Zihin Karmaşası- Söyleyecek Bir Şeyim Var

Hakan Tanar

Her şeyin dönüştüğü bir dünyada konuşmamız gereken şeyler var.

  1. 17h ago

    Kuantum Çağında Malzeme Bilimi | Işığın Kusurlarla Dansı

    Merhaba, Kuantum Çağı serimizin bu bölümünde kuantum bilgisayarların neden yalnızca fizik ya da yazılım problemi olmadığını konuşuyoruz. Asıl mesele algoritmalar değil, malzemeler. Bugüne kadar teknolojiyi daha küçük transistörler üreterek geliştirdik. Silikonu küçülttük, bilgisayarları cebimize kadar taşıdık. Ancak kuantum dünyasında işler tamamen değişiyor. Kübitleri çalıştırmak için yalnızca iyi algoritmalar yetmiyor. Onları sessiz tutabilecek, kuantum davranışlarını koruyabilecek bambaşka malzemelere ihtiyaç duyuyoruz. Bu bölümde bunun nedenini anlatırken doğanın bize milyarlarca yıldır gösterdiği çözümlere bakıyoruz. Bir yaprak, güneş ışığını neredeyse kayıpsız biçimde enerjiye nasıl dönüştürüyor? Lazer ışığı atomları nasıl değiştiriyor? Neden kusursuz bir elmas kuantum teknolojileri için çoğu zaman işe yaramazken, içindeki küçücük bir kusur geleceğin bilgisayarını mümkün kılabiliyor? Belki de doğa bize uzun zamandır aynı mesajı veriyor. Sorun kusurlar değil. Sorun, onların ne işe yaradığını henüz tam anlayamamış olmamız. Bu bölümde malzeme biliminin neden kuantum çağının asıl belirleyicisi olduğunu sade örneklerle anlatmaya çalıştım. Haftaya ise serinin belki de en ilginç ve sarsıcı konusuna geçiyoruz: Kuantum Üstünlüğü. Gerçekten klasik bilgisayarların çözemeyeceği problemler var mı? Kuantum bilgisayarlar dünyayı hangi noktada gerçekten değiştirecek? Ve esas gerçek, henüz tanışmadığımız mı? İyi dinlemeler. Sohbeti daya detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.

  2. Jul 19

    Kuantum Dolanıklık: Parçacıkların Kozmik İşbirliği | Einstein'ı Ürperten Uzaktaki Ürkütücü Eylem

    Merhaba, Geçen hafta, klasik bilgisayarların sınırlarına yaklaştığını ve kuantum bilgisayarların neden bambaşka bir yaklaşım sunduğunu konuştuk. Bilginin aynı anda hem 0 hem 1 olabildiği, doğanın anlaşılması zor fenomenine, yani "süperpozisyon" kavramına değindik. Bu hafta ise kuantum mekaniğinin, doğanın işleyişindeki en büyüleyici ve sarsıcı ikinci büyük kavramını, Kuantum Dolanıklık’ı anlattım. Bu kavramı, Monolog'da daha önce sıkça ele aldığım bir ilkeyle özdeşleştirmeye çalıştım: Kozmik İşbirliği Ancak “kuantumu anlamıyorum, bu terimler bana yabancı ve tuhaf geliyor” diyorsanız bilin ki dünyanın en büyük fizikçileri de sizinle aynı durumda. Kuantum elektrodinamiğinin öncülerinden, Nobel ödüllü dahi fizikçi Richard Feynman'ın mealen şu sözleri hep kulağınızda olsun: "Eğer kuantum mekaniğini anladığınızı düşünüyorsanız, kuantum mekaniğini anlamamışsınız demektir." Albert Einstein, parçacıkların birbirilerinden  ışık yılı uzaklıklarda olsalar bile ilişki içinde kalmasına “Tanrı zar atmaz” diyerek itiraz etmişti. Bunu “Uzaktaki Ürkütücü Eylem” olarak tanımladı. Feynman bunu diyorsa, Einstein’ın zihni dolanıklığı kabul etmiyorsa, hiçbirimizin kuantumu anlayamamasına şaşırmayalım. Çünkü kuantum sağduyumuza aykırıdır ve sağduyumuz gerçeği temsil etmez. Kuantum kuramı yalnızca öğrenilen bir bilgi değil; doğaya başka bir gözle bakmayı öğreten bir düşünme biçimidir. Kuantumu bilmekten öte içselleştirebiliriz. Ben, anlaması zor olan bu konuyu okudukça, dinledikçe ve üzerine düşündükçe zamanla benimsedim. Süreç içinde parçalar yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Bizi kuantuma yönlendiren şey, kuantum kurallarıyla yönetilen doğayı merak etmemiz. Bu yüzden "Kuantumu anlamıyorum" diyerek pes etmeyin; Feynman'ı ve Einstein’ı hatırlayın. Bu bilimi benimsemeye başladığınızda, doğanın ne kadar derin ve zengin olduğunu fark edeceksiniz. İşte o zaman dolanıklık gibi kavramlar, korkutucu olmaktan çıkıp büyüleyici hale gelir. Şimdi dolanıklığın gizemli dünyasına linki tıklayarak girebilirsiniz. Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.

  3. Jul 12

    Kuantum Çağı: Silikonun Tıkanışı, Yeni Bir Dünyanın Eşiği

    1997 yılında, profesyonel iş hayatıma başladığım şirketteki bilgisayarı hatırlıyorum. Klavyede bastığınız her tuş ekranı yeşillendiriyordu. Her birimiz satışlarımızı teker teker şirketteki tek bilgisayara yüklemek için sıraya girerdik. Çok havalıydı. O günden bugüne bilgiyi çok büyüttük. Her eve bilgisayar girdi; yetmedi her masaya bir tane koyduk. O da yetmedi bilgisayarlar ceplerimize girdi. Biz dünyayı minyatürleştirdikçe bilgi daha da büyüdü. Küçülen aletlerin içine daha fazla bilgi depolayacak çipleri geliştirdik. Sonunda tuhaf bir dünyanın eşiğine geldik: Kuantum. Artık kesin bilginin yerine olasılıklarla dolu bir dünyaya adım atıyoruz. Bu bağlamda, bugüne kadar her şeyi borçlu olduğumuz o geleneksel bilgisayar mantığı artık yükümüzü taşıyamaz. Yapay zekâ öyle bir veri üretiyor ki, veri merkezlerinin tükettiği  enerji bir ülkenin harcadığından fazla olabiliyor. Bu durum klasik bilgisayarların sınırlarını zorluyor. Bizi kuantuma sürükleyen şey, doğanın bizzat kendisi. Çünkü doğayı kuantum kuralları yönetir. Yapay zekâ da kendi gelişiminin önündeki en büyük engeli —klasik mantığı— aşmak için doğal olarak kuantuma yönelecek. Yakında doğanın diliyle konuşmaya başlayacağız. Bu yüzden yaklaşan kuantum çağı benimsemek ve anlamak için 5 bölümlük bir seri hazırladım. Yapay zekâda olduğu gibi kuantum bilgisayarlar geldiğinde hazırlıksız yakalanmayalım ve zihnimizi hazırlayalım. Çünkü kuantum bilgisayım, klasik mantığın daha hızlı bir versiyonu değil, bir düşünme biçimi. İlk bölüm, bilgisayarlarda valflerden silikon transistörlere nasıl geldiğimizi ve bilginin süperpozisyonunu konuşuyoruz. Bu serinin ilk bölümünde buluşalım. Yorumlarınızla konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olun. Podcasti Monolog'da daha detaylı okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.

  4. Jul 5

    Kayıp Zamanın İzinde | Zihnin İçsel Evreni

    Çoğu insan Kayıp Zamanın İzinde'yi anlaşılması zor bulur. Bu bir yere kadar doğru olabilir. Uzun cümleleri okurken düşünceyi toparlamakta zorluklar yaşayabiliriz. Oysa Marcel Proust'u anlamayı zorlaştıran şey, uzun cümleleri değil. Asıl zorluk, onun bize kendi bilincinde kurduğu dünyayı anlatması. Üstelik kendi zihnindeki dünyayı, başkalarının gözünden anlamaya çalışması. Proust, insanı bir varlıktan ziyade, geçmişin, şimdinin ve geleceğin iç içe geçtiği sürekli bir devinim olarak kabul eder. Yani insan saf zamandır. Bu da anlatması zor olanı daha da zorlaştırır. Bu yüzden Proust’un yaptığı iş, tek kelimeyle dahiyanedir. Romanın bende bıraktığı izlenim, benim kendimi nasıl gördüğüm değil, başkalarının zihninde nasıl göründüğümün önemli olması. Kendi içsel zamanımızda kendimimizi konumlandırdığımız bir pozisyon var. Mesela kendimizi hiç yaşlanmamış hissedebiliriz. Peki başkalarının düşünce akışında bu böyle mi? Proust, kendi bilincinde kurduğu dünyayı anlatırken bizi de bir düşünce yolculuğuna çıkarıyor. Zamanı kendi penceresinden aktarırken okuyucu da kendi zihninde bir pencere açıyor. Bazen tek bir tasvirinde ya da geliştirdiği bir bakış açısında, "Evet, bende de tam olarak böyle oluyor ama bunu hiç ifade edememiştim." dediğiniz anlarla karşılaşıyorsunuz. Ben bir kitap analizi yapmak istedim Ancak Proust'un bana düşündürdükleri, beni kendi zihnimde yarattığım zamanı anlatmaya götürdü. Bu podcastte, Proust'un zaman anlayışını Bergson, Einstein ve insan belleği üzerinden birlikte düşünmeye çalıştım. Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.

  5. Jun 28

    Neden Kadın Sesi? | Siri, GPS ve İlham Perilerinin Sırrı

    Yapay zekâ asistanlarında, navigasyon cihazlarında yönlendirici seslerin neredeyse tamamı kadınlara ait. Peki son yıllarda teknolojide kadın sesi neden daha çok kullanılıyor? Bunu sadece teknolojiyle sınırlamak da yanlış olur. Belgesellerde, hikaye anlatıcılığında, eğitimde hatta finans sektöründe kadın sesini daha çok duymaya başladık. Bunu sadece bir pazarlama taktiği olarak göremeyiz. O halde neden kadın sesi? Buna yine bir soruyla cevap verelim. Hangi sesleri daha çok duymak isteriz? Tabi ki tüm sesler arasından sıyrılan, ayırt edici ve 'kendini dinleten' sesleri. İşte kadın sesi, insan kulağının hiç zorlanmadan duyabildiği o “Altın Aralık”a denk gelir. Bir pazarlama hilesi de olsa aldığımız kararlarda ve davranışlarımızın altında evrimin tarihi yatar. Ses sadece bir fizyoloji değildir. Ses, nesnelere bir kimlik ve anlam katar. Örneğin bir insanın sesinden zihnimizde profilini çizebiliriz.  Ancak sesin bir de cinsiyeti vardır. Akciğerlerimizden çıkan hava ses dalgalarına dönüşürken erkek ve kadın ruhunun kıvrımları da ona anlamını yükler. Ve kadının şefkatli ama aynı zamanda insanı tetikte tutan davetkar sesi, yaşamı sürdürme ve büyütme odaklıdır. Bu bölümde kadın sesinin etkisini konuşuyoruz. Ayrıca 10.000 yıl önce tarım devrimiyle açılan o cinsiyetçi parantezin, teknolojinin zorunlu tercihi kadın sesiyle nasıl kapandığını tartışıyoruz. Devamı linkin ardında Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.

  6. Jun 21

    İçeriklerde Yapay Zeka Şüphesi, Görünmez Sansür ve Kozmik İşbirliği

    İçerik üreticilerinin bugün karşılaştıkları en büyük zorluklardan biri, fikirlerinden önce onu bir insanın ürettiğini savunmak zorunda kalmaları. Bunu anlıyorum. Bu tepkiyi de doğru ve haklı buluyorum. Ancak insan, tarihte hep yaptığı hatayı yine tekrarlıyor: Evrende üstünlüğünü yitirdiği her bilimsel buluştan sonra kafasını kuma gömmek... Bugün içerik üreticilerine yaşatılan 'yapay zekâ şüphesi' işte bu korkunun bir yansıması olabilir. Olayı hâlâ sadece 'insan gibi' düşünüyoruz ve internetteki tüm içeriğin sadece bizim için üretildiğini zannediyoruz. Bu, doğanın bize dayattığı işbirliğini görmemizi engelliyor. Yapay zekâ, insanın bugüne kadar ürettiği en büyük dönüştürücü güç. Yer yüzünde insan dışında da bir zekânın olabileceğini gösteren bir doğa olayı. İnsan zihninin şimdilik nirvanası. Çünkü bu sefer ürettiği teknolojiyle sadece çevresini değil, kendini de dönüştürüyor. Bu manzarada ürettiğimiz her içerikten sadece biz değil yapay zeka da besleniyor. Ancak insanlar, her kusursuz içeriği “Yapay zekâ yazmış” diye yaftaladığında, gerçekten bu işe emek veren insanlar da özgün üsluplarını göstermekten çekiniyor. Bunun yanında sadece içerik üreticileri işin kolayına kaçmıyor. O içeriği tüketenler de felsefi zorlama gerektirmeyen, kolay ve hızlı tüketebilecekleri içerik istiyor. Kolay üretim ve kolay tüketim birbirini besleyince bir vasatlık tuzağına düşüyoruz. Bu durum bilginin doğru yayılmasını engellediği gibi, üzerine bir gelecek kurduğumuz yapay zekânın eğitimini de olumsuz etkiliyor. Bugün “Bunu bir insan yazamaz, kesin robot işi” diye damgalanan sözleri Marcel Proust, Shakespeare, Mevlana çağlar önce yazmış. Bu eserleri hakkıyla okuyan bir insan da güzel cümlelerle fikirlerini rahatlıkla paylaşabilir. Derin düşünceler üretebilir. Yapay zekâyla yaşamın yeni bir safhasına geçiyoruz.. Artık bilgiyi sadece birbirimizin bildikleriyle büyütemeyiz. Bu, çağın doğasına aykırı. İçerik üretimi, insanı ve yapay zekayı doğal olarak bir araya getiriyor. Ve bu birliktelik bizi bir Nash Dengesi’nde, rekabetçi bir işbirliğine zorluyor. Biz onun hızından ve hafızasından faydalanarak gözümüzü uzaya çeviriyoruz. O da anlam yükleyerek zenginleştirdiğimiz bilgiyle daha derinlere iniyor. Yaşam böylece büyüyor ve dünya böylece gelişiyor. Sohbetin devamında  eski kitapların bir gün nasıl paha biçilmez değerlere dönüşeceğini de konuşuyoruz. Dinlemek için linki tıklayın. Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.

  7. Jun 14

    Malzeme Bilimi: Her Hayal Bir Maddedir | Topal Tanrı Hephaistos'un Modern Dünyadaki İzleri

    Gökbilimci ve kozmolojist Edward Robert Harrison, bir hidrojen atomuna yeteri kadar zaman verirseniz bir insana dönüşebileceğini söyler. Bu söz, bilimin yoktan var etmek olmadığını anlatır. Doğada zaten var olan bir şeyi bilgimiz çoğaldıkça buluruz. Örneğin bir maddenin içindeki atom dizilimlerini değiştirerek yeni maddeler üretebiliriz. Demirin çeliğe, kumun cama, grafitin elmasa dönüşmesinin altında yatan, maddenin özündeki bu kusurlu yapı, yani atomik boşluklardır. Dünyamızı mükemmelleştiren şeyin, malzemenin bu kusurlu yapısı olduğunu anladıkça o topal Tanrı Hephaistos’un da sırrı bir anlam kazandı. Kuantum dünyasını keşfettikçe Akhilleus'un delinmez zırhının, Apollon'un Güneş Arabası'nın ve Athena'nın o eşsiz kalkanının altında yatan asıl tanrısallığı, bize bugün malzeme bilimi anlatıyor. Doğa, aynı atomların farklı dizilimleriyle bize farklı yüzlerini gösterir. Örneğin karbon atomlarının dizilimi değiştiğinde, birinde siyah bir kalem ucuna, diğerinde ise göz kamaştıran bir elmasa dönüşebilir. Değişen tek şey, atomların yan yana dizilimidir; yani tasarım. Bu bölümde doğanın sihir gibi görünen dönüştürücü gücünün altındaki bilimsel gerçeği konuşuyoruz. Cam, beton, çelik, aerojel, grafit, karbon elyaf ve grafenin derinlerine iniyoruz. Devamını dinlemek için linki tıklayın Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer alt yazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.

  8. Jun 7

    Simya: Maddeyi Ruhun Ateşinde Eritmek | Maden Erirken İnsan Nasıl Dönüşür?

    Yeryüzünde altından daha nadir metaller olsa da neden hiçbirisi insana onun kadar çekici gelmez? Bunun cevabı, altının ve gümüşün tarihte kutsal bir anlam taşıması olabilir. İnsan her zaman altının peşinden koştu. Simyacılar, evrenin dört temel unsurdan oluştuğu teorisinden yola çıkarak, baz metallerin altına dönüşebileceğini düşündüler. Oysa çoğu insan simyacıları büyücü ya da şarlatan olarak görür. Oysa gerçek simyacılar, maddenin doğasını merak etmiştir. Madde ateşte eridikçe insanın tutkularından ve alışkanlıklarından sıyrıldığını keşfetmişlerdir.    Bu kadim öğretide, madendeki hamlık insanın hamlığıdır. Ateş; hayatın getirdiği acıların, deneyimlerin ve olgunlaşma sürecinin ta kendisidir. Maden saflaşıp parıldarken, insan da “kâmil insan” olma yolunda evrilir. Çünkü simyacının laboratuvarındaki o karanlık pota, aslında tutku ve alışkanlıkların esareti altındaki kendi zihni ve ruhudur. Kadim simyacıların potalarında “maddenin ruhunu ve formunu değiştirme” çabası, günümüz dünyasında kendini metalürjide gösterir. Metalürjistler laboratuvarda atomların yerini değiştirerek ve atomik boşlukları yeniden düzenleyerek yeni karakterde malzemeler yaratırlar. Ancak yarattıkları her yeni malzemenin gücünü de hissederler. Bu sebeple maddenin gücüne vakıf olan bilim insanlarının insanlığa karşı özel bir sorumluluğu vardır. Madde dünyasındaki bu dönüşüm, manevi hayatta insanın özüne ulaşma yolculuğunun da birebir karşılığıdır. Buna; sonuçları acı da olsa bilim dünyasından Oppenheimer ve Alfred Nobel iyi birer örnek olabilir. Atom bombasının etkilerini gördükten sonra Oppenheimer derin bir pişmanlık duydu ve kalan hayatını nükleer silahların engellenmesi için harcadı. Alfred Nobel de buluşunun yıkıcı sonuçlarını gördükten sonra servetini bir barış vakfı kurulması için bağışladı. Bir bakıma, kendi içlerindeki kurşunu eritip altına ulaştılar. Podcastte simya kozmolojisini konuşuyoruz.     Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.

About

Her şeyin dönüştüğü bir dünyada konuşmamız gereken şeyler var.