İç cephe Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması ile güçlenir.” Ocak ayının ilk 10 günü Türkiye para babaları düzeninin siyasetçileri iç cephe ile yattı kalktı yani. İşin tuhaf yanı ne biliyor musunuz? Bu son tartışma başlayana kadar Türkçede böyle bir laf yoktu! Savaşa giren bir ülkede askerin çarpıştığı cephenin dışında kalan alanlara Türkçede “cephe gerisi” denir! Bize inanmıyorsanız Google amcaya sorun. Ne çıktı? Cephe gerisi Başka sözlüklere de bakın. Hepsi ama hepsi “cephe” dışındaki alanlara “cephe gerisi” der. Bir sürü kitap var, çeşitli savaşlarda “cephe gerisi”ni anlatan. İşte bazı kitap başlıkları: Cephe Gerisi, Cihan Harbi’nin Cephe Gerisi, Basına Göre Cephe Gerisi ve Cephedeki Faaliyetleriyle İstiklâlin Kadınları. “İç cephe”yi google’layın, karşınıza sayfalar boyu sadece her türden duvar boyası reklamı çıkacaktır! Eee, ne öyleyse bu “iç cephe”? Muhtemelen işini bilmeyen bir çevirmen NATO eğitim malzemesini çevirirken “home front” terimini “iç cephe” ile karşılamıştır. Askeriyede “iç cephe” denmeye başlanmıştır. Ama önemlisi bundan sonra. İktidarın bir danışmanı, “muhterem beyefendi, bu Amerikalılar iç cephe diyor, biz de öyle söyleyelim, böylece halkı her türlü savaşımızı desteklemek zorunda bırakmamız daha kolay olur” demiştir. “Eviniz de savaşın cephesidir” deriz. İktidar bunu güzel bulmuştur. Muhalefet de zokayı yutmuştur! Halkın her savaşı destekleme gibi bir sorumluluğu yoktur! Fetih savaşlarına, onun bunun topraklarına ve petrolüne el koymaya, başka halkları Osmanlı döneminde olduğu gibi köleleştirmeye yönelik savaşları halkın desteklemesini beklemeyin. NATO denen emperyalist savaş makinesinin içinde yer aldığınız için Trump’ın bu bölgedeki planlarına omuz verme çabalarınıza destek vermek zorunda değil kimse. Haklı savaş vardır, haksız savaş vardır. Trump ve benzerleri, Siyonist İsrail ile birlikte Batı Asya’yı (Ortadoğu’yu) hallaç pamuğu gibi atıyor. Türkiye’nin işçileri, emekçileri, gençleri, Trump’ın Ortadoğu hallacı olmayacaktır! İsterseniz bütün savaş terimlerini değiştirin. Haksız savaş, haksız savaş olarak kalacaktır.

    4 min
  2. Levent Dölek: Kürt sorunu ve sınıf siyaseti

    FEB 17

    Levent Dölek: Kürt sorunu ve sınıf siyaseti

    Solda Kürt sorunundan bahis açıldığında sınıftan bahsetmek, pek çok zaman meselenin etrafından dolanmanın bir vesilesi olagelmiştir. Sınıftan ve sınıf siyasetinden pek uzak olan sol liberal ve sol Kemalist eğilimlerin konu Kürt sorununa gelir gelmez sınıfı hatırlaması, emek sermaye çelişkisinden dem vurmaya başlaması tipiktir. Bu tür oportünist söylemlerin ikna edebileceği bir Kürt işçi olacağını zannetmiyorum. Zira her Kürt işçisi bu tür bir söylemin ardındaki sömürgeci kokusunu hemen hisseder. Kürt sorununu, Kürdün ezilmeye ve eşitsizliğe karşı bir mücadelesi olarak değil de Türkün canını sıkan bir mesele olarak yaşayan sosyal şovenist yaklaşım hemen kendini ele verir. Sosyal şovenizm ile enternasyonalizmi ayıranın HDP/Dem Parti çizgisiyle yakınlık ya da uzaklık olduğunu zannetmek ise çok yaygın bir yanlıştır. Sosyal şovenist ya da sömürgeci sol bakış açısı Kürt sorununun çözümünü değil, Kürt sorunundan kurtulmayı ister. Örneğin bugün karşıt uçlarda gözüküp sosyal medyada birbiriyle atışan solcuların tamamı Öcalan’ın Kürt sorunu çözülmüştür diyerek yaptığı açılımı olumlu değerlendirmekte buluşmaktadır. Solda ne yazık ki “ah bir şu Kürtler Kürt sorununun peşinden gitmeyi bıraksa da önümüz açılsa” diye bir inanış, adeta bir hurafe çok yaygındır. Bu hurafe ne kadar sınıfsal ifadelerle gerekçelendirilse de kaynağında sınıf siyaseti değil tam tersine sınıf siyasetinden uzaklık vardır. Çünkü siyasete sınıfsal perspektiften bakmayınca açılımın gerçekten silahların bırakılması ya da barışla ilgili bir yanı olduğu zannedilmiş, özünde sömürgeci burjuvazinin yayılmacı çıkarlarına yaslanan bir “petrol açılımı” olduğu görülmemiştir. Sınıf siyaseti ise aynı tabloya bakıp başka sonuca varır. Eğer Türk-Kürt ittifakı halkların kardeşliği ve eşitliği değil de mezhepçi bir ortaklık ve karşıtlık temelinde tanımlanıyorsa, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı değil de İran’ın nüfusuna karşı bir stratejik hamle olarak emperyalizme ve Siyonizme pazarlanıyorsa burada çözüm yoktur. Bir “petrol açılımı” vardır. Karşımızda olan Türk ve Kürt gençlerinin başka halklara karşı savaştırılması ise burada barış yoktur, haksız savaşların hazırlanması vardır. Böyle olmasa Bahçeli’nin Suriye’de Fırat’tan Dicle’ye boylu boyunca temizlik yapmaktan bahsettiği günün ertesinde Öcalan’ın kendisine gönderdiği kilimin törenle takdim edilmesi gibi absürtlükler nasıl yaşanır? Bu anlamda Bahçeli’nin gündeme taşıdığı ve sahiplendiği Öcalan’ın umut hakkının bir yönüyle Kürt halkının çözüm umudunun karşısında yükseliyor olması nasıl açıklanır? Sınıf siyaseti “Kürt sorunu yoktur sadece emek sermaye çelişkisi vardır” demek değildir. Sınıf siyasetinin düsturu “bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar, birleşin”dir. Türk işçisinin ve emekçi halkının Kürt halkının ezilmesinde hiçbir çıkarı olmadığını tespit ederek işe başlar. Türk işçisinin milliyetçi eğilimleri çıkarı orada olduğundan değil, sömürgeci burjuvazinin ideolojik hegemonyasından kaynaklanmaktadır. Bu hegemonyanın kırılmasının yolu da sınıf mücadelesini harlamaktan geçer. Burjuvazi böler grev halayları birleştirir! Eğer Kürt burjuvazisi ve toprak ağaları sömürgeci burjuvaziyle işbirliği yaparak Kürt işçisinin, emekçisinin, yoksul köylüsünün taleplerinden yan çiziyorsa burada olumlu anlam yüklenecek bir şey yoktur. Türkün ne hakkı varsa Kürdün de aynı hakları olmasından hiçbir zarar görmeyecek olanlar, Kürdün ne emeğini ne toprağını sömüren Türk işçi ve emekçileridir. Sınıf siyaseti, sınıf çelişkisini ulusal ezme ve ezilme ilişkilerinin üzerini örtmek için kullanmak değildir. Tam tersine, sınıf siyaseti sınıf mücadelesi bayrağına ulusların ve dillerin tam eşitliğini yazmaktır. İşçilerin birliğinin yanına halkların kardeşliğini koymaktır. Bu siyasetin adı proleter enternasyonalizmidir. Bu Marx’ın ve Lenin’in yoludur. Darağacında yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği diye haykıran Denizlerin yoludur. Yazının devamını podacst olarak dinleyebilirsiniz...

    6 min
  3. Başyazı: İş aş hürriyet grevi buzu kırdı! Yeni ve gerçekçi olanın sınıf siyaseti olduğunu gösterdi! (Şubat 2026)

    FEB 17

    Başyazı: İş aş hürriyet grevi buzu kırdı! Yeni ve gerçekçi olanın sınıf siyaseti olduğunu gösterdi! (Şubat 2026)

    Emekçi halk abluka altında. İstibdad rejimi ve patronlar el ele verdi işçi sınıfının üzerine adeta kâbus gibi çöktü. Ablukanın adı Orta Vadeli Program! İşçi ve emekçilerin ücretlerini/maaşlarını hedeflenen enflasyona göre belirleme adı altında sermayenin sefalet dayatmasını devlet politikası haline getirdiler. Geçtiğimiz yıl kamu işçilerinin toplu sözleşmeleriyle başladılar, kamu emekçilerinin (memurların) toplu sözleşmesiyle, asgari ücretle ve emekli aylıkları ile devam ettiler. Ablukayı MESS sözleşmesinde de sürdürdüler. Patronlar tüm bir dönem boyunca yaptıkları işten çıkarmalarla adeta terör estirerek toplu sözleşme masasına oturdular. MESS masada sefaleti dayatırken arkasına yine istibdadı ve grev yasaklarını alıyordu. Bu ablukayı kırmanın işçi sınıfının örgütlü mücadelesinden başka yolu yoktur. Bu süreçte metal işçileri MESS’ten kopardığı her kuruşu örgütlülükleriyle, geçmişte grev yasaklarını aşan grev örneklerinden aldıkları güçle kazandılar. Migros işçileri örgütlü mücadeleyle ve direnerek depolarında taşeron düzenini çöpe attı. Ve nihayet Gebze’de 261 işçi çıkıp 100 günü aşan grevle ablukayı kırdı. Bir buz kıran gemisi gibi tüm işçi sınıfı için yolu açtı. Smart Solar grevinden bahsediyoruz. İşçiler sadece patronla değil adeta yedi düvelle dövüştüler. Smart işçileri 2022 yılında tek bir işçinin işten atılmasına karşı fabrikayı işgal ederek, hepimiz birimiz için diyerek bu kavgaya başladılar. Birleşik Metal-İş sendikasını işgalle, grevle, direnişle fabrikada örgütlediler. Sendika için gerekli çoğunluğu sağladıktan sonra karşılarına uzayan yetki mahkemeleri çıktı. “Alınteri kurumadan adalet istiyoruz!” diyerek adliyenin kapısına dayandılar. Sendika girdi ama Smart patronunun saldırıları bitmedi. İstibdadın yardımıyla İzmir’deki fabrikasının işkolunu tamamen yasadışı şekilde değiştirip sarı sendikayı soktu. Bu sendikayla sözleşme imzalayıp Gebze’deki işçilerin grevini daha başlamadan kırmaya çalıştı. Yetmedi, Kayseri’de yasadışı fason üretim yaptı. Yetmedi, mahkemeden ısmarlama kararlar çıkartıp grev olan fabrikadan mal çıkartmaya çalıştı. Direnen işçilerin karşısına polisi dikti. İşyeri temsilcileri dahil 47 işçiyi tazminatsız işten attı. Smart işçisi birliğini bozmadı, dayandı. Tek bir işçiyi geride bırakmadıkları gibi 47 işçiyi de geri işe aldırdı. Sefalet dayatmalarını yırtıp attı. Ablukayı örgütlü gücüyle kırdı. Hayat pahalılığına ve sefalete karşı dişinizi sıkın diyenlere cevabımız sıkılı yumruklarımızdır! Her koyun kendi bacağından asılır diyenlere cevabımız işçilerin birliğidir! Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz! Çözüm için seçim sandığı gösterenlere cevabımız grev çadırlarıdır. Sandıkta başka başka partilere oy vermiş olsa da sınıf kavgasında birleşen Smart işçisi memlekete umut olacak siyasetin yani sınıf siyasetinin de yolunu göstermektedir. 261 oyun sandıktaki etkisi sıfırdır. Ama 261 işçinin birliği ve örgütlü mücadelesi adeta yedi düvelle savaşıp sermayenin ve istibdadın kuşatmasını kıracak bir gücü açığa çıkartmıştır. İşte bu, sınıf siyasetinin dayandığı güçtür. İşçiler, kamu emekçileri, küçük esnaf, yoksul köylü ve tüm ezilenler bu gücün etrafında birleşmelidir. Sınıf siyaseti boş vaatlere değil sermaye düzeninden söke söke alınan haklara ve kazanımlara dayanır. O yüzden gerçekçi siyaset sınıf siyasetidir. İçinde tek bir işçinin olmadığı meclisten medet ummak mı gerçekçi siyaset? Sınıf siyaseti aynı zamanda yeni olandır. Defalarca aynı şeyi deneyip tekrar tekrar hüsrana uğrayan emekçi halka yeni ve umutlu bir yol açmaktadır. İşgal, grev, direnişle buzları kırıp bu yolu açan tüm işçilere selam olsun! Kazanacağız!

    5 min
  4. Sadece eşit işe eşit ücret değil, eşit ve özgür bir dünya istiyoruz!

    FEB 17

    Sadece eşit işe eşit ücret değil, eşit ve özgür bir dünya istiyoruz!

    Bugün dünyanın her yerinde kadınlar bir yandan erkek egemen kapitalist sistemin yarattığı işsizlik, ücret eşitsizliği, güvencesizlik, yoksulluk, bakım yükünün tümüyle emekçi kadınların üzerine yıkılması ile boğuşurken diğer yandan kadın düşmanı politikaların izlenmesi sonucu ayrımcılık, şiddet ve kadın cinayetleri ile karşı karşıya adeta bir yaşam mücadelesi veriyor. Aralık 2025’e ait verilere göre geniş tanımlı işsizlik oranı %29. Ortalamayı yükselten de emekçi kadınlar. Çünkü erkeklerde işsizlik oranı %23 iken, kadınlarda %38. Yani çalışmak isteyen her 10 kadından en az 4’ü işsiz. Bunun bir nedeni patronların krizin faturasını işçilere ödetmek için işler iyi gitmiyor bahanesiyle işçi çıkarması ise diğer nedeni de kadınların üzerindeki bakım yükü ile düzenli, sürekli bir işte çalışmalarının engellenmesi. Evdeki çocuğa, hastaya, yaşlıya bakacak biri olmadığında, işyerlerinde kreş, mahallelerde devletin bakım evleri olmadığında kadınlar ev dışında çalışamaz hale geliyor. Çalışan kadınlar da eğer sendikalı işlerde çalışmıyorlarsa erkeklerin 9 ayda kazandıklarını ancak bir yılda kazanıyor, yani daha düşük ücretlere çalışıyorlar. Bu düzenin emekçi kadınlara vaadi: Esneklik adı altında güvencesiz işlerde, düzensiz çalışma Daha düşük ücretler Ev işleri ve bakım yükünün altında ezilme Kreş yok, git istediğin yere şikayet et! Çocuğun, evdeki hastan veya yaşlın yüzünden devamsızlık mı yaptın? Kapı orada! Patronlar için hiçbir şey kendi kârlarından daha önemli değildir. Çalışırken üç kuruş kısmanın hesabını yapıp iş cinayetlerine zemin hazırlayan patron için işçinin canının bile değeri yok ki, çocuğunun bir kıymeti olsun, mutfakta pişen yemeğin içinde et var mı yok mu diye düşünsün. Öyleyse onların çocuğumuz hasta oldu mu vicdanlı olmasını, hakkımız olanı vermek için insafa gelmesini beklemek gerçekçi değil. Hakkımızı almak için mücadele etmek zorundayız. Bu mücadelede biz neyi savunacağız? Çalışmak isteyen her kadına iş! Her işyerine kreş! Eşit işe eşit ücret! Mahallelerde kamu tarafından finanse edilen hasta, yaşlı bakım merkezleri! Elbette emekçi kadınlar sadece iş istemiyor, sadece eşit ücret istemiyor. Eşit, özgür bir dünya istiyor. O dünyanın kapıları emekçi kadınlar için dünya tarihinde bir kez aralandı. Ne zaman? Nerede? Ekim devriminin topraklarında, Sovyetler Birliği’nde, işçi sınıfının iktidarı altında. Bugün türlü yalanlarla, başka hayaller peşinde koşmak değil, gerçekçi yoldan yürümek gerek. Erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı emekçi kadınların öncülüğünde büyüyecek bir mücadelenin yolundan! 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün anlamı 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, emekçi kadınların mücadelesine dayanıyor. Önce dokuma işçisi kadınlar 1857'de 10 saatlik işgünü ve insanca çalışma koşulları talebiyle greve gitti. Ardından 1908'de 15 bin tekstil işçisi kadın ABD'nin New York kentinde daha kısa çalışma saatleri, daha yüksek ücretler, doğum izni ve oy hakkı talebiyle bir mücadele başlattı. Mücadele eden kadınların diğer işçilerle ilişkisini kesmek için, işçi kadınları fabrikaya kilitlediler ve fabrikada "bilinmeyen bir nedenle çıkan" yangın sonucu 129 kadın işçi yaşamını yitirdi. Kadınların yaşamları pahasına verdikleri bu mücadelenin en öne çıkan sloganı, "Ekmek ve Gül" idi. Ekmek, yaşama güvencesini, gül ise daha insanca, daha güzel, kadının da izini taşıyan bir yaşamı simgeliyordu. Bugün de 8 Mart’ta patronların ikiyüzlü çiçeklerini değil, “Ekmek, Gül ve Hürriyet” istiyoruz!

    4 min
  5. Ertuğrul Oruç: Sağlık, kasko gibi satılır mı?

    FEB 17

    Ertuğrul Oruç: Sağlık, kasko gibi satılır mı?

    Sağlığın piyasaya açılması ve özelleştirilmesi yalnızca sağlık hizmetlerini paralı hale getirmez; aynı zamanda devletin sunduğu sağlık hizmetlerinin her geçen gün niteliğini yıpratan bir işlev de görür. Özel sağlık sigortaları, sağlık hizmetlerinin özelleşmesine aktif biçimde katkı sunarak kamu sağlık sistemini adım adım aşındıran ve sağlığı bir hak olmaktan çıkarıp kasko mantığına indirgeyen bir düzenek yaratır. Özel sağlık sigortası şirketleri sigortalarını, araç kaskolarına çok benzer bir mantıkla pazarlar. “Her an hasta olabilirsiniz, devlet hastanelerinde çare bulamayabilirsiniz; gelin, sizi şimdiden sigortalayalım.” Bugün Türkiye’de özel sağlık sigortası sistemine dâhil olan kişi sayısı yaklaşık 8 milyondur. 2024 yılı itibarıyla bu alanda dönen toplam para miktarı 136 milyar liraya ulaşmıştır. Bu rakamlar, özel sağlık sigortacılığının Türkiye’de uzun süredir yaygın olduğu izlenimi yaratabilir; ancak bu yaygınlaşma görece yenidir. Özel sağlık sigortalarının Türkiye’deki serüveni 1980’li yıllarda başlasa da, sağlık sistemi içine gerçek anlamda yerleşmesi Türkiye tarihinin sağlık alanındaki en güçlü piyasacı müdahalesi olan Sağlıkta Dönüşüm Programı ile mümkün olmuştur. Özellikle 2010’lu yıllardan itibaren yaşanan hızlı büyüme, özel sağlık sigortalarının sağlıkta özelleştirme politikalarıyla olan bağını açık biçimde göstermektedir. İşçi sendikaları, geçmişten bu yana yaptıkları Toplu İş Sözleşmeleri’nde (TİS) sağlık alanına dair maddelere yer vermiştir. Ancak işçilere bir hak olarak özel sağlık sigortası yaptırılması yönündeki talepler, kamu sağlık hizmetlerinde yaşanan yıpranmanın giderek daha hissedilir hale geldiği 2010’lu yıllardan sonra yaygınlaşmıştır. Aile hekimliklerinin zayıflatılmasıyla sağlık sisteminin hastanelere bağımlı kılınması; randevu bulunamaması, muayene sürelerinin kısalması ve tetkiklerin gecikmesi bu yıpranmanın somut göstergeleridir. Kamu sağlık hizmetlerindeki bu aksaklıklar, işçiler için yalnızca bir sağlık sorunu değil, ücret kaybı ve işinden olma riski anlamına da gelmektedir. Buna karşılık özel hastanelere başvuru, işçiler ve emekçi halk açısından karşılanamayacak düzeyde maliyetler yaratmaktadır. Bu koşullarda özel sağlık sigortası, bir tercih olmaktan çıkarak üretim sürecinin dayattığı bir zorunluluk haline gelmektedir. Bu durumun mekânsal karşılığı da dikkat çekicidir. Örneğin, işçilerin başkenti olan Gebze ve Darıca–Çayırova hattında, 2010’dan günümüze özel hastanelerin yatak ve hizmet kapasitesi yaklaşık %40 artarken, devlet hastanelerindeki artış %10’lar düzeyinde kalmıştır. Aynı dönemde çevre ilçelerde benzer bir özel hastane kapasite büyümesi görülmemektedir. Bu bize, özel sağlık hizmetlerinin sağlık ihtiyacından ziyade ödeme güvencesi ve sigortalılık temelinde yoğunlaştığını; bu yönelimin ise kamu sağlık hizmetlerinin aynı bölgelerde gelişmesini sınırlandırdığını güçlü şekilde düşündürmektedir. Bugün sendikaların işçiler için özel sağlık sigortası talep etmesi, kamu sağlık hizmetlerinin geri çekilmesinin dayattığı bir sonuçtur. Bu talep, devletin sağlık alanındaki sorumluluğunu yerine getirmemesinin sendikal alana yansımasıdır. Sağlığı kasko gibi satan özel sağlık sigortaları, işçilerin sağlık hakkını güvence altına alan bir çözüm değil; kamu sağlık sisteminin altını oyan bir mekanizmadır. Bu nedenle özel sağlık sigortaları, kapsam dışı bırakılan hastalıklar ve ek ücretlerle sağlık riskini ortadan kaldırmak yerine riskin kendisi haline gelmektedir. Sağlık hakkı, TİS maddeleriyle telafi edilecek bir eksiklik değil; devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu temel bir sorumluluktur. Bu nedenle mücadele, sağlık alanı dışındaki işçilerle sağlık emekçilerinin birlikte yürüteceği ücretsiz, genel bütçeden karşılanan, nitelikli, eşit ve kamu eliyle sunulacak sağlık hizmeti talebinde somutlaşmak zorundadır.

    5 min
  6. Kapitalizmin son yüzyılının ilk çeyreğini geride bırakırken (3): Yeni ve gerçekçi bir sosyalist politika gerek!

    JAN 18

    Kapitalizmin son yüzyılının ilk çeyreğini geride bırakırken (3): Yeni ve gerçekçi bir sosyalist politika gerek!

    Daha yeni geride bıraktığımız 2025 ile birlikte koskoca bir yüzyılın ilk çeyreğine veda etmiş bulunuyoruz. 20. yüzyıla damga vurmuş olan işçi devletlerinin, en önemlisi Sovyetler Birliği’nin yüzyılın sonunda yıkılması ve dağılmasının emperyalist kapitalizmi yeryüzünün her yerinde hâkim duruma getirmesi, dünyanın gidişatını belirledi. Dünya kapitalist sistemi derin bir ekonomik varoluş krizine girince (Kasım başında bu yazı dizisinin ilk bölümünde bunu ele aldık) faşizm ve Üçüncü Dünya Savaşı tehdidi hızla yükseldi (yazı dizisinin Aralık başında yayınlanan ikinci bölümü). Ne çeyrekmiş! 21. yüzyıla “sosyalizmin çöküşü” olarak gördükleri gelişmeyi ideolojik havai fişek kutlayarak giren Milenyum burjuvaları bile şimdi Karadeniz’de gemileri batmış duruma düştüler! Kapitalizm kendi başına kalınca 25 yılda dünyayı tımarhaneye çevirmeyi başardı. Lenin, emperyalist aşamayı “can çekişen kapitalizm” diye tanımlarken abartmış mı bazen düşündüğünüz gibi, bir daha bir düşünseniz? Dizinin ikinci bölümünde bu üçüncü bölümde ne konuşacağımızın ipucunu verdik. İki kısacık değinmeyle. Birincisi, Üçüncü Dünya Savaşı yaklaşırken hayatta bilinmesi gereken ama büyük çoğunluğun farkında bile olmadığı en önemli gerçeğin altını çizdik: “İlk iki dünya savaşını devrimler ve sosyalizm durdurdu. Yenisini de ancak o durdurur.” Demek ki sosyalist hareketin görevleri konuşulmadan dünya durumu tartışılamaz. İkincisi şunu söyledik: “20. yüzyılın 21. yüzyıla devrettiği yaranın nasıl kapatılacağını da dizinin son yazısında konuşalım. İnsanlık barbarlıktan ancak o yara kapatılabilirse kurtulacaktır.” Şimdi sosyalist hareketin görevleriyle başlayalım. Yaraya sonra döneriz. Çünkü o yara aslında içinde yaşadığımız dünya durumunun nesnel olarak en önemli öğelerinden biri. Mutlaka tedavi etmeliyiz. Sosyalizme yeni ve gerçekçi bir politika gerek Türkiye sosyalizminin benimsemesi gereken yeni ve gerçekçi ilkeler İşçi sınıfı bağrında örgütlenmenin önceliği Ödünsüz bir anti-emperyalizm ve anti-Siyonizm Devrimci bir politika Leninizmin ittifaklar politikası Kolektif devrimci disiplini kucaklama Yerlileşme Batı Asyalılaşma Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı Enternasyonalizm

    31 min
  7. Başyazı: Uyanın! Amerikan haydutları okyanusun ötesinde değil içimizde! (Ocak 2026)

    JAN 14

    Başyazı: Uyanın! Amerikan haydutları okyanusun ötesinde değil içimizde! (Ocak 2026)

    Dünya Venezuela’da Amerikan emperyalizminin eşi görülmemiş bir haydutluk gösterisine tanık oldu. Faşist Amerikan başkanı Trump Venezuela devlet başkanı Maduro’yu ve eşini kaçırıp mahkeme adını taktığı bir sirkte aşağıladı. Faşist Trump bu terör eylemiyle tüm dünyaya gözdağı verdi. Elbette bu olaydan çıkarılacak bir ders vardır. Ama o ders asla emperyalizmin karşısında korkmak ve sinmek olamaz. Tam tersine bu olan biten anti-emperyalist bilinci kuşanmak ve safları sıklaştırmak için bir son uyarı gibidir adeta. Amerikan teröristlerine karşı savaşarak şehit düşen Venezuelalı ve Kübalı askerlerin adları şimdiden zalimlere ve işgalcilere karşı direnen tüm kahramanların yanına yazılmıştır. Ve Venezuela’nın yoksul halkı henüz son sözünü söylememiştir. Tüm dünyanın işçileri ve ezilen halklar Venezuela halkının yanında olmalı, emperyalist terör ve haydutluğa karşı birleşmelidir! Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı da yaşananlardan ibret almalıdır. Uyanın! Amerikan haydutları 8 bin km uzakta değil! Yanı başımızda içimizde, Adana’da İncirlik üssünde, Malatya’da Kürecik üssünde yuvalanıyor, NATO bayrağı altında Ankara’da genelkurmay karargâhında bulunuyor, dolar olarak ekonominin damarlarında dolaşıyor! İlla ki ülkenin başındakileri helikopterle kaçırmaları gerekmiyor. Kaldı ki zaten ne isterlerse alıyorlar. Erdoğan, kardeşim dediği Maduro’ya yapılana ses çıkarmadı, hatta onun ülkenin başından alınıp Türkiye’de sürgüne gönderilmesi yolundaki Amerikan teklifine evet dedi diye niye şaşıralım? 15 Temmuz’da İncirlik’ten kalkan uçakların yardımıyla TBMM bombalandığında ses çıkardılar mı ki? Yıllarca Amerikancı darbeye adını koymadılar, kuklalara sövüp kukla oynatıcısının adını anmadılar. Üst akıl dediler, Okyanus ötesi dediler, Amerikan emperyalizmi diyemediler. Bu sene Amerikan emperyalist haydutlarının şefliğini yaptığı dünyanın en büyük terörist örgütü NATO Türkiye’de toplanacak. Tüm işçi sınıfı ve emekçi halk NATO’nun ne olduğunu iyi anlamalıdır. NATO bir savunma örgütü değildir. Türkiye’deki NATO üslerinin Kürecik başta olmak üzere mazlumlara karşı Siyonizme kalkan olduğunu görüyoruz! En büyük güvenlik tehdididir. Trump’ın topraklarına göz diktiği ve şimdi sırada orası mı var denen Grönland adası NATO üyesi Danimarka’nın sınırları içindedir! Venezuela’yı geçtik Trump’ın NATO üyesi Danimarka’yı “ya güzellikle verirsiniz ya da…” diyerek açıkça tehdit etmesine NATO’dan tek ses çıkmadı, çıkmayacak, çıkamaz! Bu NATO mu Türkiye’nin savunma kalkanı? İncirlik Kürecik kapatılsın! NATO’dan çık! NATO’yu yık! Amerikan haydutları ve Batılı hempaları madenlerimize çöktü, işçilerimizi sömürdü ama doymayacaklar. Memleketin gençlerini kendi savaşlarında asker yapmak istiyorlar. İşçiler emekçiler! Amerikan emperyalizminin suçlarına karşı susanlar, İsrail Siyonizminin katliamlarına karşı kılını kıpırdatmayanlar size tekrar Osmanlı’yı kuracağız, yine büyük olacağız diye geliyor… Onları iyi tanıyın. Onların Cihan harbinde padişaha cihat ilan ettiren Almanlardan, halifeye milli mücadele için katli vaciptir fetvası çıkartan İngilizlerden farkı yoktur… Onlar halkların kanını emperyalistlere peşkeş çekenlerdir. Onların gözünde Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, İranlı’nın kanının akmasının hiçbir önemi yoktur, tek istedikleri petrolün akmasıdır! Emperyalizme karşı Osmanlı’nın hayali safları dağıtır! Hürriyet mücadelesi safları sıklaştırır! Şimdi S-400’leri bırakıp F-35’lere geri dönmek için Trump’ın kapısında bekleyenler bu halka yeni bir zilleti yaşatmaktadırlar. Amerikan haydutları Venezuela’nın petrolüne çökerken Irak’ta Suriye’de petrol için ABD’ye el açanlar Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, İranlısıyla halkların başına çorap örmektedirler. İzzet sahibi hiçbir halk emperyalistlerin ve Siyonistlerin paylaşım masasından arta kalan kırıntıların peşine düşmez, bunun için kardeş halkların arkasından iş çevirmez! Asla kardeş kanı dökmez! Dökmemeli! Tek yol var o da emperyalizme karşı işçilerin birliği halkların kardeşliği!

    6 min
  8. Levent Dölek: Gerçekte kaç parti var?

    JAN 14

    Levent Dölek: Gerçekte kaç parti var?

    Yargıtay her yıl Ocak ve Temmuz aylarında yaptığı gibi siyasi partilerle ilgili verileri açıkladı. Bu verilere göre Türkiye’de 188 siyasi parti faaliyette bulunuyor. Ama siyasi ve sınıfsal açısından bakarsanız 188 rakamını epey bir sadeleştirebilirsiniz. İkiye kadar indirebilirsiniz. Düzen partisi bir tarafta devrimci parti bir tarafta. Düzen partisi demek temel amacı ve işlevi sermayenin hakimiyetine dayanan mevcut kapitalist sistemi korumak olan parti demek. 2023’te Türkiye’nin kaderini çizeceği söylenen bir seçime girdik değil mi? Bir tarafta AKP lideri Tayyip Erdoğan vardı karşısında da CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu! Zafer Partisi üçüncü bir aday olarak Sinan Oğan’ı çıkardı. Bir anda 188 parti üç partiye düştü. İkinci turda Sinan Oğan Erdoğan’a, onu aday gösteren Ümit Özdağ da Kılıçdaroğlu’na katıldı. Sadece ama sadece bizim partimiz Devrimci İşçi Partisi Erdoğan’a da Kılıçdaroğlu’na da oy yok diye çağrı yaptı! Artık iki parti kalmıştı. Ne var ki bunda seçim sistemi böyle mi diyeceğiz? Eğer konu esas olarak iki turlu seçim sistemi olsaydı Sinan Oğan’ın seçimlerden sonra yani turlar bittikten sonra Erdoğan’a katılmasını ama çok daha önemlisi Kılıçdaroğlu’nun bugün fiilen Erdoğan’ın safına geçmiş olmasını nasıl açıklarız? Kılıçdaroğlu sattı diyelim, peki ya onun yerine geçen Özgür Özel? 2024 yerel seçimlerine CHP’nin başında gitti ve AKP’yi yendi. Madem yendi neden yerden kaldırmak için normalleşme sürecine dahil olup, erken seçim için bastırmak yerine önemli olan ekonomiyi düzeltmek diyerek İngiliz Mehmet’in işçi düşmanı Orta Vadeli Programı’na kredi açtı? Zaten Erdoğan’ı rasyonel politikalardan sapmakla suçlayan CHP’nin ekonomi politikası tam olarak rasyonel politikalara yani uluslararası ve yerli tekellerin çıkarlarına uygun politikalara dönüş vadeden Mehmet Şimşek’in anlayışı ile paraleldi. Ama orada da kalmadı. Yerel seçimde zafer kazanan Özgür Özel “içerde ana muhalefet partisiyiz dışarıda Türkiye’nin partisiyiz” diyerek AKP’yle aynı çizgiyi savunacaklarını ilan etti. Arada Özgür Özel’in Cumhurbaşkanı adayı hapse atıldı, CHP’li belediyelere kayyım atandı, CHP’nin kendisine kayyım atanmaya çalışıldı ve İstanbul örgütüne fiilen atandı da… Ve şimdi Özgür Özel bakın ne diyor: “Bundan sonra çağrımdır; CHP'li belediyeler AKP ve MHP'li başkanları, yöneticileri davet etsinler. Biz de davet edildiğimiz her yere gideceğiz!” Yargıtay listesi size bu düzenin asla değişmeyeceğini, en büyükler dışındaki partilerin ve dolayısıyla siyasetin de anlamsız olduğunu anlatır. Sınıf siyaseti ise AKP’ye, MHP’ye CHP’ye düzen partisinin hangi amblemine basmış olursa olsun gerçekte bu sömürü düzeniyle uzlaşmaz bir hayat yaşamakta olan milyonlarca işçi ve emekçiyi devrim partisinin asli gücü olarak göreceğiniz bir pencereyi açar. Burada artık sorular ve kriterler değişir. “Kime oy verdin? Hangi partiyi tutuyorsun?” değil “İşin var mı”, “Nerede çalışıyorsun”, “Geçinebiliyor musun?” soruları anlam kazanır. Gücünü kaç üyen olduğuna, kaç oy aldığına, kaç milletvekilin olduğuna göre değil “Kaç fabrikada örgütlendin?”, “Kaç işçi direnişine, greve, fabrika işgaline önderlik ettin?” sorularıyla ölçersin. Devrim için üye sayını değil önderlik kapasitesini arttırmaya çalışırsın. Herkesi kaydetmeye değil devrimci kadrolar yetiştirmeye ve öncü işçileri kazanmaya uğraşırsın. 188 partiden bir tanesini daha değil düzen partisine karşı devrim partisini inşa etmeye çalışırsın! Bu köhne düzenin yıkılmasının değil sürmesinin gerçekçi olmadığını anlarsın! Devrimin tek gerçekçi çözüm ve emeğin tek gerçek güç olduğunu kavrarsın. Bir ömür vermeye değer olan kavgadasın. Devrimci İşçi Partisi’nin saflarındasın!

    6 min

About

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri