Zihin pusulası ''Psikoloji rehberi''

Klinik Psikolog Sertaç Muradhan Yücel

Merhaba, ben Klinik Psikolog Sertaç Muradhan Yücel. Zihin Pusulası "Psikoloji rehberi" adlı podcast kanalımda psikoloji bilimindeki kavramlar, terapinin ne olduğuna dair bilgiler, ilişkiler, zihinsel sağlık, kişisel gelişim ve daha birçok alanda içerik paylaşıyor olacağım. Her bölümde, psikolojiyi günlük yaşamla buluşturmayı, terapi ekollerini, insan davranışlarını ve duygusal süreçleri bilimsel temelde anlaşılır bir dille anlatmayı amaçlıyorum. Keyifli dinlemeler. İletişim: pskmuradhanycel@gmail.com Instagram: www.instagram.com/klinikpsk.sertacyucel www.instagram.com/zihinpusulasipodcast

  1. Masumiyet Müzesi: Psikanalitik Perspektiften Dizi İncelemesi

    MAR 8 · BONUS

    Masumiyet Müzesi: Psikanalitik Perspektiften Dizi İncelemesi

    Merhabalar, Zihin Pusulası: ''Psikoloji rehberi'' podcast kanalına hoş geldiniz. Ben Klinik Psikolog Sertaç Muradhan Yücel. Bu bölümde Masumiyet Müzesi dizisini, yalnızca bir aşk hikayesi olarak değil; arzu, eksiklik, idealizasyon, değersizleştirme, kıskançlık, utanç ve takıntı ekseninde örülen çok katmanlı bir ruhsallık olarak ele alıyoruz. Yüzeyde romantik görünen sahnelerin altında hangi narsisistik yaralanmaların, hangi sınıfsal gerilimlerin ve hangi ilişki örüntülerinin çalıştığını birlikte inceliyoruz. Kemal’in Füsun’a yönelen ilgisini yalnızca yoğun bir sevgi diliyle değil; yatırımın bir nesneden çekilip başka bir nesneye aktarılması, benlik değerinin dışarıdan düzenlenmesi ve kayıp karşısında gelişen kontrol çabası üzerinden okumaya çalışıyoruz. Bölüm boyunca Kemal’in ruhsal yapılanmasını, idealize edilen nesne ile değersizleştirilen nesne arasında gidip gelen bölünmüş bir ilişkisellik içinde değerlendiriyoruz. Sibel’in temsil ettiği dünya ile Füsun’un temsil ettiği dünya arasındaki farkın yalnızca iki kadın arasındaki fark olmadığını; aynı zamanda Kemal’in kendi içinde bölünmüş arzularını, sınıfsal yerleşimini ve benlik düzenini de görünür hale getirdiğini konuşuyoruz. Bu çerçevede nişan sahnesi, sahte çanta, Merhamet Apartmanı, sarı sürahi, izmarit, direksiyon dersleri ve kaza gibi ayrıntıların neden yalnızca dekor değil, ruhsal anlam taşıyan düğüm noktaları olarak okunabileceğini tartışıyoruz. Bir başka hatta ise kıskançlık meselesini klasik anlamıyla ele almak yerine, narsisistik kırılma ve sahip olma fantezisi üzerinden yeniden düşünmeye açıyoruz. Füsun’un Turgay’la ilişkisini söylemesinin Kemal’de neden yalnızca bir hayal kırıklığı değil, daha derin bir yarılma etkisi yarattığını; buna karşılık “aşık oldum” cümlesinin neden kıskançlığı bitirmekten çok, onu başka bir biçime dönüştürdüğünü ele alıyoruz. Böylece aşk gibi sunulan şeyin hangi anlarda takıntıya, hangi anlarda yasın ertelenmesine, hangi anlarda ise nesneyi canlı tutmak için kurulan bir iç müzeye dönüştüğünü izliyoruz. Bölümde ayrıca Füsun karakterini de tek boyutlu bir mağduriyet ya da romantik ideal üzerinden değil; arzusu, hırsı, edilgenliği, geri çekilişi ve zaman zaman açığa çıkan öfkesiyle birlikte değerlendirmeye çalışıyoruz. Ev içi sahneler, mutfak nesneleri, gündelik emek ve görünür olma arzusu etrafında, kadınlık konumunun nasıl kurulduğunu; sınıf atlama, tanınma ve seçilme isteğinin ilişki dinamiğini nasıl etkilediğini konuşuyoruz. Bu noktada dizinin bize yalnızca bireysel bir aşk acısı değil, aynı zamanda toplumsal yer, bakış, utanç ve temsil meselesi anlattığını da vurguluyoruz. Son bölümde ise Kemal’in hatıraları koruma biçimini, kaybı kabullenmek yerine nesnenin izlerini canlı tutma çabası olarak ele alıyoruz. Biriktirilen eşyaların, tekrar edilen ziyaretlerin, korunmaya çalışılan anların ve donmuş zamanın; yasın çalışılmasından çok, kaybın askıya alınmasına hizmet edip etmediğini sorguluyoruz. Kapatırken şunu hatırlatıyoruz: Bu anlatılanlar mutlak doğrular ya da dizinin tek geçerli okuması değil. Her izleyici aynı sahnede başka bir duyguyla, başka bir çağrışımla karşılaşabilir. Burada yaptığım şey, kendi dilimin döndüğünce yakalayabildiğim bağlantıları, psikanalitik bir yerden düşünmeye açmak. Bölümü dinledikten sonra sizin aklınızda kalan sahneleri, çağrışımları ve itirazları da duymayı isterim. Çünkü bazen bir hikayeyi asıl zenginleştiren şey, onun tek bir anlamda kapanmamasıdır. Keyifli dinlemeler.

    55 min
  2. MAR 2

    Semptom ve Karakter Nevrozu Ayrımı: Klinik Formülasyon İçin Bir Çerçeve

    Merhabalar, Zihin Pusulası: ''Psikoloji Rehberi ''podcast kanalına hoş geldiniz. Ben Klinik Psikolog Sertaç Muradhan Yücel. Bu bölümde, terapi odasının en kritik yol ayrımlarından birini, ruhsal acının nasıl örgütlendiğini ve Wilhelm Reich’ın psikanalitik literatüre kazandırdığı “semptom nevrozu” ile “karakter nevrozu” ayrımını ele alıyoruz. Bir kişinin yaşadığı zorluğun sınırları belli geçici bir belirti mi, yoksa tüm kimliğine sızmış köklü bir karakter örüntüsü mü olduğunu anlamanın terapötik süreci nasıl baştan aşağı değiştirdiğini adım adım inceliyoruz. Bölüm boyunca, bir klinisyenin tanısal formülasyonunu dayandırdığı beş temel referans noktasını detaylandırıyoruz: Sorunun ortaya çıkışındaki spesifik tetikleyiciler. Duygulanım (affektif) alanındaki seyir. Başvurunun niteliği ve içsel motivasyon. Belirtilerin ego-distonik (egoya yabancı) mi yoksa ego-sintonik (egoyla uyumlu) mu olduğu. Kişinin kendi zihinsel süreçlerine dışarıdan bakabilme kapasitesi olan “gözlemleyen ego” işlevi. Ardından, Nancy McWilliams'ın aktardığı otuz yaşındaki bir muhasebeci vakası üzerinden, hayatı bir proje gibi yöneten ve anın içinde "olmak" (being) yerine sürekli bir şeyler "yapmak" (doing) zorlantısıyla hareket eden bir yapının klinik dinamiklerini ete kemiğe büründürüyoruz. Bu vaka aracılığıyla, kişinin "çözüm" diye sunduğu kontrol mekanizmalarının aslında sorunun kendisi olabileceğini ve ego-sintonik savunmalarla çalışmanın neden büyük bir sabır gerektirdiğini konuşuyoruz. Devamında, "semptom her zaman hafif, karakter sorunu ise her zaman ağırdır" şeklindeki yaygın hiyerarşi yanılsamasını eleştiriyoruz. Ağır bir agorafobi ile dışarıdan işlevsel görünen ama duygusal temas alanı çoraklaşmış bir kişilik örgütlenmesini kıyaslayarak, ruhsal ciddiyetin gerçek ölçütlerini tartışıyoruz. Kapatırken vurguladığımız temel nokta şu: Psikanalitik tanı, insanları belirli raflara dizmek için değil; o biricik ruhsal acıya hangi mesafeden yaklaşacağımızı gösteren canlı bir yol haritasıdır. Terapötik ittifakın doğasını ve müdahalelerin hızını belirleyen bu pusula, semptomların ötesindeki gerçek kişiyi anlamamıza olanak tanır. Keyifli dinlemeler. Referanslar McWilliams, N. (2010). Psikanalitik tanı: Klinik süreç içinde kişilik yapısını anlamak (S. Akış, Çev.). Bilgi Üniversitesi Yayınları

    29 min
  3. FEB 25

    Kraepelin’den Freud’a: Nevroz–Psikoz Ayrımının Klinik Anlamı

    Zihin Pusulası: ''Psikoloji rehberi'' podcast kanalına hoşgeldiniz. Ben Klinik Psikolog Sertaç Muradhan Yücel. Bu bölümde psikiyatrik tanı düşüncesinin en kritik eşiklerinden biri olan nevroz ve psikoz ayrımını,yalnızca tarihsel bir sınıflama olarak değil, ruhsal örgütlenmenin derin yapısını anlamaya açılan bir klinik mercek olarak ele alıyoruz. Ruhsal belirtilerin yüzeyde benzer görünebildiği durumlarda, belirleyici olanın semptomun biçimi değil, o semptomun hangi yapısal zeminde ortaya çıktığı olduğunu adım adım inceliyoruz. Bölüm boyunca modern tanı sistemlerinin kökenine inerek Emil Kraepelin’in gözleme dayalı sınıflandırma yaklaşımının psikopatolojiyi nasıl daha nesnel kategorilere taşıdığını konuşuyoruz. Ardından Freud’un bu betimleyici çerçeveyi nasıl derinleştirerek odağı dış görünümden içsel nedenselliğe kaydırdığını; semptomu yalnızca görünen bir belirti değil, ruhsal çatışmanın ve savunma örgütlenmesinin bir ürünü olarak nasıl yeniden konumlandırdığını ele alıyoruz. Böylece “ne görülüyor?” sorusundan “bu nasıl oluşuyor?” sorusuna geçişin klinik düşünceyi nasıl dönüştürdüğünü netleştiriyoruz. Devamında obsesif fenomenleri tek boyutlu bir belirti olarakdeğil, farklı yapısal düzeylerde bambaşka işlevler üstlenebilen bir ruhsal düzenek olarak inceliyoruz. Psikotik çözülmeyi engellemeye çalışan obsesif tutunmalardan, sınırdurum örgütlenmedeki daha yerleşik obsesif örüntülere ve klasik nevrotik obsesif yapıya kadar uzanan üçlü ayrımı klinik bir perspektifle değerlendiriyoruz. Bu hat üzerinden, gerçeklikle kurulan bağın niteliğinin veego işlevlerinin dayanıklılığının tanısal düşünmede neden merkezi bir yer tuttuğunu görünür kılıyoruz. Bölümün ilerleyen kısmında nevrotik ve psikotik örgütlenmearasındaki yapısal farkları; içgörü kapasitesi, savunma düzeni ve benlik bütünlüğü üzerinden ayrıntılandırıyoruz. Terapötik yaklaşımın neden her danışanda aynı şekilde ilerleyemeyeceğini, nevrotik yapıda savunmalarındikkatle gevşetilmesinin; psikotik yapıda ise önceliğin stabilizasyon ve gerçeklik sınamasını desteklemek olmasının klinik mantığını açıklıyoruz. Kapatırken vurguladığımız temel nokta şu: Nevroz–psikoz ayrımı yalnızca tarihsel bir tasnif değildir; bugün terapistin odadaki duruşunu, müdahalenin hızını ve kurulan klinik dilin tonunu belirleyen canlı bir pusuladır. Klinik çalışmada asıl soru, semptomun ne olduğu değil; o semptomun hangi ruhsal örgütlenme içinde ortaya çıktığıdır. Keyifli dinlemeler. Referanslar McWilliams, N. (2010). Psikanalitik tanı: Klinik süreç içinde kişilik yapısını anlamak (S. Akış, Çev.). Bilgi Üniversitesi Yayınları

    18 min
  4. FEB 18

    Kişilik Örgütlenmesini Anlamak: İlk İzlerden Modern Klinik Tanılamaya

    Merhabalar Zihin Pusulası: ''Psikoloji rehberi'' podcast kanalına hoş geldiniz. Ben Klinik Psikolog Sertaç Muradhan Yücel. Bu bölümde kişiliği, sadece "nasıl biri?" sorusuna verilen yüzeysel yanıtlara indirgemeden, ruhsal düzeneğin o görünmez mimarisinden yola çıkarak çok daha derin bir yerden ele alıyoruz. Bir insanın ruhsal yapısının nasıl kurulduğunu, hangi koşullarda süreklilik kazandığını ve gelişim yolculuğunda hangi kavşaklarda duraksadığını birlikte inceliyoruz. Klinik pratikte bizi en çok yanıltan şeyin dışarıdan bakıldığında her şeyin "yerli yerinde" görünmesi olduğunu, ancak işleyen bir hayatın veya parlak bir kariyerin altında, belirli ilişkisel temaslarda o tanıdık düğümlerin sessizce yenidenbelirdiğini vurguluyoruz. Bu tekrarın dili, aslında gelişimin erken dönemlerinde karşılığını bulamamış, yankılanmamış ihtiyaçlarımıza işaret eden ruhsal izlerdir. Bölüm boyunca psikanalizin temel kavramlarını birer etiketolarak değil, bugünkü işleyişimizi düzenleyen izler olarak ele alırken; Freud’un "saplanma" dediği noktadan, çağdaş analistlerin "gelişimsel duraksama" olarak tarif ettiği çerçeveye uzanıyoruz. Özellikle "zorluk ne kadar erken yaşandıysa, tablo o kadar ağırdır" şeklindeki yaygın varsayımı sorgulayarak, belirleyici olanın sadece travmanın takvimdeki yeri değil, ruhsal aygıtın bu yaşantıyı hangi savunma mekanizmalarıyla işleyebildiği olduğunu netleştiriyoruz. Tanısal düşünmemizi netleştirmek adına iki temel ekseni takip ediyoruz: Birinci eksen olan genel işleyiş düzeyi ile gerçeklikle kurulan bağın sağlamlığını ve benlik bütünlüğünü; ikinci eksen olan karakter tipi ile de kişinin çatışmayı, yakınlığı ya da öfkeyi hangi renklerde taşıdığını, yani o meşhur "karakter zırhını" inceliyoruz. Ardından, psikanalitik literatürün kalbi sayılan oral, anal ve ödipal düzeneklere geçerek bu dönemleri; aidiyet, özerklik ve kimlik gibi insan olmanın en temel meselelerinin şekillendiği "ilişkisel duraklar" olarak okuyoruz. Oral dönemde dünyanın "güvenilir ve besleyici" olup olmadığına dair yazılan o ilk manifestoyu, anal dönemde irade ve özerkliğin doğuşuyla kurulan sınır hattını ve ödipal dönemde"üçüncüye" yer açarak arzunun yasasıyla tanışma sürecinidetaylandırıyoruz. Bu karmaşık ruhsal mimariyi daha berrak bir hale getirmekiçin Erikson, Mahler ve Fonagy gibi dev isimlerin rehberliğinde kuramsal bir anlatıdan ziyade klinik bir yol haritası çıkarıyoruz. Erikson ile kimlik sürekliliğini, Mahler ile ayrışma-bireyleşme yolculuğunu ve Fonagy ile zihinselleştirme kapasitesinin klinik empatiyi nasıl "tanısal bir dile" tercüme ettiğini konuşuyoruz. Son olarak, ruhsal sorunların tarih boyunca "akıl hastaları" ve "deliler" gibi keskin çizgilerle ayrılmasınınbugünkü tanı dilimizi nasıl şekillendirdiğine kısa bir bakış atıyoruz. Prichard’ın 1835’te sunduğu "Ahlaki Delilik" kavramından yola çıkarak, ruhsal ağır patolojinin sadece fiziksel gerçekliğin kaybıyla değil, ilişkisel ve ahlaki gerçekliğin kaybıyla da ilgili olduğunu keşfediyoruz. Kapatırken şunu hatırlatıyoruz: Tanı koyma süreci, kişiyi bir sınıflamaya hapsetmek için değil; onun iç dünyasına, acısına ve iyileşme potansiyeline açılan, incelikle işlenmiş bir anahtar olması için vardır. Zira gerçek ruhsal sağlamlık, tek bir yönde kusursuzca ilerlemek değil; içimizdeki o zıt eğilimler ve çatışan arzular arasında parçalanmadan esneyebilme kapasitesidir.Keyifli dinlemeler. Referanslar McWilliams, N. (2010). Psikanalitik tanı: Klinik süreç içinde kişilik yapısını anlamak (S. Akış, Çev.). Bilgi Üniversitesi Yayınları

    26 min
  5. FEB 15

    Semptomdan Örüntüye: Psikanalitik Tanı

    Merhabalar, Zihin Pusulası: Psikoloji Rehberi podcast kanalına hoş geldiniz. Ben Klinik Psikolog Sertaç Muradhan Yücel. Bu bölümde, psikanalitik karakter tanısının temel varsayımını netleştiriyoruz: Karakter, sabit özelliklerin toplamı değildir. Karakter, zaman içinde kurulan bir örgütlenmedir. Bu nedenle statik tanı mantığının (belirti listesi, sabit kategoriler, var-yok sınıflaması) neyi pratikleştirdiğini, insanı anlamada ise nerede sınırlı kaldığını ele alıyoruz. Ardından psikanalitik yaklaşımın örüntüleri, temaları ve işleyişi merkeze alan dinamik okumasını konuşuyoruz. Bölümün devamında, psikanalitik ana paradigmaların ortak zeminini kısa bir hatırlatmayla yerli yerine koyuyoruz. Dürtü teorisi, ego psikolojisi, nesne ilişkileri, kendilik psikolojisi ve ilişkisel yaklaşım farklı kavramlar kullanır; yine de hepsi karakteri bir etiket gibi değil, içsel dinamiklerin belirli bir düzen içinde nasıl çalıştığı üzerinden değerlendirir. Bu çerçevede, karakterde karşıtlıkların bir aradalığı fikrini açıyoruz. Bir eğilim belirginleştiğinde, onun karşıtının da aynı yapı içinde potansiyel olarak var olabildiğini; klinikte bunun yakınlık-mesafe, bağımlılık-özerklik, kontrol-kaos gibi eksenlerde nasıl göründüğünü ele alıyoruz. Buradan boyutsallık meselesine geçiyoruz ve kritik noktanın “hangi kutup baskın” sorusu değil, o boyutun kişide nasıl düzenlendiği olduğunu netleştiriyoruz. Bölümü sonlandırmadan önce, teorik çoğulluğu bu perspektife bağlıyoruz. Psikanalitik alanın tek bir modelden ibaret olmaması, insanı tek bir açıklama çizgisine sıkıştırmama çabasının doğal sonucudur. Farklı kuramsal hatlar, aynı örgütlenmenin farklı düzeylerini görmeyi kolaylaştırır ve klinik değerlendirmede daha esnek, daha isabetli bir çerçeve sunar. Keyifli dinlemeler. Referanslar McWilliams, N. (2010). Psikanalitik tanı: Klinik süreç içinde kişilik yapısını anlamak (S. Akış, Çev.). Bilgi Üniversitesi Yayınları

    17 min
  6. Çocuklukta Sözsüz Bırakılan Duygular: ''İyileşme, Yeniden Temas'' (Klinik Psikolog İldeniz OYMAK ASLAN)

    FEB 11

    Çocuklukta Sözsüz Bırakılan Duygular: ''İyileşme, Yeniden Temas'' (Klinik Psikolog İldeniz OYMAK ASLAN)

    Merhabalar, Zihin Pusulası: Psikoloji Rehberi podcastine hoş geldiniz. Ben Klinik Psikolog Sertaç Muradhan Yücel. Bu bölümde Klinik Psikolog İldeniz ile birlikte, dinlendirmeyen bir sessizlikten söz ediyoruz: Çocuklukta karşılık bulmayan, adı konmayan ve içe atılan duyguların sessizliği. Amacımız suçlamak değil; olanı anlamak. Çünkü ilişki düzenini fark ettiğimizde, tekrar eden döngüler daha az otomatik çalışıyor. Gündelik hayattan küçük sahneler üzerinden ilerliyoruz: Çocuğun “bak” dediğinde karşılık alamaması, ağladığında duygusunun geçiştirilmesi, anlatmak isterken sözünün yarım kalması… Buradaki mesele sevginin varlığı değil; duygunun ilişkide bir muhatap bulup bulmaması. Buradan kapsayıcılık ve birlikte düzenleme kavramlarına geçiyoruz. Duyguyu susturmak değil, yok saymadan yanında durabilmek… Karşılık bulamadığında çocuk hızla uyumlanıyor ve “iyi çocuk” olmak her zaman güvenli bir yere işaret etmiyor. Winnicott’un ayna olma fikrinden yola çıkarak sahte kendilik kavramını ele alıyor; ardından bu yapının yetişkin ilişkilerinde “bir şey var ama anlatamıyorum” hissiyle nasıl sürdüğünü konuşuyoruz. Mentalizasyon, ihtiyaç–talep ayrımı ve susma–uzaklaşma döngülerini görünür kılıyoruz. Kapanışta terapötik ilişkiye geliyoruz: Terapinin, duygunun aceleye gelmeden duyulabildiği ve onarım kapasitesinin kurulabildiği bir deneyim oluşunu ele alıyoruz. Kendinizle ve başkalarıyla kurduğunuz temas çoğu zaman sandığınızdan daha derin bir yere dokunur. Keyifli dinlemeler. Klinik Psikolog İldeniz Oymak Aslan Instagram: klinikpsk.ildeniz Mail: oymakkildeniizz@gmail.com

    34 min
  7. FEB 8

    İç Düzenin Kırılganlığı: Kendilik Psikolojisi ve Süreklilik Arayışı

    Merhabalar, Zihin Pusulası: ''Psikoloji Rehberi'' podcast kanalına hoş geldiniz. Ben Klinik Psikolog Sertaç Muradhan Yücel. Bu bölümde, 1960’larla birlikte klinik sahnede belirginleşen değişimi ele alıyoruz. Psikanalitik düşüncenin, çatışma ve suçluluk ekseninde daha rahat okunan başvurulardan; boşluk, anlamsızlık ve içsel yön duygusunun kaybı gibi yaşantıları anlamaya doğru nasıl genişlediğini konuşacağız. Klasik dürtü kuramı ve ego psikolojisi, yasak arzuların yarattığı gerilimleri, vicdani baskıyı ve içsel çatışmaları açıklamak için güçlü bir çerçeve sunuyordu. Fakat zamanla klinikte farklı bir danışan profili daha görünür hale geldi. Dışarıdan işlevsel görünen, hatta zaman zaman kendinden emin duran; yine de içeride kendini bütün hissetmekte zorlanan, özdeğeri dış geri bildirimlere daha bağımlı çalışan ve “içimde bir eksik var” duygusunu taşıyan kişiler. Bu noktada temel soru da değişiyor. Mesele her zaman “hangiçatışma” değil; kimi zaman “hangi iç yapı yeterince kurulamadı” oluyor. Bölüm boyunca “Sorun çatışma değil; yeterince kurulamamış bir iç yapıdır” cümlesi bu yönelimi özetleyen bir hat olarak yerini alacak. Bu klinik ihtiyacın içinde Heinz Kohut’un çalışmalarıbelirleyici bir kırılma yaratıyor. Narsisizmi yalnızca savunma başlığı altında değil; gelişimsel bir ihtiyaç ve kendilik bütünlüğünü koruma çabası olarak okuyan kendilik psikolojisi perspektifini bu bölümün merkezine alıyoruz. Aynı zamanda kendiliğin gelişiminde düzenleyici işlevleri, aynalanma, idealizasyon ve benzerlik/aidiyet ihtiyaçları üzerinden daha net bir çerçevede açıklıyoruz. Bu işlevlerin kişi için nasıl bir düzen kurduğunu, kişinin kendini ve ötekini bu düzen içinde nasıl konumlandırdığını görünür hale getiriyoruz. Bu çerçeve, terapötik ilişkinin doğasını da farklı bir yerden okuyor. Danışan terapisti her zaman bir “nesne” gibi değil; kimi anlarda kendiliği ayakta tutan bir işlev gibi deneyimleyebiliyor. Bu yüzden terapistin seans içinde yaşadığı sıkılma, sabırsızlık ya da “bir şey ilerlemiyor” hissi, yalnızca kişisel bir tepki olarak kalmıyor; kırılgan kendilik yapısının ilişki içinde nasıl ortaya çıktığına dair klinik bir veriye dönüşebiliyor. Bu sürecin nasıl anlaşılır hale geldiğini ve terapötik çalışmada nasıl konumlandığını tartışacağız. Bölümün ilerleyen kısmında, modern analitik düşüncedeterapötik ilişkinin yalnızca geçmişin tekrar edildiği bir alan olmadığını; kimi zaman kendiliğin parçalarının bir arada tutulduğu bir düzenleme alanı gibi işlediğini ele alacağız. Bu bağlamda kopma ve onarım anlarını teknik bir hatagibi değil, deneyimin temsil kazanmasına ve kendilik kapasitesinin gelişmesine alan açan klinik fırsatlar olarak nasıl ele aldığımızı açıklayacağız. Kapanışta ise empatiyi sadece “anlamak” düzeyinde bırakmadan, terapinin hedefinin danışanın dışarıdan aldığı desteği zamanla içeride daha sürdürülebilir biçimde sağlayabilir hale gelmesi olduğunu vurgulayarak bölümü tamamlayacağız. Keyifli dinlemeler. Referanslar McWilliams, N. (2010). Psikanalitik tanı: Klinik süreç içinde kişilik yapısını anlamak (S. Akış, Çev.). Bilgi Üniversitesi Yayınları

    36 min
  8. FEB 3

    Bağın İyileştirici Gücü: Nesne İlişkileri, Ego Durumları ve Karşı-Aktarımın Dili

    Merhabalar, Zihin Pusulası: ''Psikoloji rehberi'' podcast kanalına hoş geldiniz. Ben Klinik Psikolog Sertaç Muradhan Yücel. Bu bölümde, nesne ilişkileri geleneğinin hangi klinik ihtiyaçlardan doğduğunu ve psikanalitik düşünmede nasıl bir kavramsal genişleme yarattığını adım adım kuracağız. Ego psikologlarının yapısal modeli ruhsal süreçleri düzenleyen işlevler üzerinden tarif etmeye çalıştığı dönemde, özellikle İngiltere’de bazı analistler farklı bilinçdışı süreçlerle ve bu süreçlerin ağır derecede rahatsızlık yaşayan hastalarda aldığı biçimlerle daha yakından karşılaştı. Gözlenen olguları daha iyi tarif edebilmek için, mevcut dilinyetmediği noktaları ve bu nedenle yeni bir anlatım ihtiyacının nasıl belirginleştiğini ele alacağız. Ardından Fairbairn’le birlikte, ruhsal yaşamı yalnız gerilim–boşalma hattında okumaktan daha çok ilişki arayışı üzerinden düşünmeye açılan çizgiyi konuşacağız. Erken dönemde bakımveren ilişkisinin niteliğinin, iç dünyada ilişki temsillerini nasıl örgütlediğini; kişinin kendini ve ötekini hangi düzen içinde konumlandırdığını bu çerçevede ele alacağız. Bu hat, netleştiğinde, nesne ilişkileri yaklaşımının “asıl baktığı yerin” yalnız dış ilişkiler değil, içeride yerleşen ilişki düzenleri olduğunu görünür kılacağız. Bu bağlamda “nesne” kavramını netleştireceğiz. Psikanalitik kullanımda nesnenin bir kişiyle sınırlı olmadığını; bir kişinin bir parçası, zihinsel bir imge ya da bir sembol olabileceğini ve belirleyici olanın kişinin o şeye yüklediği anlam olduğunu açık biçimde tanımlayacağız. Bu tanım üzerinden, “nesne” teriminin psikanalitik terminolojide neden yerini koruduğunuda aynı çizgi içinde ele alacağız. Bölümün devamında, Atlantik’in ötesinde gelişen paralel hattı, kişilerarası psikanaliz çizgisi üzerinden kuracağız. Sullivan, Fromm, Horney, Fromm-Reichmann ve Searles gibi isimlerin, içgörünün yanında seansın içinde yaşanan ilişkiyi ve duygusal güvenliği merkeze alan vurgularını ele alacağız. “Hastanın deneyime ihtiyacı vardır; açıklamaya değil.” cümlesi, bu yönelimi kısa ve net biçimde özetleyen bir ifade olarak bölümün içinde yerini alacak. Bu çerçevede, modern analitik düşüncede terapist ile hasta arasındaki duygusal bağın, iyileştirici etkenlerin merkezinde nasıl konumlandığını konuşacağız; bu vurgunun daha geniş psikoterapi literatüründe de terapötik ilişkinin tedavi sonucuyla ilişkili bulunduğunu gösteren bulgularla desteklendiğini bir cümleyle belirteceğiz. Ödipal dönemi, yalnız bir çatışma başlığı olarak değil, çocuğun iki başka insanın kendisini içermeyen bir ilişkikurabileceğini kavradığı bir zihinsel sıçrama olarak ele alacağız. Ağır psikopatolojide bütünleşmiş bir ego varsayımının herzaman karşılık bulmadığı durumlarda ise, ego-durumları üzerinden düşünmenin klinikte nasıl bir yön verdiğini açıklayacağız. Bu çizgiyi karşı-aktarıma bağlayacağız ve karşı-aktarımın klinik bilgiye nasıl dönüştürülebildiğini, Racker’in bağdaşan ve tamamlayıcı karşı-aktarım ayrımı üzerinden netleştireceğiz. Son bölümde, en erken dönemde sözsüz iletişim ve örtükbilginin ruhsal örgütlenmedeki yerini ele alacağız. Gelişimsel ve nörobilimsel ilerlemelerin, “sağ beyinden sağ beyne iletişim” ve fMRI dönemiyle birlikte bu alanı nasıl daha görünür hale getirdiğine değinerek bölümü tamamlayacağız. Keyifli dinlemeler. Referanslar McWilliams, N. (2010). Psikanalitik tanı: Klinik süreç içinde kişilik yapısını anlamak (S. Akış, Çev.). Bilgi Üniversitesi Yayınları

    27 min

About

Merhaba, ben Klinik Psikolog Sertaç Muradhan Yücel. Zihin Pusulası "Psikoloji rehberi" adlı podcast kanalımda psikoloji bilimindeki kavramlar, terapinin ne olduğuna dair bilgiler, ilişkiler, zihinsel sağlık, kişisel gelişim ve daha birçok alanda içerik paylaşıyor olacağım. Her bölümde, psikolojiyi günlük yaşamla buluşturmayı, terapi ekollerini, insan davranışlarını ve duygusal süreçleri bilimsel temelde anlaşılır bir dille anlatmayı amaçlıyorum. Keyifli dinlemeler. İletişim: pskmuradhanycel@gmail.com Instagram: www.instagram.com/klinikpsk.sertacyucel www.instagram.com/zihinpusulasipodcast