İsyanım Var!

Can Ahmet Özgüven

Bu podcast, 20'li ve 30'lu yaşlardaki gençlerin kariyer, ilişkiler ve hayatın getirdiği beklentilere karşı kendi yollarını arayış hikayelerini anlatıyor. "İsyanım Var", geleneksel normlara meydan okuyan, sorgulayan ve yeni yollar inşa etmeye cesaret eden herkes için bir platform sunuyor. Her bölümde, kişisel tecrübeler ve güçlü bir muhalif duruşla başlıyor, özenle seçilmiş bilgilerle devam ediyoruz. Eğer "herkes gibi" yaşamak yerine kendi hikayeni yazmak istiyorsan, bu podcast tam sana göre. Bize katıl ve isyan etmeye birlikte başlayalım! İnstagram: @isyanimvarpodcast

  1. 12h ago

    Duyguların da Mesainin Bir Parçası mı? : Patron Neşeni de Satın Alabilir mi?

    Pazartesi sabahı toplantıdasın. Yöneticin odaya giriyor; heyecanlı, yüzü gülüyor ve büyük bir haberi var. Masadaki herkes anında devreye giriyor: “Harika!”, “Tebrikler!”, “Çok sevindim! 🎉” Peki ya sen o anda içinden gelmediği için, hiçbir düşmanlık ya da kabalık içermeyen sakin bir ses tonuyla sadece “Tamam” deseydin ne olurdu? Neden o iki kelime bir anda yetersiz, soğuk ve neredeyse bir ilişki kusuru gibi algılanıyor? Çünkü o masada otururken önünde görünmez iki görev vardı: Haberi anlamak ve habere karşı hiyerarşinin beklediği “doğru coşkuyu” performe etmek. İsyanım Var’ın bu bölümünde, meselenin arkasındaki o görünmez mekanizmayı masaya yatırıyoruz. Bu bölüm toksik patronlara yönelik sıradan bir öfke patlaması ya da “işyerinde kendin ol” temalı yüzeysel bir kişisel gelişim monoloğu değil. Çok daha dar ve can alıcı bir soruyla başlıyoruz: İşveren zamanımızı ve emeğimizi satın alırken, duygusal tepkilerimizi ve neşemizi de kiralamış oluyor mu? Görünmez İkinci Görev ve 2026 Araştırması: Emily Poulton, Emma Frank ve Szu-Han Lin’in Organizational Behavior and Human Decision Processes (OBHDP) dergisinde yayımlanan taze çalışması: Yöneticinin iyi haber paylaşması amirin enerjisini yükseltirken, astlarda neden duygusal sergileme baskısı ve gizli sabotaj dürtüsü yaratıyor? Yüzeysel Rol Yapmanın Ağır Faturası: Arlie Hochschild’den günümüze duygusal emek. Hissetmediğin neşeyi yüzüne oturtmak (surface acting) ile durumu yeniden çerçeveleyerek hissetmeye çalışmak (deep acting) arasındaki biyolojik fark. 95 araştırmayı tarayan meta-analizin ortaya koyduğu o sarsıcı tükenmişlik korelasyonu ($\rho = 0.44$). Hiyerarşik Asimetri ve Patron Fıkraları: Bir müdürün toplantıya yorgun girme lüksü varken, bir uzmanın aynı ifadeyi takınması neden kariyer intiharına dönüşüyor? Neden patronun sıradan esprilerine daha çok gülüyoruz? Yaltaklanmanın Kariyer Ödülü: Kendi uzmanlığını ve teknik başarılarını öne çıkarmanın terfilere neredeyse hiçbir etkisi yokken ($\rho = 0.05$), amire uyumlu bir pozitiflik sunmanın ($\rho = 0.35$) sistemi nasıl harekete geçirdiği. Dijital Sahne ve Kamera Baskısı: Uzaktan çalışma bizi duygusal performanstan kurtardı mı, yoksa sahneyi dijitalleştirdi mi? Kameranın açık kalmasının yorgunluğu artırıp çalışanların fikir beyan etme (voice) cesaretini nasıl kırdığı. Teze Sert Bir Yumruk: Duyguları filtrelemek medeniyetin ve profesyonelliğin neresinde duruyor? Cerrahın paniğini, öğretmenin öfkesini dizginlemesi sömürü değilse; hiyerarşi altındaki zorunlu neşe nerede bir tahakküme dönüşüyor? İş sözleşmelerimiz görevlerimizi, çalışma saatlerimizi ve sorumluluklarımızı yazar. Ama hiçbir sözleşmede “Patronun iyi haberine heyecanla karşılık ver” yazmaz. Peki, işverenin davranışlarımız üzerindeki meşru hakkı nerede bitiyor? Ses tonumuzda mı, yüz kaslarımızda mı, yoksa anlık neşemizde mi? Kulaklığını tak ve düşün: Bordrona neşen de dahil miydi? “Keep the fire alive until next week.” Bu Bölümde Neleri Konuşuyoruz?

    Duyguların da Mesainin Bir Parçası mı? : Patron Neşeni de Satın Alabilir mi?
  2. Sep 28

    Şansın Sana Çarpma İhtimali: Networking’in Matematiği

    İki insan hayal et: Mezuniyetleri benzer, uzmanlıkları denk, çalışma ahlakları ve yetenekleri neredeyse farksız. Biri haftalardır açık iş ilanlarını tarayıp yüzlerce adayla birlikte sisteme CV yüklüyor; diğerine ise henüz ilan bile yokken sekiz aydır konuşmadığı eski bir meslektaşından mesaj geliyor: “Bizde pozisyon açılacak, ilana çıkmadan CV’ni bana at.” Bu iki insanın kariyer çizgisi mülakat odasında mı ayrıştı, yoksa aylar önce kurulan görünmez bir köprüde mi? Bu bölümde ucuz kariyer tüyolarını, “kartvizit toplayın” diyen yüzeysel tavsiyeleri ve “network her şeydir” klişelerini çöpe atıyoruz. Sosyal bilim tarihinin en büyük deneylerine, Science’ta yayımlanan 20 milyon kişilik algoritmik verilere ve iktisat araştırmalarına dayanarak şu can alıcı sorunun peşine düşüyoruz: Networking başarıyı garanti etmiyorsa bile, fırsatların sana ulaşabileceği yüzey alanını nasıl ve ne kadar değiştirir? Bu bölümde masaya yatırdığımız başlıklar: LinkedIn’in 20 Milyon Kişilik Zayıf Bağlar Deneyi: Kariyer sıçramasını neden en yakın arkadaşlarımız değil de yaklaşık 10 ortak tanıdığa sahip “orta-zayıf” bağlarımız yaptırıyor? Çalışan Referansının (Referral) Gerçek Değeri: Referansla başvurmak mülakat şansını neden 2 ila 4 kat artırıyor ve şirketler referanslı çalışanları neden daha çok seviyor? (Spoiler: Üstün dehalarından dolayı değil.) Uyuyan Bağlar (Dormant Ties): Yıllardır aramadığın bir okul arkadaşına mesaj atmak, neden yeni bir etkinliğe gitmekten katbekat daha yüksek yatırım getirisi sunuyor? Ağ Çeşitliliği vs. Ağ Büyüklüğü: Aynı sektörden 100 kişi tanımak neden bir yankı odası yaratır; 5 farklı dünyaya köprü kuran 50 kişi neden kariyerde daha hızlı yükselir? Madalyonun Karanlık Yüzü: Sosyal ağlar fırsatı demokratikleştiriyor mu, yoksa eşitsizliği ve imtiyazı içeriye kilitleyen bir dışlama duvarı mı inşa ediyor? Şansın Yüzey Alanı Modeli: Olasılıkları çarpanlarına ayırmak; maruziyet, erişim, güven, hatırlanma ve gerçek iş çıkarma yeteneği arasındaki kırılgan denge. Başarı; yetenek, emek ve şansın birbirini çarptığı dinamik bir denklemse; sen hayatında şansın sana çarpmasını mı bekliyorsun, yoksa şansın sana ulaşabileceği yolları mı çoğaltıyorsun? “Keep the fire alive until next week.”

    Şansın Sana Çarpma İhtimali: Networking’in Matematiği
  3. Sep 21

    Hatırladığın Kadar Gerçek: Geçmişi Kim Yazıyor?

    Bir anıyı dün gibi, odadaki ışığın rengine, söylenen kelimelerin tonuna kadar berrak hatırlıyor olabilirsin. O günün tam olarak senin anlattığın gibi yaşandığına hayatın üzerine yemin edebilirsin. Peki ya tamamen dürüst bir inançla "kendi gözlerimle gördüm" derken bile yanılıyor olma ihtimalin varsa? Bu bölümde İsyanım Var, zihnimizin en konforlu ve en sorgulanmayan sığınağına giriyor: Hafızana ne kadar güvenebilirsin? Mahkeme salonunda masum bir adamı 10.5 yıl hapse gönderen samimi bir teşhis yanılgısından başlayıp, biten bir ilişkinin ardından geçmişi sessizce revize etme alışkanlığımıza; çocukluk sofralarında dinleye dinleye kendi anımız sandığımız hikâyelerden "ben çocukluğumdan beri böyleyim" dediğimiz kimlik kalıplarına uzanıyoruz. Bilişsel psikoloji ve nörobiyoloji bize hafızanın kusursuz bir kamera kaydı olmadığını gösteriyor. Zihin geçmişi bir sabit diskte saklamıyor; dünü, bugünkü benliğimizi tutarlı kılmak ve yarını tahmin edebilmek için her hatırlama anında yeniden inşa ediyor. Geçmişin fiziki gerçekliği değişmiyorsa ama ona erişebildiğimiz tek kapı olan hafızamız her seferinde yeniden kuruluyorsa; "benim hayatım" dediğimiz şey nesnel bir tutanak mıdır, yoksa bugün kendimize anlattığımız yaşayan bir hikâye mi? Bu bölümde konuşulan duraklar: Jennifer Thompson ve Ronald Cotton Davası: Bir insan yalan söylemeden, iftira atmadan ve yüzde yüz eminlikle nasıl hayat karartabilir? Flaş Bellek Paradoksu: Neden duygusal olarak en canlı hatırladığımız olaylarda olgusal detayları en çok karıştırıyoruz? İlişki Belleğinde Geriye Dönük Yanlılık: Bir ilişki kötü bittiğinde, zihnimiz başlangıçtaki güzel günleri neden sessizce silmeye çalışır? Çocukluk Amnezisi ve Aile Hikâyeleri: Çocukluğundan hatırladıklarının ne kadarı gerçekten senin anın, ne kadarı yıllardır anlatılanlar? Anlatısal Kimlik: Hayatını bir "kurtuluş" ya da "kahramanın yolculuğu" olarak kurmak ne işe yarar; zoraki pozitifliğin tehlikeleri nelerdir? Olgusal Gerçeklik ile Anlatısal Anlam: Geçmişi inkar etmeden, dünün hayatımızdaki anlamını dönüştürmek mümkün mü?

    Hatırladığın Kadar Gerçek: Geçmişi Kim Yazıyor?
  4. Sep 14

    Mahremiyetin Sonu Değil, Sürtünmenin Sonu: Yapay Zekâ Çağında Gözetim, Mahremiyet ve İktidar

    Eski bir fotoğrafa, unutulmuş bir kullanıcı adına ya da yıllar önce bir forumda öfkeyle yazdığın bir cümleye baktığında aklından muhtemelen şu geçer: “Bunu kim, ne yapsın? İnternette bir kırıntım var diye hakkımda ne öğrenebilirler ki?” Çok insani bir düşünce. Çünkü zihnimiz hâlâ fiziksel dünyanın kurallarıyla akıl yürütüyor. Bilginin dağınık, araştırmanın yavaş, bir insanı takip etmenin ise pahalı ve zahmetli olduğu bir dünyaya güveniyoruz. Peki ya bir insan hakkında bilgi edinmenin marjinal maliyeti sıfıra yaklaşırsa? İsyanım Var’ın bu bölümünde, yapay zekâ ve mahremiyet meselesini o bildik sığ klişelerden (“algoritmalar bizi gözetliyor”) çıkarıp yapısal bir zemine oturtuyoruz. Sorduğumuz soru çok net: Bizi bugüne kadar gerçekten gizlilik yasaları mı koruyordu, yoksa bir insanı izlemenin, arşivleri taramanın ve parçaları birleştirmenin zor ve pahalı olması mı? Clearview AI’ın oturum açma kodlarında yakalanan otonom araştırma prototipi InquiryIQ’dan yola çıkıyoruz; hukuk tarihindeki “pratik belirsizlik” ilkesine, Snowden ifşaatları sonrasında Wikipedia trafiğinde yaşanan o ampirik sessizliğe, işyerlerindeki elektronik gözetimin yarattığı yabancılaşmaya ve Foucault’nun Panoptikon’unu rafa kaldıran “retrospektif gözetim” tehdidine uzanıyoruz. Yapay zekâ bilginin sürtünmesini sıfırlarken asıl el değiştiren şey ne? Mahremiyetimizi mi kaybediyoruz, yoksa kurumlar karşısındaki pazarlık gücümüzü mü? Ve en önemlisi: İnsanın hata yapabilme, değişebilme ve tutarsız olabilme özgürlüğünü korumak için, bazı zorlukları bilerek ve inatla savunmamız gerekebilir mi?

    Mahremiyetin Sonu Değil, Sürtünmenin Sonu: Yapay Zekâ Çağında Gözetim, Mahremiyet ve İktidar
  5. Aug 31

    En İyisini Beklerken İyiyi Kaybetmek: Seçmediğimiz Hayatların Bedeli

    İsyanım Var! | Bölüm: En İyisini Beklerken İyiyi Kaybetmek "Bir seçeneğin gerçekten iyi olduğunu nereden anlayacaksın; eğer karşılaştırabileceğin seçeneklerin sonu yoksa?" Bu bölümde, modern insanın en sinsi huzursuzluklarından birini masaya yatırıyoruz: Elimizdeki seçenek fena değilken, hatta gayet iyiyken bile zihnimizin arkasında dönüp duran o "Ya daha iyisi varsa?" şüphesi. Seçtiğimiz bir iş, girdiğimiz bir ev ya da bağlandığımız bir insan neden bize hızla eksik gelmeye başlar? Reddedilen alternatiflerin en parlak yönlerini zihnimizde birleştirip imkânsız bir "hayali ideal" mi yaratıyoruz? Bu bölümde neler var? Sekreter Problemi & %37 Kuralı: Matematik ne zaman durmamız gerektiğini söylüyor, popüler kültür nerede yanılıyor? Maximizer vs. Satisficer: En iyisini arayanlar neden nesnel olarak daha çok kazanıp öznel olarak daha mutsuz hissediyor? Dijital Flört ve Reddetme Zihniyeti: Sonsuz kaydırma neden tatmin değil, eleme refleksi üretiyor? Fırsat Maliyetinin Psikolojisi: Vazgeçtiğimiz para değil, yaşayamadığımız "olası benliklerimiz" mi? Kapıları Kapatma Cesareti: Olgunlaşmak, bütün kapıları açık tutmak mıdır, yoksa bazı ihtimallerin yasını tutup seçtiğin hayatı yaşamaya başlamak mı? Kulaklığını tak; çünkü bugün seçeneklerin çokluğunu değil, o seçeneklerin zihnimizde yarattığı soğuk cereyanı konuşuyoruz. Bölümü beğenmeyi, puan vermeyi ve sevdiklerinle paylaşmayı unutma.

    En İyisini Beklerken İyiyi Kaybetmek: Seçmediğimiz Hayatların Bedeli
  6. Aug 24

    Gerçek Zenginlik Para Değil, "Hayır" Diyebilmektir: Çalışarak Zengin Olunur mu?

    Her sabah aynı trafiğe giren iki insandan biri ay sonunu getirmek için mecburiyetten, diğeri ise sadece tercih ettiği için çalışıyorsa; ikisine de sadece "çalışan insan" deyip geçebilir miyiz? Bu bölümde meritokrasi masallarını, motivasyon klişelerini ve "çok çalışırsan her şeyi başarırsın" ezberini bir kenara bırakıyoruz. Gelir ile servet arasındaki devasa uçurum ne anlama geliyor? Yoksul bir ailede doğan birinin orta veya üst sınıfa sıçrama ihtimali bugün ne kadar? Sosyal asansör gerçekten kırıldı mı? Ev sahibi olmak, mirasın artan gücü ve sermayenin emeğe karşı kazandığı zafer hayatımızı nasıl şekillendiriyor? Remote çalışma özgürlük mü getirdi, yoksa yeni bir sınıfsal ayrıcalığa mı dönüştü? Belki de zenginlikle yoksulluk arasındaki asıl fark bankadaki sıfırlar ya da tüketim gücü değildir. Asıl fark; zamanının, risklerinin ve seçeneklerinin üzerinde ne kadar kontrol sahibi olduğundur. YouTube Açıklaması Çalışarak zengin olmak, sınıf atlamak ve kendi hayatının kontrolünü eline almak 2026 dünyasında hâlâ mümkün mü? Yoksa oyunun kuralları sessizce değişti ve merdiven yukarı mı çekildi? Bu videoda gelir eşitsizliğinden servet dağılımına, OECD ve Harvard sosyal hareketlilik araştırmalarından uzaktan çalışma/ofise dönüş (RTO) savaşlarına kadar çalışma hayatının görünmeyen sınıfsal dinamiklerini masaya yatırıyoruz.

    Gerçek Zenginlik Para Değil, "Hayır" Diyebilmektir: Çalışarak Zengin Olunur mu?
  7. Aug 3

    Tanıdık Bir Mutsuzluk: Konfor Alanı Neden Daralır?

    Bize yıllardır aynı sığ kişisel gelişim sloganı dayatılıyor: "Gelişim, konfor alanının bittiği yerde başlar." Peki ya o "konfor alanı" dediğimiz yer aslında hiç konforlu değilse? Ya orası yalnızca nasıl mutsuz olacağımızı, ne kadar hayal kırıklığına uğrayacağımızı önceden bildiğimiz tanıdık bir sıkışmışlık hâliyse? İsyanım Var'ın bu bölümünde, kendimizi güvende hissetmek için sığındığımız duvarların nasıl hayatımızı daralttığını konuşuyoruz. Potansiyelimizi neden ertelediğimizi, eylemsizliğimizi nasıl "mükemmeliyetçilik" kılıfıyla akladığımızı ve başarısızlıktan çok "görünür olmaktan" neden korktuğumuzu psikolojik bir çerçeveden inceliyoruz. Bu bölümde motivasyon güzellemeleri veya toksik disiplin kuralları yok. Onun yerine; Başka birinin bize olan inancını "ödünç almak" ne demektir? Öz güven, ayna karşısında kendimizi överek değil de davranışsal kanıtlarla nasıl inşa edilir? Disiplinli olmak yerine "kendine karşı güvenilir biri" olmak neden daha sürdürülebilirdir? Düştüğümüzde veya aksadığımızda sistemi terk etmeden nasıl geri döneriz?gibi gerçekçi sorulara cevap arıyoruz. Eğer içinde bulunduğun tanıdık hayat sana artık dar geliyorsa ve yapmadığın şeyler, yaptığın şeylerden daha fazla yer kaplıyorsa; bu bölüm senin için. Ateşi canlı tut. (YouTube açıklamasına, algoritmayı desteklemek için zaman damgaları ve etkileşim çağrısı eklenmiştir.) Başlık: Konfor Alanım Artık Rahatsız Ediyor: Ödünç Alınan Cesaret | İsyanım Var #BölümNumarası Bize yıllardır "konfor alanından çık" diyorlar. Sanki orada sadece tembellik ettiğimiz için kalıyormuşuz gibi. Oysa insan her zaman rahat olduğu yerde kalmaz; bazen sadece nasıl acı çekeceğini bildiği, her şeyin "öngörülebilir" olduğu yerde kalır. Bu bölümde İsyanım Var'da, ertelemenin ve kaçınmanın ardındaki psikolojiyi masaya yatırıyoruz. Kusursuz bir disiplin veya her gün yüksek bir motivasyon beklemeden, "fark et, küçült, paylaş, tekrarla ve geri dön" formülüyle hayatımızı genişletmenin yollarını konuşuyoruz. Bazen bir adım atabilmek için ihtiyacımız olan tek şey, bize bizden önce inanan birinden "cesaret ödünç almaktır". 👇 Senin konfor alanın artık seni hangi konuda rahatsız etmeye başladı? Korktuğun için ertelediğin o ilk adım ne? Yorumlarda buluşalım. YouTube İçin Bölüm Açıklaması

    Tanıdık Bir Mutsuzluk: Konfor Alanı Neden Daralır?

About

Bu podcast, 20'li ve 30'lu yaşlardaki gençlerin kariyer, ilişkiler ve hayatın getirdiği beklentilere karşı kendi yollarını arayış hikayelerini anlatıyor. "İsyanım Var", geleneksel normlara meydan okuyan, sorgulayan ve yeni yollar inşa etmeye cesaret eden herkes için bir platform sunuyor. Her bölümde, kişisel tecrübeler ve güçlü bir muhalif duruşla başlıyor, özenle seçilmiş bilgilerle devam ediyoruz. Eğer "herkes gibi" yaşamak yerine kendi hikayeni yazmak istiyorsan, bu podcast tam sana göre. Bize katıl ve isyan etmeye birlikte başlayalım! İnstagram: @isyanimvarpodcast

You Might Also Like