Sözler Mecmuası

Bediüzzaman Said Nursî’nin eseri olan Risale-i Nur Külliyatı'nı anlamak, hayatımıza katmak ve derinlemesine kavramak için yola çıktık. Her bölümde Av. Ali Kurt ile Risale-i Nur'daki önemli konulara odaklanarak iman, ahlak ve irfan yolculuğunda rehber olacak dersler sunuyoruz. İlgili her yaştan dinleyiciyi, hayatlarına anlam katacak bu düşünceleri keşfetmeye davet ediyoruz. Lem'alar Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/lemalar-mecmuası/id1777199594 Spotify: https://open.spotify.com/show/0q1S0du5ofaVy71I2lkG1R Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com

  1. 2D AGO

    (124) 31. Söz/1, Sh 241 | Mi‘râc-ı Nebevî (asm) erkân-ı îmâniyenin nûrlarından meded alan bir nûrdur

    OTUZ BİRİNCİ SÖZMi‘râc-ı Nebevî (asm)İhtârMi‘râc mes’elesi, erkân-ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân-ı îmâniyenin nûrlarından meded alan bir nûrdur. Erkân-ı îmâniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı, elbette bizzât isbat edilmez. Çünkü Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mi‘râc’dan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbat etmek lâzım geliyor. Öyle ise, biz Mi‘râc’da istib‘âd ile vesveseye düşen bir mü’mini muhâtab ittihâz ederek, ona karşı serd-i kelâmedeceğiz. Ara sıra makam-ı istimâ‘da olan mülhidi nazara alıp serd-i kelâmedeceğiz. Bazı sözlerde hakîkat-i Mi‘râcın bir kısım lem‘aları zikredilmişti. İhvânlarımın ısrarıyla ayrı ayrı o lem‘aları hakîkatin aslıyla birleştirmek ve kemâlât-ı Ahmediyenin (asm) cemâline birden bir ayna yapmak için inâyeti Allah’dan istedik.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِسُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰي بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَي الْمَسْجِدِ الْاَقْصَي الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَٓا اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُاِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحَى ٭ عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى ٭ ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى ٭وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلَى ٭ ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى ٭ فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنَى ٭فَاَوْحَى اِلَى عَبْدِهِ مَا اَوْحَى ٭ مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَاَى ٭ اَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى ٭وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى ٭ عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى ٭ عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى ٭اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى ٭ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى ٭ لَقَدْ رَاَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى ٭Sayfa 242Evvelki âyet-i azîmenin azîm hazinesinden, yalnız اِنَّهُ zamirinde bir düstûr-u belâgate istinâd eden iki remzin mes’elemize münâsebeti olduğu için, i’caz bahsinde beyân edildiği üzere yazacağız.İşte Kur’ân-ı Hakîm, Habîb-i Ekrem Aleyhi Efdâlü’s-salâtü ve Ekmelü’s-selâm'ın Mi‘râc’ının mebdei olan, Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya olan seyerânını zikrettikten sonra اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ der. Ve şu kelâm ile, Sûre-i وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰي da işaret olunan müntehâ-yı Mi‘râca remzeden اِنَّهُ deki zamir, ya Cenâb-ı Hakk’a râci‘dir veyahud Peygamberedir (asm).Peygambere (asm) göre olsa, kānûn-u belâgat ve münâsebet-i siyâk-ı kelâmşöyle ifade ediyor ki: “Bu seyâhat-i cüz’iyede bir seyr-i umûmî ve bir urûc-u küllîvar ki, tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya, tâ Kāb-ı Kavseyn’e kadar merâtib-i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tesâdüf eden âyât-ı Rabbâniyeyi ve acâib-i san‘at-ı İlâhiyeyi işitmiş, görmüştür” der. O küçük, cüz’î seyahati hem küllî, hem mahşer-i acâibbir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.Eğer zamir Cenâb-ı Hakk’a râci‘ olsa, şöyle oluyor ki: “Bir abdini bir seyahatte huzuruna da‘vet edip, bir vazîfe ile tavzîf etmek için, Mescid-i Harâm’dan mecma‘-ı enbiyâolan Mescid-i Aksâ’ya gönderip, enbiyâlarla görüştürüp, bütün enbiyâların usûl-ü dînlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya, tâ Kāb-ı Kavseyn’e kadar mülk ve melekûtünde gezdirdi.” İşte çendân o bir abddir. Ve o seyahat, bir mi‘râc-ı cüz’îdir. Fakat bu abdin, bütün kâinâta taalluk eden bir emânet beraberindedir. Hem şu kâinâtın rengini değiştirecek bir nûr beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb-ı Hakk kendini bütün eşyâyı işitir ve görür sıfatıyla tavsîf eder. Tâ o emânet, o nûr, o anahtarın cihan şumûl ve muhît ve umum kâinâta âmm ve bütün mahlûkāta şâmil hikmetlerini göstersin.Bu sırr-ı azîmin “Dört Esas” ı var.Birincisi: Mi‘râc’ın sırr-ı lüzûmu nedir?İkincisi: Hakîkat-i Mi‘râc nedir?Üçüncüsü: Hikmet-i Mi‘râc nedir?Dördüncüsü: Mi‘râc’ın semerât ve fâidesi nedir?

    1h 14m
  2. FEB 11

    (123) 30. Söz/15, Sh 237 | Zerre | Sual: Zerrâtın harekâtında şu hikmetin bulunması ne ile bilinir?

    Sâniyen: Sâni‘-i Hakîm, anâsırı tahrîk edip tavzîf ederek, onlara bir ücret-i kemâl hükmünde ma‘deniyâtderecesine çıkarmasıyla ve ma‘deniyâta mahsûs tesbîhâtları onlara bildirmesiyle ve ma‘deniyâtı tahrîk ve tavzîf edip, nebâtât mertebe-i hayatiyesinin makamını vermesiyle ve nebâtâtı rızık ederek tahrîk ve tavzîf ile hayvanât mertebe-i letâfetini onlara ihsân etmesiyle ve hayvandaki zerrâtı tavzîf edip rızık yoluyla hayat-ı insaniye derecesine çıkarmasıyla ve insanın vücûdundaki zerrâtı süze süze tasfiye ve taltîf ederek, tâ dimağın ve kalbin en nâzik ve latîf yerinde makam vermesiyle bilinir ki, harekât-ı zerrât hikmetsiz değil, belki kendine lâyık bir nevi‘ kemâlâta koşturuluyor.Sâlisen: Zîhayat cisimlerin zerrâtı içinde, çekirdek ve tohumdaki gibi, bir kısım zerreler öyle ma‘nevî bir nûra, bir letâfete, bir meziyete mazhar oluyorlar ki, sâir zerrelere ve o koca ağaca bir ruh, bir sultan hükmüne geçerler. İşte azîm bir ağacın bütün zerrâtı içinde bir kısım zerrelerin şu mertebeye çıkmaları, o ağacın tabaka-i hayatında çok devirleri ve nâzik vazifeleri görmesiyle olduğundan gösteriyor ki, Sâni‘-i Hakîm’in emriyle vazîfe-i fıtratiçinde zerrâtın envâ‘-ı harekâtına göre onlara tecellî eden esmânın hesabına ve şerefine olarak birer ma‘nevî letâfet, birer ma‘nevî nûr, birer makam, birer ma‘nevî ders almaları gösteriyor.Elhâsıl: Madem Sâni‘-i Hakîm, her şey için o şeye münâsib bir nokta-i kemâl ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücûd ta‘yîn edip ve o şeye, o nokta-i kemâle sa‘y edip gitmek için bir isti‘dâd vererek ona sevk ediyor. Ve bütün nebâtât ve hayvanâtta şu kānûn-u rubûbiyet cârî olmakla beraber, cemâdâtta dahi cârîdir ki, âdî toprağa, elmas derecesine ve cevâhir-i âliyemertebesine bir terakkıyât veriyor. Ve şu hakîkatte muazzam bir kānûn-u rubûbiyetin ucu görünüyor.Hem madem o Hâlik-ı Kerîm, tenâsül kānûn-u azîminde istihdâm ettiği hayvanâta ücret olarak, birer maaş gibi birer lezzet-i cüz’iye veriyor. Ve arı ve bülbül gibi, sâir hıdemât-ı Rabbâniyede istihdâm olunan hayvanlara birer ücret-i kemâl verir. Şevk ve lezzete medâr birer makam veriyor. Ve şunda bir muazzam kānûn-u keremin ucu görünüyor.Hem madem her şeyin hakîkati, Cenâb-ı Hakk’ın bir isminin tecellîsine bakar, ona bağlıdır, ona aynadır. O şey, ne kadar güzel bir vaz‘iyet alsa, o ismin şerefinedir. O isim öyle ister. O şey bilse bilmese, o güzel vaz‘iyet hakîkat nazarında matlûbdur. Ve şu hakîkatten gayet muazzam bir kānûn-u tahsînve cemâlin ucu görünüyor.Hem madem Fâtır-ı Kerîm, düstûr-u kerem iktizâsıyla, bir şeye verdiği makamı ve kemâli, o şeyin müddeti ve ömrü bitmesiyle o kemâli geriye almıyor. Belki o zîkemâlin meyvelerini, neticelerini, ma‘nevî hüviyetini ve ma‘nâsını; ruhlu ise, ruhunu ibkā ediyor. Meselâ, dünyada insanı mazhar ettiği kemâlâtın ma‘nâlarını, meyvelerini ibkā ediyor. Hatta müteşekkir bir mü’minin yediği zâil meyvelerin şükrünü, hamdini, mücessem bir meyve-i cennet sûretinde tekrar ona veriyor. Ve şu hakîkatte muazzam bir kānûn-u rahmetin ucu görünüyor.Hem madem Hallâk-ı bî-misâl, israf etmiyor. Abes işleri yapmıyor. Hatta güz mevsiminde vazîfesi bitmiş, vefat etmiş mahlûkların enkāz-ı maddiyesini, bahar masnûâtında isti‘mâl ediyor. Onların binalarında derc ediyor. Elbette يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ sırrıyla, وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ işaretiyle, şu dünyada câmid, şuûrsuz ve mühim vazîfeler gören zerrât-ı arziyenin, elbette taşı, ağacı, her şeyi zîhayat ve zîşuûr olan âhiretin bazı binalarında derc ve isti‘mâli, muktezâ-yı hikmettir. Çünkü harâb olmuş dünyanın zerrâtını dünyada bırakmak veya ademe atmak israftır. Ve şu hakîkatten pek muazzam bir kānûn-u hikmetin ucu görünüyor.Sayfa 239Hem madem, şu dünyanın pek çok âsârı ve ma‘neviyâtı ve meyveleri ve cin ve ins gibi mükellefînin mensûcât-ı amelleri, sahâif-i ef‘âlleri, ruhları, cesedleri âhiret pazarına gönderiliyor. Elbette o semerâta ve ma‘nâlara hizmet eden ve arkadaşlık eden zerrât-ı arziye dahi, ...

    58 min
  3. FEB 9

    (122) 30. Söz/14,Sh235 | Zerre | İkinci Nokta | Her zerrede Vâcibü’l-Vücûd’a iki şâhid-i sâdık vardır

    İkinci Nokta: Her bir zerrede Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna ve vahdetine iki şâhid-i sâdık vardır. Evet, zerre acz ve cümûduyla beraber, şuûrkârâne büyük vazîfeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna kat‘î şehâdet ettiği gibi; harekâtında nizâmât-ı umûmiyeye tevfîk-i hareket edip, her girdiği yerde ona mahsûs nizâmâtı mürâât etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle, Vâcibü’l-Vücûd’un vahdetine ve mülk ve melekûtün mâliki olan zâtın ehadiyetine şehâdet eder. Yani zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur. Demek zerre, çünkü âcizdir, yükü nihâyetsiz ağırdır ve vazîfeleri nihâyetsiz çoktur, bir Kadîr-i Mutlak’ın ismiyle, emriyle kāim ve müteharrik olduğunu bildirir. Hem kâinâtın nizâmât-ı külliyesini bilir bir tarzda tevfîk-i hareketetmesi ve her yere mâni‘siz girmesi, tek bir Alîm-i Mutlak’ın kudretiyle, hikmetiyle işlediğini gösterir.Evet, nasıl ki bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında ve hâkezâ, her bir dâirede birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazîfesi olduğunu; ve o nisbetleri, o vazîfeleri bilmekle tevfîk-i hareketetmek, ancak nizâmât-ı askeriye tahtında ta‘lîm ve ta‘lîmât görmekle, bütün o dâirelere kumanda eden bir tek kumandan-ı a‘zamın emrine ve kanununa tebeiyetle oluyor.Sayfa 236Öyle de, her bir zerre, birbiri içindeki mürekkebâtta birer münâsib vaz‘iyeti, ayrı ayrı maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı muntazam birer vazîfesi, ayrı ayrı hikmetli neticeleri bulunduğundan; elbette o zerreyi o mürekkebâtta bütün nisbet ve vazîfelerini muhâfaza edip netice ve hikmetleri bozmayacak bir tarzda yerleştirmek, bütün kâinât kabza-i tasarrufunda olan bir zâta mahsûstur. Meselâ, Tevfîk’in göz bebeğinde yerleşen zerre, gözün a‘sâb-ı muharrike ve hassâse ve şerâyîn ve evride gibi damarlara karşı münâsib vaz‘iyet alması; ve yüzde ve sonra başda ve gövdede, daha sonra heyet-i mecmûa-i insaniyede her birisine karşı birer nisbeti, birer vazîfesi, birer fâidesi kemâl-i hikmetle bulunması gösteriyor ki, bütün o cismin bütün a‘zâsını îcâd eden bir zât, o zerreyi o yerde yerleştirebilir. Ve bilhassa rızık için gelen zerreler, rızık kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar hayretfezâ bir intizâm ve hikmetle seyir ve seyahat ederler; ve öyle tavırlardan, tabakalardan intizâmperverânegeçip gelirler ve öyle şuûrkârâne ayak atıp hiç şaşırmayarak gele gele, tâ beden-i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp, rızka muhtaç a‘zâ ve hüceyrâtın imdâdına yetişmek için kandaki küreyvât-ı hamrâya yüklenip, bir kānûn-u keremle imdâda yetişirler. Ondan bilbedâhe anlaşılır ki, şu zerreleri binler muhtelif menzillerden geçiren, sevk eden, elbette ve elbette bir Rezzâk-ı Kerîm, bir Hallâk-ı Rahîm’dir ki, kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar omuz omuza müsâvîdirler.Hem her bir zerre, öyle bir nakş-ı san‘atta işler ki, ya bütün zerrâtla münâsebetdâr, her birisine ve umumuna hem hâkim ve hem her birisine ve umumuna mahkûm bir vaz‘iyette bulunmakla, o hayretfezâ san‘atlı nakşı ve hikmetnümâ nakışlı san‘atı bilir ve îcâd eder. Bu ise, binler def‘a muhâldir. Veya bir Sâni‘-i Hakîm’in kānûn-u kader ve kalem-i kudretinden çıkan harekete me’mur birer noktadır. Nasıl ki, meselâ Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mi‘marının emrine ve san‘atına tâbi‘ olmazlarsa, her bir taşı Mi‘mar Sinan gibi dülgerlik san‘atında bir mahâreti ve sâir taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yani “Geliniz, düşmemek, sukūt etmemek için başbaşa vereceğiz” diye, bir hüküm sâhibi olması lâzımdır. Öyle de, binler def‘a Ayasofya kubbesinden daha san‘atlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnûâttaki zerreler, kâinât ustasının emrine tâbi‘ olmazlarsa, her birine Sâni‘-i Kâinât’ın evsâfı kadar evsâf-ı kemâl verilmesi lâzım gelir. Feyâ Sübhânallâh! Gâvurlar, bir Vâcibü’l-Vücûd’u kabul etmediklerinden, zerrât adedince bâtıl âliheleri kabul etmeye mezheblerine göre muzdar kalıyorlar. İşte, şu cihette kâfir, ne kadar feylesof, âlim de olsa, nihâyet derecede bir cehl-i azîm içindedir. Bir echel-i mutlaktır....

    59 min
  4. JAN 28

    (121) 30. Söz/13, Sh 233 | Zerre | İkinci Mebhas | Zerrâtın harekâtındaki vazîfe ve hikmetlere işaret

    İkinci Mebhas: Zerrâtın harekâtındaki vazîfelere, hikmetlere küçük bir işarettir. Evet, akılları gözlerine sukūt etmiş Maddiyyûnların hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esasına istinâd eden felsefeleri, tesâdüfle bağlı olmayan tahavvülât-ı zerrâtı bütün düstûrlarına üssü’l-esâs tutup, masnûât-ı İlâhiyeye masdar göstermişler. Nihâyetsiz hikmetlerle müzeyyen masnûâtı, hikmetsiz, ma‘nâsız, karmakarışık bir şeye isnâd etmeleri, ne kadar hilâf-ı akıl olduğunu zerre mikdar şuûru bulunan bilir. Kur’ân-ı Hakîm’in hikmeti nokta-i nazarında, tahavvülât-ı zerrâtın pek çok gayeleri, hikmetleri ve vazîfeleri vardır. وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ gibi çok âyetlerle hikmetlerine ve vazîfelerine işaret eder. Numûne olarak birkaçına işaret ediyoruz.Birincisi: Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd’un tecelliyât-ı îcâdiyesini tecdîd ve tazelendirmek için her bir tek ruhu model gibi ederek, her sene mu‘cizât-ı kudretinden taze birer cesed giydirmek; ve her bir tek kitaptan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı hikmetiyle istinsâh etmek; ve bir tek hakîkati başka başka sûrette göstermek; ve kâinâtların ve âlemlerin ve mevcûdâtların tâife tâife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hazırlamak için Fâtır-ı Zülcelâl, kudretiyle zerrâtı tahrîk ve tavzîf etmiştir.Sayfa 234İkincisi: Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl, şu dünyayı, bâhusus rûy-u zemîn tarlasını bir mülk sûretinde yaratmıştır. Yani neşv ü nemâyâ, taze taze mahsûlât vermeye kābil bir sûrette müheyyâ etmiştir. Tâ ki, nihâyetsiz mu‘cizât-ı kudretini orada ekip biçsin. İşte şu zemin yüzündeki tarlasında zerrâtı hikmetle tahrîk ederek intizâm dâiresinde tavzîf edip her asırda, her fasılda, her ayda, belki her günde, belki her saatte mu‘cizât-ı kudretinden yeni yeni birer kâinât gösterir. Yeryüzü avlusuna başka mahsûlât verdirir. Nihâyetsiz hazîne-i rahmetinin hedâyâsını, nihâyetsiz kudretinin mu‘cizâtının numûnelerini harekât-ı zerrât ile izhâr eder.Üçüncüsü: Nihâyetsiz tecelliyât-ı esmâ-yı İlâhiyenin nakışlarını göstermekle, o esmânın cilvelerini ifade için, mahdûd bir zeminde hadsiz nukūş göstermek, küçük bir sahîfede nihâyetsiz maânîleri ifade edecek olan hadsiz âyâtları yazmak için Nakkāş-ı Ezelî, zerrâtı kemâl-i hikmetle tahrîk edip, kemâl-i intizâmla tavzîf etmiştir. Evet, geçen senenin mahsûlâtıyla şu senenin mahsûlâtının mâhiyetleri bir hükmündedir. Fakat maânîleri başka başkadır. Taayyünât-ı i‘tibâriyeyi değiştirmekle maânîleri değişir ve çoğalır. Taayyünât-ı i‘tibâriye ve teşahhusât-ı muvakkate tebdîl edildikleri ve zâhiren fânî oldukları halde, onların maânî-i cemîleleri muhâfaza olunup sâbit ve bâkî kalır. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin ruhları olmadığından, şu bahardaki emsâlinin, hakîkatçe aynılarıdır. Yalnız teşahhusât-ı i‘tibâriyede fark var. Fakat o i‘tibârî teşahhuslar, her vakit tecelliyâtı tazelenmekte olan şuûnât-ı esmâ-yı İlâhiyenin maânîlerini ifade için, şu bahardakiler ayrı teşahhusâtla onların yerine geldiler.Dördüncüsü: Hadsiz âlem-i misâl gibi gayet geniş olan âlem-i melekût ve gayr-i mahdûdsâir uhrevî âlemlere birer mahsûlât veya tezyînâtveya levâzımât gibi onlara münâsib şeyleri yetiştirmek için, şu dar mezraa-i dünyâda, zemin yüzünün tezgâhında ve tarlasında Hakîm-i Zülcelâl zerrâtı tahrîk edip, kâinâtı seyyâle ve mevcûdâtı seyyâre ederek, şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsûlât-ı ma‘neviye yetiştiriyor. Nihâyetsiz hazîne-i kudretinden nihâyetsiz bir seyli dünyadan akıttırıp âlem-i gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor.Sayfa 235Beşincisi: Nihâyetsiz kemâlât-ı İlâhiyeyi, hadsiz celevât-ı cemâliyeyi ve gayetsiz tecelliyât-ı celâliyeyi ve gayr-i mütenâhî tesbîhât-ı Rabbâniyeyi şu dar ve mahdûd zeminde ve mütenâhî ve az bir zamanda göstermek için, zerrâtı kemâl-i hikmetle, kudretiyle tahrîk edip, kemâl-i intizâmla tavzîf ederek, mütenâhî bir zamanda, mahdûd bir zeminde gayr-i mütenâhî tesbîhât yaptırıyor. Gayr-i mahdûd tecelliyat-ı cemâliye ve celâliye ve kemâliyesini gösteriyor. Çok hakāik-i gaybiye ve çok semerât-ı...

    48 min
  5. JAN 24

    (120) 30. Söz/12, Sh 231 | Zerre | Birinci Mebhas | Zerrenin hareket ve sükûnetinde iki nûr-u tevhîd

    Birinci Nokta: İki Mebhas’tır. Birinci Mebhas: Her zerrede, hem hareketinde, hem sükûnetinde iki güneş gibi iki nûr-u tevhîd parlıyor. Çünkü Onuncu Söz’ün Birinci İşareti’nde icmâlen ve Yirmi İkinci Söz’de tafsîlen isbat edildiği gibi, her bir zerre,eğer me’mûr-u İlâhî olmazsa ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse, o vakit her bir zerrenin nihâyetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü anâsırın her bir zerresi, her bir cism-i zîhayatta muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyânın intizâmâtı ve kavânîn-i teşekkülâtı birbirine muhâliftir. Onların nizâmâtı bilinmezse, işlenilmez, işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Halbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhît sâhibinin izin ve emriyle ve ilim ve irâdesiyle işliyorlar; veyahud kendilerinde öyle bir muhît ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor.Evet, havanın her bir zerresi, her bir zîhayatın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir. Halbuki onların teşkîlatları ayrı ayrı tarzdadır. Başka başka nizâmâtı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, farazâ çuhamakinesi gibi olsa, bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır. Ve hâkezâ, o binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre-i havaiye, bütün onlara girer veya girebilir. Ve gayet hakîmâne ve üstâdâne yanlışsız olarak işler, vaz‘iyetler alır. Vazîfesi bittikten sonra kalkar, gider.İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi, ya nebâtâta veya hayvanâta, hatta meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen sûretlerin, mikdarların teşkîlatını, biçimini bilmesi lâzım geldiği; veyahud onlar, bir bilenin emir ve irâdesiyle me’mur olması lâzım geldiği gibi; sâkin toprağın, sâkin olan her bir zerresi bütün çiçekli nebâtâtın ve meyvedâr ağaçların tohumlarına medâr ve menşe’ olmak kābil olduğundan, hangi tohum gelse o zerrede, yani misliyet i‘tibâriyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsûs bir fabrika ve bütün levâzımâtına ve teşkîlatına lâzım bütün cihâzâtı bulunduğundan, o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta, eşcâr ve nebâtât ve çiçekler ve meyveler envâı adedince muntazam ma‘nevî makine ve fabrikaları bulunması; veyahud mu‘cizekâr, her şeyi hiçten îcâd eder ve her şeyin her şeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır. Veyahud bir Kadîr-i Mutlak, bir Alîm-i Küll-i Şey’in emir ve izni ile, havl ve kuvveti ile o vazîfeler gördürülür.Evet, nasıl ki acemi, ham, âmî, âdî, hem kör bir adam Avrupa’ya gitse, bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, üstâdâne kemâl-i intizâm ile her bir san‘atta, her bir binada işler, öyle eserler yapar ki, nihâyet derecede hikmetli, san‘atlı, herkesi hayrette bırakır. Zerre mikdar şuûru olan bilir ki, o adam, kendi başı ile işlemiyor, belki bir üstâd-ı küll,Sayfa 233ona ders verir, işlettirir. Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor. Halbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherât, gayet san‘atlı, murassaâtlı libâslar, lezzetli taâmlar çıkıp gelse, zerre mikdar aklı olan demeyecek mi ki, “O adam gayet mu‘cizekâr bir zâtın menşe’-i mu‘cizâtı olan fabrikasının bir mandalı veyahud miskin bir kapıcısıdır?”Aynen öyle de, havanın zerreleri, her biri birer mektûbât-ı Samedâniye, birer antika-i san‘at-ı Rabbâniye, birer mu‘cize-i kudret, birer hârika-i hikmet olan nebâtât ve eşcâr, ezhâr ve esmârdaki harekât ve hıdemâtları, bir Sâni‘-i Hakîm-i Zülcelâl’in, bir Fâtır-ı Kerîm-i Zülcemâl’in emir ve irâdesiyle hareket ettiğini; ve toprağın zerreleri dahi her biri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâsını i‘lân eden birer ayrı i‘lânnâme ve kemâlâtını ...

    58 min
  6. JAN 21

    (119) 30. Söz/11, Sh 231 | Zerre | İmâm-ı Mübîn kader defteri ise, Kitâb-ı Mübîn kudret defteridir

    Elhâsıl madem İmâm-ı Mübîn mâzî ve müstakbelin ve âlem-i gaybın etrafına dal budak salan şecere-i hilkatin bir programı, bir fihristesi hükmündedir. Şu ma‘nâdaki İmâm-ı Mübîn kader-i İlâhînin bir defteri, bir mecmûa-i desâtîridir. O desâtîrin imlâsıyla ve hükmüyle, zerrât, vücûd-u eşyâdaki hıdemâtına ve harekâtına sevk edilir. Ama “Kitâb-ı Mübîn” ise, âlem-i gaybdan ziyâde âlem-i şehâdete bakar. Yani mâzî ve müstakbelden ziyâde zaman-ı hâzıra nazar eder. Ve ilim ve emirden ziyâde, kudret ve irâde-i İlâhiyenin bir ünvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmâm-ı Mübîn kader defteri ise, Kitâb-ı Mübîn kudret defteridir. Yani her şey vücûdunda, mâhiyetinde ve sıfât ve şuûnâtında kemâl-i san‘at ve intizâmları gösteriyor ki, bir kudret-i kâmilenin desâtîriyle ve bir irâde-i nâfizenin kavânîniyle vücûd giydiriliyor. Ve sûretleri ta‘yîn, teşhîs edilip birer mikdâr-ı muayyen, birer şekl-i mahsûsveriliyor. Demek o kudret ve irâdenin küllî ve umûmî bir mecmûa-i kavânîni bir defter-i ekberi vardır ki, her bir şeyin hususî vücûdları ve mahsûs sûretleri, ona göre biçilir, dikilir, giydirilir. İşte şu defterin vücûdu, İmâm-ı Mübîn gibi, kader ve cüz’-i ihtiyârî mesâilinde isbat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve dalâlet ve felsefenin ahmaklığına bak ki, kudret-i fâtıranın o Levh-i Mahfûz’unu ve hikmet ve irâde-i Rabbâniyenin o basîrâne kitabını, eşyâdaki cilvesini, aksini, misâlini hissetmişler. Hâşâ! ‘Tabiat’ nâmıyla tesmiye etmişler, körletmişler. İşte İmâm-ı Mübîn’in imlâsıyla, yani kaderin hükmüyle ve düstûruyla kudret-i İlâhiye, îcâd-ı eşyâda her biri birer âyet olan silsile-i mevcûdâtı, Levh-i mahv ü isbat denilen zamanın sahîfe-i misâliyesinde yazıyor. Îcâd ediyor. Zerrâtı tahrîk ediyor. Demek harekât-ı zerrât, o kitabetten, o istinsâhtan; mevcûdât âlem-i gaybdan âlem-i şehâdete ve ilimden kudrete geçmelerinde bir ihtizâzdır, bir harekâttır. Ama “Levh-i mahv ü isbat” ise, sâbit ve dâim olan Levh-i Mahfûz-u A‘zam’ın dâire-i mümkinâtta, yani mevt ve hayata, vücûd ve fenâya dâimâ mazhar olan eşyâda mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakîkat-i zaman odur. Evet, her şeyin bir hakîkati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinâtta cereyân eden bir nehr-i azîmin hakîkati dahi ‘Levh-i mahv ü isbat’ taki kitâb-ı kudretin sahîfesi ve mürekkebi hükmündedir. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

    54 min
  7. JAN 13

    (118) 30. Söz/10, Sh 230 | Zerre | Tahavvülât-ı zerrât kalem-i kudretin ihtizâzât ve cevelânıdır

    Otuzuncu Söz’ün İkinci Maksadı Tahavvülât-ı zerrâta dâir.Şu âyetin hazinesinden bir zerreye işaret edecektir.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِوَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَاْت۪ينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰي وَرَبّ۪ي لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُعَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍŞu âyetin pek büyük hazinesinden bir miskālzerre mikdarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir. Ve zerrenin hareket ve vazîfesinden bir nebze bahseder. Şu maksad, bir “Mukaddime” ile “Üç Nokta” dan ibârettir.Mukaddime: Tahavvülât-ı zerrât, Nakkāş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitâb-ı kâinâtta yazdığı âyât-ı tekvîniyenin hengâmındaki ihtizâzâtı ve cevelânıdır. Yoksa Maddiyyûn ve Tabîiyyûnların tevehhüm ettikleri gibi, tesâdüf oyuncağı ve karışık, ma‘nâsız bir hareket değildir. Çünkü bütün mevcûdât gibi zerreler ve her bir zerre, mebde’-i hareketinde “Bismillâh” der. Çünkü nihâyetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır. Ve buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omzuna alması gibi. Hem vazîfesinin hitâmında “Elhamdülillâh” der. Çünkü bütün ukūlü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san‘at, fâideli bir hüsn-ü nakış göstererek, Sâni‘-i Zülcelâl’in medâyihine bir kasîde-i medhiyegibi bir eser gösterir. Meselâ, nar ve mısıra dikkat et.Evet, tahavvülât-ı zerrât; (Hâşiye) âlem-i gaybdan olan her şeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizâmâta medâr; ve ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvanı olan “İmâm-ı Mübîn” in düstûrları ve imlâsı tahtında; ve zaman-ı hâzır ve âlem-i şehâdetten teşkîl ve îcâd-ı eşyâda tasarrufa medâr; ve kudret ve irâde-i İlâhiyenin bir ünvanı olan “Kitâb-ı Mübîn” den istinsâh ile; ve seyyâl zamanın hakîkati ve sahîfe-i misâliyesi olan “Levh-i Mahv ü İsbat” ta kelimât-ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve ma‘nîdâr ihtizâzâttır.Hâşiye: İkinci Maksad’ın tahavvülât-ı zerrâtın ta‘rîfine dâir olan uzun cümlenin hâşiyesidir. Kur’ân-ı Hakîm’de “İmâm-ı Mübîn” ve “Kitâb-ı Mübîn” mükerrer yerlerde zikredilmiştir. Ehl-i tefsîr, “İkisi birdir” bir kısmı “Ayrı ayrıdır” demişler. Hakîkatlerine dâir beyânâtları muhteliftir. Hulâsa, “İlm-i İlâhî’nin ünvanlarıdır” demişler. Fakat Kur’ân’ın feyzî ile şöyle kanâatim gelmiş ki, İmâm-ı Mübîn, ilim ve emr-i İlâhînin bir nev‘ine bir ünvandır ki, âlem-i şehâdetten ziyâde, âlem-i gayba bakıyor.230. Sayfadaki Hâşiyenin maba’dı: Yani zaman-ı hâlden ziyâde, mâzî ve müstakbele nazar eder. Yani her şeyin vücûd-u zâhirîsinden ziyâde, aslına, nesline, köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlâhî’nin bir defteridir. Şu defterin vücûdu, Yirmi Altıncı Söz’de, hem Onuncu Söz’ün hâşiyesinde isbat edilmiştir. Evet, şu İmâm-ı Mübîn bir nevi‘ ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvanıdır. Yani eşyânın mebâdîleri ve kökleri ve asılları, kemâl-i intizâm ile eşyânın vücûdlarını gayet san‘atkârâne intâc etmesi cihetiyle, elbette desâtîr-i ilm-i İlâhînin bir defteri ile tanzîm edildiğini gösteriyorlar. Ve eşyânın neticeleri, nesilleri, tohumları ileride gelecek mevcûdâtın programlarını, fihristelerini tazammun ettiklerinden, elbette evâmir-i İlâhiyenin bir küçük mecmûası olduğunu bildiriyorlar. Meselâ, bir çekirdek, bütün ağacın teşkîlatını tanzîm edecek olan programları ve fihristeleri ve o fihriste ve programları ta‘yîn eden evâmir-i tekvîniyenin küçücük bir mücessemi hükmündedir, denilebilir.

    58 min
  8. JAN 10

    (117) 30. Söz/9, Sh 227 | Ene | Kur'an'ın himmetiyle felasifeyi gark eden madde ayağımı da ıslatamadı

    Geçen hakîkati tenvîr edecek bir seyâhat-i hayâliye sûretinde, nîm-manzûmolarak Lemeât’da yazdığım bir vâkıa-i misâliyenin meâlini şurada zikretmeye münâsebet geldi. Şöyle ki:Bu risâlenin te’lîfinden sekiz sene evvel, İstanbul’da Ramazân-ı Şerîf’de, meslek-i felsefe ile münâsebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki, Fâtiha-i Şerîfe’nin âhirinde صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ile işaret ettiği üç mesleği düşünürken, şöyle bir vâkıa-i hayâliye, bir hâdise-i misâliye, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki, kendimi, bir sahrâ-yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü, karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne âb-ı hayat. Hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki, şu zeminin öteki tarafında ziyâ,Sayfa 228nesîm, âb-ı hayat var. Oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyârsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde tünelvârî bir mağaraya sokuldum. Gitgide, zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahtel’arz yolda, çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum, sonra sesleri kesiliyordu. Ey hayâliyle benim seyâhat-i hayâliyeme iştirâk eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe-i tabîiyedir. Tünel ise, ehl-i felsefenin efkârıyla hakîkate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtun ve Aristo (Hâşiye) gibi meşâhîrlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîlerindir. Evet, İbn-i Sînâ’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş. Her ne ise, seni meraktan kurtarmak için hayâlin altındaki hakîkatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.Gitgide baktım ki, benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik, o tahtel’arz tabiatın zulümâtını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi, azîm kayalar, dağ-misâl taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: “Bu elektrik ile o âlet, Kur’ân’ın hazinesinden size verilmiştir.” Her ne ise, çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde, bulutsuz bir güneş, rûh-efzâbir nesîm, hayatdâr bir âb-ı lezîz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. “Elhamdülillâh” dedim. Sonra baktım ki, ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine evvelki vaz‘iyette, o sahrâ-yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik beni sevk ediyordu. Bu def‘a tahtezzemin değil, belki seyir ve seyahatle yeryüzünü kat‘ edip, öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acâib ve garâibi görüyordum ki, ta‘rîf edilmez. Deniz bana hiddet ediyor. Fırtına beni tehdîd eder. Her şey banaHâşiye: Eğer desen: “Sen necisin, bu meşâhîre karşı meydana çıkıyorsun? Sen bir sinek gibi olup da kartalların uçmalarına karışıyorsun?” Ben de derim ki: Kur’ân gibi bir üstâd-ı ezeliyem varken, dalâlet-âlûd felsefenin ve evhâm-âlûdaklın şâkirdleri olan o kartallara, hakîkat ve ma‘rifet yolunda, sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbûr değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstâdı dahi, benim üstâdımdan bin def‘a daha aşağıdır. Üstâdımın himmetiyle onları gark eden madde, ayağımı da ıslatamadı. Evet, büyük bir padişahın, onun kanununu ve evâmirini hâmil küçük bir neferi, küçük bir şâhın büyük bir müşîrinden daha büyük işler görebilir.Sayfa 229müşkilât peydâ eder. Fakat yine Kur’ân’dan bana verilen bir vâsıta-i seyâhatimle geçiyordum. Galebe çalıyordum. Gitgide, bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir. Her ne ise. O buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Rûh-efzâ nesîmi teneffüs ederek, “Elhamdülillâh” dedim. O cennet gibi o âlemi seyre başladım.Sonra baktım. Biri var ki, beni orada bırakmıyor. ...

    54 min

About

Bediüzzaman Said Nursî’nin eseri olan Risale-i Nur Külliyatı'nı anlamak, hayatımıza katmak ve derinlemesine kavramak için yola çıktık. Her bölümde Av. Ali Kurt ile Risale-i Nur'daki önemli konulara odaklanarak iman, ahlak ve irfan yolculuğunda rehber olacak dersler sunuyoruz. İlgili her yaştan dinleyiciyi, hayatlarına anlam katacak bu düşünceleri keşfetmeye davet ediyoruz. Lem'alar Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/lemalar-mecmuası/id1777199594 Spotify: https://open.spotify.com/show/0q1S0du5ofaVy71I2lkG1R Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com

More From Av. Ali Kurt