Lem'alar Mecmuası

Av. Ali Kurt ile Lem'alar mecmuasından Risale-i Nur dersleri. Sözler Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/risale-i-nur-dersleri/id1776556655 Spotify: https://open.spotify.com/show/2c7AlmTFKP9k6sKJ6QbEPS Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com

  1. 5D AGO

    (136) 28. Lem’a/2, Sh 285 | Sineklerin sıhhiye ve tanzîfât neferi olarak gayet ehemmiyetli vazîfeleri

    Büyük bir âyetin küçük bir nüktesidir.Sadâkatte nâmdâr, safvet-i kalbde mümtâz Süleyman Rüşdü ile bir muhâvere-i latîfe:Şöyle ki: güz mevsiminde, sineklerin terhîsât zamanına yakın bir vakitte hodgâm insanlar, cüz’î tâ‘cîzleri olan sinekleri itlâf etmek üzere odamıza ilaç isti‘mâl ettiler. Benim fazla rikkatime dokunmuştu. Odamda çamaşır ipi vardı. Bil’âhire, o insanların inâdına sinekler daha ziyâde çoğaldılar. Akşam vaktinde, o küçücük kuşlar, o ip üstünde gāyet muntazam diziliyorlardı. Çamaşırları sermek için Rüşdü’ye dedim: “Bu küçücük kuşlara ilişme. Başka yere ser.” O da kemâl-i ciddiyetle: “Bu ip bize lâzımdır. Sinekler başka yerde kendilerine yer bulsunlar” dedi. Her ne ise... Bu latîfe münâsebetiyle, seher vaktinde, sinek ve karınca gibi kesretli küçük hayvanlardan bahis açıldı. Ona dedim ki: “Böyle, nüshaları çoğalan nev‘lerin ehemmiyetli vazîfeleri ve kıymetleri var.” Evet, bir kitabınSayfa 286kıymeti nisbetinde nüshaları teksîr edilir. Demek sinek cinsinin de ehemmiyetli vazîfesi ve büyük kıymeti var ki; Fâtır-ı Hakîm, o küçücük kaderî mektubları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çoklukla teksîr etmiş. Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ yani, “Cenâb-ı Hak’tan başka bütün esbâb ve ulûhiyetler ve ehl-i dalâlet tarafından da‘vâ edilen âliheler ictimâ‘ etseler, bir sineği halk edemezler. Yani, sineğin hilkati öyle bir mu‘cize-i Rabbâniyedir ve öyle bir âyet-i tekvîniyedir ki, bütün esbâb toplansalar, onun bir mislini yapamazlar ve o âyet-i Rabbâniyeye muâraza edemezler. Taklîdini de yapamazlar” meâlindeki âyete ehemmiyetli bir mevzu‘ teşkîl eden ve Nemrûd’u mağlûb eden ve Hazret-i Mûs (as) onların ta‘cîzlerine karşı müştekiyâne, “Yâ Rab! Bu muacciz mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince, ilhâmen cevab gelmiş ki: “Yâ Musa! Sen bir def‘a sineklere i‘tirâz ettin. Bu sinekler de çok def‘a suâl ediyorlar ki, ‘Yâ Rab! Bu koca kafalı beşer seni yalnız bir lisân ile zikrediyor. Bazen de gaflet ediyor. Eğer yalnız kafası kadar kısmından bizleri halk etse idin, binler lisân ile seni zikredecek, bizim gibi mahlûklar olurlardı’ ” diye, Hazret-i Mûsâ’nı (as) şekvâsına, bin i‘tirâz kuvvetinde hikmet-i hilkatini müdâfaa eden sineğin hem gāyet nezâfetperver ve her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü, kanatlarını temizleyen bu tâifenin, elbette mühim bir vazîfesi vardır. Hikmet-i beşeriyenin nazarı kāsırdır. Daha o vazîfeyi ihâta edememiştir.Evet, Cenâb-ı Hak, nasıl ki denizin yüzünü temizlemek ve her günde milyarlarla vefeyâtı bulunan hayvânât-ı bahriye cenazelerini toplamak (Hâşiye) için ve deniz yüzünü cenazelerle âlûde, müstekreh manzaradan kurtarmak için, sıhhiye me’murlarıHâşiye: Evet, bir balığın, binlerle yumurtasına ve binlerle yavrusuna ve bazen bir milyon yumurtadan ibâret olan havyarından çıkan tevellüdât-ı semekiyesine nisbeten, vefeyâtları da o nisbette bulunacak, tâ ki muvâzene-i bahriye muhâfaza edilebilsin. Hem rahîmiyet-i İlâhiye’nin latîf cilvelerindendir ki, vâlide balıklar yavrularıyla nisbetsiz bir tefâvüt-ü cismîde bulunduklarından, vâlideleri, yavrulara kumandanlık edemiyorlar. Yavruların sokuldukları yerlere vâlideleri giremedikleri için, Hakîm ve Rahîm, yavruların içinden onlara küçük bir kumandan çıkarıp, vâlidelik vazîfesini o küçük kumandancıklara gördürür.

    1h 6m
  2. JAN 12

    (134) 26. Lem’a/14, Zeyl,Sh 281 | 21.Mektub | Veledin ebeveynine hürmet ve hizmeti farz bir vazîfedir

    Ey hânesinde ihtiyâr bir vâlidesi veya pederi veya akrabasından veya îmân kardeşlerinden bir amelmânde veya âciz alîl bir şahıs bulunan gāfil! Şu âyet-i kerîmeye dikkat et, bak! Nasıl ki bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı bir sûrette ihtiyâr vâlideyne şefkati celbediyor. Evet dünyada en yüksek hakîkat, peder ve vâlidelerin evlâdlarına karşı olan şefkatleridir. Ve en âlî hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukābil, onlara hürmet etmek, onların haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını kemâl-i lezzetle evlâdlarının hayatı için fedâ ediyorlar, sarf ediyorlar. Öyle ise; insaniyeti sukūt etmemiş ve canavara inkılâb etmemiş herbir veledin farz olan bir vazîfesi de, o muhterem, sâdık, fedâkâr dostlara, hâlisâne hürmet ve samîmâne hizmet ve rızâlarını tahsîl ve kalblerini hoşnud etmektir.Amca ile hala, peder hükmündedirler; teyze ile dayı, ana hükmündedirler. İşte o mübârek ihtiyârların vücûdlarını istiskāl edip ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır, bil, ayıl. Evet hayatını senin hayatına fedâ edenin zevâl-i hayatını arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm ve ne kadar çirkin bir vicdansızlık olduğunu anla.Ey derd-i maîşetle mübtelâ olan insan! Bil ki; senin hânendeki bereket direği ve rahmet vesîlesi ve musibet dâfiası, hânendeki o istiskāl ettiğin ihtiyâr veya kör akrabandır. Sakın deme: “Maîşetim dardır, idare edemiyorum.” Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasa idi, elbette senin dıyk-ı maîşetin daha ziyâde olacaktı. Bu hakîkati benden işit ve inan. Bunun çok kat‘îSayfa 283delillerini biliyorum, seni de inandırabilirim. Fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum. Şu sözüme kanâat et. Kasem ederim, şu hakîkat gāyet kat‘îdir, hatta nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslîm olmuşlardır. Nefsimin inâdını kıran ve şeytanımı susturan bir hakîkat, sana kanâat vermeli.Evet kâinâtın şehâdetiyle, nihâyet derecede Rahmân ve Rahîm ve Latîf ve Kerîm olan Hâlik-ı Zülcelâl ve’l-İkrâm, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını da gāyet latîf bir sûrette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi, çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyâde merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyârların rızıklarını dahi, bereket sûretinde gönderir. Onların iâşelerini, tama‘kâr ve bahîl insanlara yükletmez. اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ ٭ وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا ٭ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ ilâ âhirihî âyetlerin ifade ettikleri hakîkati, bütün zîhayatın envâ‘-ı mahlûkları lisân-ı hâl ile bağırıp, o hakîkat-i kerîmâneyi söylüyorlar. Hatta değil yalnız ihtiyâr akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlûkların rızıkları dahi, bereket sûretinde geliyor. Bunu te’yîd eden ve kendim gördüğüm bir misâl:Benim yakın dostlarım bilirler ki; iki üç sene evvel, her gün yarım ekmek, o köyün ekmeği küçük idi muayyen bir ta‘yînim vardı. Çok def‘a bana kâfî gelmiyordu. Sonra dört kedi (Hâşiye) bana misafir geldiler. O aynı ta‘yînim hem bana, hem onlara kâfî geldi. Çok kerre de fazla kalırdı. İşte şu hâl o derece tekerrür etti ki, bana kanâat verdi: Ben kedilerin bereketinden istifâde ediyorum. Ve bunu kat‘î bir sûrette i‘lân ediyorum, onlar bana bâr değiller. Hem onlar benden değil, ben onlardan minnet alırdım.Ey insan! Madem canavar sûretinde bir hayvan, insanların hânesine misafir geldiği vakit, berekete medâr oluyor. Öyle ise, mahlûkātın en mükerremi olan insan; ve insanların en mükemmeli olan ehl-i îmân; ve ehl-i îmânın en ziyâdeHâşiye: O kedilerden birisinin ismi Abdurrahîm’dir. Çünkü fasîh bir sûrette “mır mır” yerine “Yâ Rahîm! Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!” zikrini çekiyordu. Umum kedilerin zikirlerini insanlara da işittiriyordu.Sayfa 284hürmet ve merhamete şâyân aceze ve alîl ihtiyâreler ve alîl ihtiyârların içinde şefkate ve hizmete ve muhabbete en ziyâde lâyık ve müstehak bulunan akrabalar; ve akrabaların içinde dahi en hakîkî dost ve en sâdık muhib olan peder ve vâlideler...

    53 min
  3. JAN 6

    (133) 26. Lem'a/13, Sh 277 | 16. Reca | İmâm-ı A‘zam ra gibi müctehidler hapis içinde şükretmişler

    Onaltıncı Recâ: Bir zaman ihtiyârlık vaktinde, Eskişehir hapsinden bir sene cezâyı çekip çıktım. Beni Kastamonu’yanefyettiler. Orada polis karakolunda iki üç ay misafir ettiler. Benim gibi, sâdık dostlarıyla dahi görüşmekten sıkılan bir münzevî ve kıyafetinin tebdîline tahammül etmeyen bir adam, böyle yerlerde ne kadar azab çeker, anlaşılır. İşte ben, o me’yûsiyette iken, birden inâyet-i İlâhiye ihtiyârlığımın imdâdına geldi. O karakoldaki komiser, polislerle beraber, sâdık dost hükmüne geçtiler. Hiçbir vakit şapkayı başıma koymayı ihtâr etmedikleri gibi, benim hizmetçilerim misillû, istediğim zaman beni şehrin etrafında gezdiriyorlardı. Sonra o karakolun karşısında Kastamonu’nun medrese-i Yûsufiyesine girdim. Nûrların te’lîfine başladım. Feyzî, Emîn, Hilmi, Sâdık, Nazîf, Salâhaddin gibi Nûr’un kahraman şâkirdleri, Nûrların neşri ve teksîri için o medreseye devam ettiler. Gençliğimde eski talebelerimle geçirdiğim kıymetdar müzâkere-i ilmiyeyi daha parlak bir sûrette gösterdiler.Sonra, gizli düşmanlarımız bazı me’murları ve bir kısım enâniyetli hocaları ve şeyhleri aleyhimize evhâmlandırdılar. Bizi Denizli hapsine sevketmeye ve beş altı vilâyetlerden gelen Nûr talebelerini, o medrese-i Yûsufiyede toplanmaya vesîle oldular. Bu Onaltıncı Recâ’nın tafsîlâtı, Kastamonu’dan gönderilen ve lâhikaya geçen mektublarla, Denizli hapsinde oradaki kardeşlerime gizli gönderdiğim küçük mektublar ve Denizli Mahkemesi’ndeki Müdâfaa Risâlesi’dir ki; bu recânın hakîkatini parlak bir sûrette gösteriyorlar. Tafsîlâtını lâhikaya ve müdâfaama havâle edip burada gāyet kısa bir işaret edeceğiz.Ben Kastamonu’da mahrem ve mühim mecmûaları, hususan Süfyân’a ve Nûr’un kerâmetlerine dâir risâleleri kömür ve odunlar altında sakladım. Tâ benim vefatımdan sonra veya baştaki başlar hakîkati dinleyip akıllarını başlarına aldıktan sonra neşredilsinler diye müsterîhâne dururken, birden taharrî me’murları ve müddeî-i umûmun muâvini, menzilimi bastılar. O gizli ve ehemmiyetli risâleleri, odunların altından çıkardılar. Hem beni tevkîf edip Isparta Hapishânesi’ne sıhhatim muhtel bir halde gönderdiler. Ben pek çok müteellim olarak Nûrlara gelen o darbeden dehşetli müteessir iken, inâyet-i İlâhiye imdâdımıza yetişti. O gizlenmiş olan risâleleri okumaya çok muhtaç olan ehl-i hükûmet kemâl-i merâkSayfa 278ve dikkatle okumaya başladılar. Büyük resmî dâireler, âdetâ birer dershâne-i Nûriye hükmüne geçti. Tenkîd fikriyle okurlarken takdîre başladılar. Hatta Denizli’de hiç haberimiz yokken, fevkalâde bir sûrette perde altında matbû‘ Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni resmî ve gayr-i resmî pek çok adamlar okudular, îmânlarını kuvvetlendirdiler. Bizim hapis musibetimizi hiçe indirdiler. Sonra bizi Isparta Hapishânesi’nden Denizli hapsine aldılar. Beni tecrîd-i mutlak içinde ufûnetli, rutûbetli, soğuk bir koğuşa soktular. İhtiyârlıktan ve hastalıktan ve benim yüzümden ma‘sûm arkadaşlarımın zahmetlerinden bana gelen çok teellüm ve Nûrların ta‘tîl ve müsâderesinden gelen çok teessüf ve sıkıntı içinde çırpınırken, birden inâyet-i Rabbâniye imdâda yetişti. Birden o koca hapishâneyi bir dershâne-i Nûriyeye çevirdi ve bir medrese-i Yûsufiye olduğunu isbat etti. Ve Medresetü’z-Zehrâ kahramanlarının elmas kalemleriyle Nûrlar intişâra başladı. Hatta o ağır şerâit içinde Nûr’un kahramanı üç dört ay zarfında yirmiden ziyâde Meyve ve Müdâfaât Risâlesi’nden yazdı. Hem hapiste, hem hâriçte fütûhâta başladılar. O musibetteki zararımızı büyük menfaatlere ve sıkıntılarımızı sevinçlere çevirdi. عَسٰٓي اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrını tekrar gösterdi.Sonra, birinci ehl-i vukūfun yanlış ve sathî zabıtlara binâen aleyhimizde şiddetli tenkîdleri ve Maârif Vekili’nin dehşetli hücumuyla beraber aleyhimizde bir beyânnâme neşretmesiyle, hatta bazı haberlerle bir kısmımızın i‘dâmına çalışıldığı hengâmda bir inâyet-i Rabbâniye imdâdımıza yetişti. Başta Ankara ehl-i vukūfunun şiddetli tenkîdlerini beklerken takdîrkârâne raporları, hatta beş sandık Nûr Risâlelerinde beş ...

    1h 5m
  4. JAN 2

    (132) 26. Lem'a/12, Sh 271 | 15. Reca | Zevâl-i elem manevî lezzet olmasından bir nevi ibâdet sayılır

    Onbeşinci Recâ: (Hâşiye) Bir zaman Emirdağ’ında ikāmete me’mur edildim. Tek başıma bir menzilde, âdetâ bir haps-i münferid içinde bana çok ağır gelen bu tarassudlar ve tahakkümlerle bana işkence vermelerinden, hayattan usandım. Hapisten çıktığıma teessüf ettim. Ruh u cânımla Denizli hapsini arzuladım ve kabre girmeyi istedim. “Hapis ve kabir, bu tarz-ı hayata müreccahtır” diyerek, ya hapse veya kabre girmeye karar verirken, inâyet-i İlâhiye imdâda yetişti. Kalemleri teksîr makinesi olan Medresetü’z-Zehrâ şâkirdlerinin ellerine yeni çıkan teksîr makinesini verdi. Birden Nûr’un kıymetdar mecmûalarından bir kalemle her mecmûadan beş yüz nüsha meydana geldi. Fütûhâta başlamaları o sıkıntılı hayatı bana sevdirdi. “Hadsiz şükür olsun!” dedirtti.Bir mikdar sonra, Risâle-i Nûr’un gizli düşmanları, fütûhât-ı Nûriyeyi çekemediler. Hükûmeti aleyhimize sevk ettiler. Yine hayat bana ağır gelmeye başladı. Birden inâyet-i Rabbâniye tecellî etti. En ziyâde Nûrlara muhtaç olan alâkadâr me’murlar, vazîfeleri i‘tibâriyle, müsâdere edilen Nûr Risâlelerini kemâl-i merâk ve dikkatle mütâlaa ettiler. Fakat Nûrlar, onların kalblerini kendine tarafdâr eyledi. Tenkîd yerinde takdîre başladılar. Nûr dershânesi çok genişlendi. Maddî zararımızdan yüz derece ziyâde menfaat verdi. Sıkıntılı telâşlarımızı hiçe indirdi. Sonra gizli düşman münâfıklar, hükûmetin nazar-ı dikkatini benim şahsıma çevirdiler. Eski siyâsî hayatımı hâtırlattırdılar. Hem adliyeyi, hem maârif dâiresini, hem zâbıtayı, hem dâhiliye vekâletini evhâmlandırdılar. Partilerin cereyânlarıyla ve komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrîkâtıyla o evhâm genişlendi. Bizi tazyîk ve tevkîf ettiler ve ellerine geçen risâleleri müsâdereye başladılar. Nûr şâkirdlerinin fa‘âliyetine tevakkuf geldi. Benim şahsımı çürütmek fikriyle bir kısım resmî me’murlar, hiç kimsenin inanmayacağı isnâdlarda bulundular. Pek acîb iftirâları işâaya çalıştılar. Fakat kimseyi inandıramadılar. Sonra pek âdî bahanelerle ve zemherîrin en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkîf ederek, büyük ve gāyet soğuk ve iki gün, sobasız bir koğuşta tecrîd-i mutlak içinde hapsettiler.Hâşiye: Nûr’un te’lîfzamanı üç sene evvel bitmiş olduğundan bu Onbeşinci Recâ, ileride bir nûrcu tarafından İhtiyârlar Lem‘ası’nın tekmîline ve te’lîfine me’haz olmak üzere yazılmıştır.Sayfa 272Ben küçük odamda günde birkaç def‘a soba yakarken ve dâimâ mangalımda ateş bulunurken, za‘fiyetten ve hastalıktan zor dayanabilirdim. Şimdi ise, bu vaz‘iyette hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inâyet-i İlâhiye ile bir hakîkat kalbimde inkişâf etti. Ma‘nen denildi ki: “Sen hapse medrese-i Yûsufiye nâmını vermişsin. Hem Denizli’de sıkıntınızdan bin derece ziyâde, hem ferah, hem ma‘nevî kâr, hem oradaki mahbûsların Nûrlardan istifâdeleri, hem büyük dâirelerde Nûrların fütûhâtı gibi neticeler, size şekvâ yerinde binler şükrettirdi. Herbir saat hapsinizi ve sıkıntınızı, on saat ibâdet hükmüne getirdi. O fânî saatleri bâkîleştirdi. İnşâallâh bu üçüncü medrese-i Yûsufiyedeki musibetzedelerin Nûrlardan istifâdeleri ve teselli bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntını harâretlendirip, sevinçlere çevirecek ve hiddet ettiğin adamlar eğer aldanmışlarsa, bilmeyerek sana zulmediyorlar. Onlar hiddete lâyık değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalâlet hesabına seni incitiyorlar ve işkence ediyorlarsa, onlar pek yakın bir zamanda ölümün i‘dâm-ı ebedîsiyle kabrin haps-i münferidine girecekler ve dâimî sıkıntı ve azab çekecekler. Sen onların zulmü yüzünden hem sevab, hem fânî saatlerini bâkîleştirmeyi, hem ma‘nevî lezzetleri, hem vazîfe-i ilmiye ve diniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun” diye ruhuma ihtâr edildi. Ben de bütün kuvvetimle “Elhamdülillâh!” dedim. İnsaniyet damarıyla o zâlimlere acıdım. “Yâ Rabbi! Onları ıslah eyle!” diye, duâ ettim.....

    1h 4m
  5. 12/18/2025

    (131) 26. Lem'a/11, Sh 268 | 14. Reca/2 | 4-6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye | Ölüm firâk değil visâldir

    Dördüncü Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Bir vakit ihtiyârlık, gurbet, hastalık, mağlûbiyet gibi vücûdumu sarsan ârızalar, bir gaflet zamanıma rast gelip, şiddetle alâkadâr ve meftun olduğum vücûdumu, belki mahlûkātın vücûdlarını ademe gidiyorlar diyeSayfa 269elîm bir endişe verirken, yine bu âyet-i hasbiyeye mürâcaat ettim. Dedi: “Ma‘nâma dikkat et ve îmân dürbünüyle bak!” Ben de baktım ve îmân gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücûdum, her mü’minin vücûdu gibi hadsiz bir vücûdun aynası, ve nihâyetsiz bir inbisât ile hadsiz vücûdları kazanmaya bir vesîle ve kendinden daha kıymetdar, bâkî müteaddid vücûdları meyve veren bir kelime-i hikmet olduğunu.. ve mensubiyet cihetiyle bir an yaşaması, ebedî bir vücûd kadar kıymetdar olduğunu, ilmelyakîn ile bildim. Çünkü şuûr-u îmân ile bu vücûdum Vâcibü’l-Vücûd’un eseri ve san‘atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşi evhâmdan ve hadsiz firâklardan ve hadsiz mufârakat ve firâkların elemlerinden kurtulup mevcûdâta, hususan zîhayatlara taalluk eden ef‘âl ve esmâ-yı İlâhiye adedince uhuvvet râbıtalarıyla, münâsebet peydâ eylediğim bütün sevdiğim mevcûdâta, muvakkat bir firâk içinde dâimî bir visâl var olduğunu bildim. İşte îmân ile ve îmândaki intisâb ile, her mü’min gibi, bu vücûdum dahi hadsiz vücûdların firâksız envârını kazanır. Kendi gitse de onlar arkada kaldığından, kendisi kalmış gibi memnun olur. Hulâsa: Ölüm firâk değildir, bir visâldir, bir tebdîl-i mekândır, bâkî bir meyveyi sünbül vermektir.Beşinci Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Yine bir vakit, hayatım çok ağır şerâit ile sarsıldı. Ve nazar-ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi. Gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor. Âhirete yakınlaşmış. Hayatım dahi tazyîkāt altında sönmeye yüz tutmuş. Halbuki Hayy ismine dâir risâlede îzâh edilen hayatın mühim vazîfeleri ve büyük meziyetleri ve kıymetdar fâideleri, böyle çabuk sönmeye değil, belki uzun yaşamaya lâyıktır diye müteellimâne düşündüm. Yine üstâdım olan حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ âyetine mürâcaat ettim. Dedi ki: “Sana hayatı veren Hayy-ı Kayyûm’a göre hayata bak!” Ben de baktım, gördüm ki, hayatımın bana bakması bir ise, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a bakması yüzdür. Ve bana âit neticesi bir ise, Hâlikıma âit bindir. Şu halde marzî-i İlâhî dâiresinde bir an yaşaması kâfîdir, uzun zaman istemez. Bu hakîkat, dört mes’ele ile beyân ediliyor. Ölü olmayanlar veyahut diri olmak isteyenler, hayatın mâhiyetini ve hakîkatini ve hakîkî hukukunu o dört mes’ele içinde arasınlar, bulsunlar ve dirilsinler. Hulâsası şudur ki: Hayat, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a baktıkça ve îmân dahi hayata hayat ve ruh oldukça bekā bulur. Hem bâkî meyveler verir, hem öyle yükselir ki, sermediyet cilvesini alır. Daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz.Altıncı Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Mufârakat-i umûmiye hengâmında olan ve harâb-ı dünyâdan haber veren âhirzaman hâdisâtı içindeSayfa 270mufârakat-i husûsiyemi ihtâr eden ihtiyârlık ve âhir ömrümde bir hassâsiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâlperestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftuniyet hisleri inkişâf ettikleri bir zamanda, dâimî tahrîbâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdî tefrîk edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkātı hırpaladığını ve parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuûr ve teessür ile gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecâzî, bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda, bir medâr-ı teselli bulmak için yine bu âyet-i hasbiyeye mürâcaat ettim. Dedi: “Beni oku ve dikkatle ma‘nâma bak!”Ben de Sûre-i Nûr’daki اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ilâ âhirihî âyetinin rasadhânesine girip, îmânın dürbünüyle bu âyet-i hasbiyenin en uzak tabakalarına ve şuûr-u îmânî hurdebîniyle en ince esrârına baktım, gördüm. Nasıl ki aynalar, şişeler ve şeffaf şeyler, hatta kabarcıklar, güneş ziyâsının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân-ı seb‘a denilen yedi renginin mütenevvi‘ güzelliklerini gösteriyorlar. Ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kābiliyetleriyle...

    59 min
  6. 12/02/2025

    (130) 26. Lem'a/10, Sh 266 | 14. Reca/1 | 1-3. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye | Allah her şeye kâfidir.

    [Dördüncü Şuâın Fihristi]Makam münâsebetiyle buraya alınmıştır.On dördüncü Recâ: Dördüncü Şuâ‘ olan Âyet-i Nûriye-i Hasbiye’nin başının hulâsasıdır. Diyor ki: Bir zaman ehl-i dünyâ beni her şeyden tecrîd ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düştüm. Sıkıntıdan gelen bir gafletle, Risâle-i Nûr’un teselli verici ve meded edici nûrlarına bakmayarak, doğrudan doğruya kalbime baktım ve ruhumu aradım. Gördüm ki, gāyet kuvvetli bir aşk-ı bekā ve şedîd bir muhabbet-i vücûd ve büyük bir iştiyâk-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr bende hükmediyorlar. Halbuki müdhiş bir fenâ, o bekāyı söndürüyor. O hâletimde yanık bir şâirin dediği gibi dedim: [Dil bekāsı, hak fenâsı istedi mülk-ü tenim. Bir devâsız derde düştüm, âh ki Lokmân bî-haber!] Me’yûsâne başımı eğdim. Birden حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ imdâdıma geldi; “Beni dikkatle oku!” dedi. Ben de günde beş yüz def‘a okudum. Okudukça, yalnız ilmelyakîn ile değil, aynelyakîn ile çok kıymetdar envârından dokuz mertebe-i nûriye-i hasbiye bana inkişâf etti.Birinci Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Bendeki aşk-ı bekā, bendeki bekāya değil, belki sebebsiz ve bizzât mahbûb olan kemâl-i mutlaksâhibi, Zât-ı Zülkemâl’in ve Zülcelâl’in bir isminin bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o Kâmil-i Mutlak’ın varlığına ve kemâline ve bekāsına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, aynanın bekāsına âşık olmuştu. حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ geldi, perdeyiSayfa 267kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakîn zevk ettim ki, bekāmın lezzeti ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâkî-i Zülkemâl’in bekāsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna tasdîkimde ve îmânımda ve iz‘ânımda vardır. Bunun edillesi, zevi’l-ehsâsı hayrette bırakacak, gāyet derin ve dakîk on iki hemhemelerle ve şuûr-u îmânlarla Risâle-i Hasbiye’de beyân edilmiştir.İkinci Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyârlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecrîdim içinde ehl-i dünyâ desîseleriyle, câsûslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda, kalben dedim: “Elleri bağlı, zayıf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta-i istinâd yok mu?” diye حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ âyetine mürâcaat ettim. Bana bu âyet bildirdi ki.. intisâb-ı îmânî vesîkasıyla, Kadîr-i Mutlak öyle bir Sultân’a intisâb edersin ki, zemin yüzünde her baharda dört yüz bin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanât ordularının bütün cihâzâtlarını kemâl-i intizâm ile vermekle beraber, başta insan olarak, hayvanâtın muazzam ordusunun bütün erzâklarını, değil medenî insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve şeker ve sâir taâmların hulâsaları gibi, belki o medenî hulâsalardan yüz derece daha mükemmel ve bütün taâmların her nev‘inden tohum ve çekirdek denilen Rahmânî hulâsalara koyup ve o hulâsaları dahi, onların pişirmelerine ve inbisâtlarına mahsûs kaderî ta‘rifeler içinde sarıp muhâfaza için küçük küçük sandukçalara koyup tevdî‘ eder. O sandukçaların îcâdı, “kün” emrinde bulunan “kâf-nûn” fabrikasında o kadar çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki, Kur’ân der: “Hâlık emreder, meydana gelir.” Madem öyledir, sen, intisâb-ı îmânî tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinâd bulabildiğinden hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin. Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve-i ma‘neviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okuyabilir bir iktidâr-ı îmânî hissederek, bütün ruhumla حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ dedim.Üçüncü Mertebe-i Nûriye-i Hasbiye: Ben o gurbetlerin ve hastalıkların ve mazlumiyetlerin tazyîkiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâkî bir memlekette dâimî bir saadete nâmzed olduğumu îmân telkîn ettiği hengâmda, tahassür akıtan “Of! Of!” dan vazgeçip, beşâşet izhâr eden “Oh! Oh!” dedim.

    57 min
  7. 11/10/2025

    (129) 26. Lem'a/9, Sh 259 | 13.Reca/1 | Ölmek için doğuyorsunuz, yıkılmak üzere binalar yapıyorsunuz

    On üçüncü Recâ: (Hâşiye) Bu recâda, sergüzeşt-i hayatımın mühim bir levhasından bahsedeceğimden, herhalde bir derece uzun olacak. Usanmamanızı ve gücenmemenizi arzu ediyorum. Harb-i umûmîde Rus’un esâretinden kurtulduktan sonra İstanbul’da iki üç sene Dâru’l-Hikmet’te yaptığım hizmet-i dîniye, beni orada durdurdu. Sonra Kur’ân-ı Hakîm’in irşâdıyla ve Gavs-ı A‘zam’ın himmetiyle ve ihtiyârlığın intibâhıyla İstanbul’daki hayat-ı medeniyeden bir usanç ve şa‘şaalı hayat-ı ictimâiyeden bir nefret geldi. “Dâüssıla” ta‘bîr edilen iştiyâk-ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim. Her şeyden evvel Van’da [Horhor] denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sâir Van hâneleri gibi onu da Rus istîlâsındaHâşiye: Latîf bir tevâfuktur ki, bu On üçüncü Recâ’nın bahsettiği medrese hâdisesi, on üç sene evvel olmuştur.Sayfa 260Ermenîler yakmışlardı. Van’ın meşhur kal‘ası ki, dağ gibi yekpâre taştan ibârettir, benim medresem onun tam altındadır ve ona bitişiktir. Yedi sekiz sene evvel benim terkettiğim, o medresemdeki dost, kardeş, enîs talebelerimin hayâlleri gözümün önüne geldi. O fedâkâr arkadaşlarımın bir kısmı hakîkî şehîd olmuşlar. Diğer bir kısmı da o musibet yüzünden ma‘nevî şehîd olarak vefat etmişlerdi. Ben ağlamaktan kendimi tutamadım. O halde, kal‘anın, tâ medresenin üstündeki iki minâre yüksekliğinde medreseye nâzır olan tepesine çıktım, oturdum. Yedi-sekiz sene evvelki zamana hayâlen gittim. Benim hayâlim kuvvetli olduğu için, beni o zamanda hayli gezdirdi. Etrafta kimse yoktu ki beni o hayâlden çevirsin ve o zamandan beni çeksin, çünkü yalnızdım. Yedi sekiz sene zarfında gözümü açtıkça, bir asır zaman geçmiş kadar bir tahavvülât görüyordum. Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi, kal‘a dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yakılmış, tahrîb edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güya iki yüz sene sonra dünyaya gelip, öyle hazîn nazarla baktım. O hânelerdeki adamların çoğu ile, dost ve ahbâb idim. Kısm-ı a‘zamı, Allah rahmet eylesin, muhâceretle vefat etmişler, gurbette perişan olmuşlardı. Hem Ermenî mahallesinden başka, Van’ın bütün müslümanlarının hâneleri tahrîb edilmiş gördüm.Benim kalbim, en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki, binler gözüm olsa idi, beraber ağlayacaktı. Ben gurbetten vatanıma döndüm. Gurbetten kurtuldum zannediyordum. Vâ esefâ! Gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm. On ikinci Recâ’da bahsi geçen Abdurrahmân gibi, ruhum ile pek alâkadâr yüzlerle talebelerimi, dostlarımı kabirde ve o ahbâbların yerlerini harâbezâr gördüm. Eskiden beri hâtırımda olan bir zâtın bir fıkrası vardı. Tam ma‘nâsını göremiyordum. O hazîn levha karşısında tam ma‘nâsını gördüm. Fıkra budur: لَوْلَا مُفَارَقَةُ الْاَحْبَابِ مَا وَجَدَتْ لَهَا الْمَنَايَٓا اِلٰٓي اَرْوَاحِنَا سُبُلاً yani, “Eğer dostlardan mufârakat olmasa idi, ölüm ruhlarımıza yol bulamazdı ki gelsin, bizi alsın.” Demek, en ziyâde insanı öldüren, ahbâbdan mufârakattir. Evet hiçbir şey beni o vaz‘iyet kadar yakmamış, ağlatmamış. Eğer Kur’ân’dan ve îmândan meded gelmese idi o gam, o keder, o hüzün ruhumu uçuracak gibi te’sîrât yapacaktı.Sayfa 261Eskiden beri şâirler şiirlerinde, ahbâblarıyla görüştükleri menzillerin, mürûr-u zamanla harâbegâhlarına ağlamışlar. Bunun en firkatli levhasını da ben gözümle gördüm. İki yüz sene sonra gāyet sevdiği dostların mahall-i ikāmetine uğrayan bir adamın hüznüyle, hem ruhum, hem kalbim gözüme yardım edip ağladılar. O vakit, gözümün önünde harâbezâra dönmüş yerlerin, gāyet ma‘mûr ve şenlikli ve neş’eli ve sürûrlu bir sûrette bulunduğu zaman, yirmi seneye yakın en tatlı bir hayatta tedrîs ile kıymetdar talebelerimle geçirdiğim hayatımın o şirin safahâtı, birer birer sinema levhaları gibi canlanıp görünerek, sonra vefat edip gidiyorlar tarzında hayâli, gözümün önünde epey zaman devam etti. O vakit ehl-i dünyânın hâline çok taaccüb ettim. Nasıl kendilerini aldatıyorlar? Çünkü o vaz‘iyet, dünyanın tam fânî olduğunu ve insanlar da içinde...

    1h 12m

About

Av. Ali Kurt ile Lem'alar mecmuasından Risale-i Nur dersleri. Sözler Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/risale-i-nur-dersleri/id1776556655 Spotify: https://open.spotify.com/show/2c7AlmTFKP9k6sKJ6QbEPS Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com

More From Av. Ali Kurt