Akış

Kültür

Bu kanalda ilgi çekici Tarih , Felsefe ve Edebiyat alanlarında podcastler yayınlanır.

  1. Vardır bunda bir hayır

    JAN 25

    Vardır bunda bir hayır

    Müzik : Silent Forest - Kikoru Bazen insanın başına kötü bir şey gelir… Ve ilk refleksi şudur: “Bu benim başıma neden geldi?” Aslında soru yanlış sorulmuştur. Çünkü çoğu zaman başımıza gelen şeyler, bizimle ilgilenmez. Hayat, kişisel davranmaz. Hedef almaz. Sadece olur. Bir kapı kapanır. Bir insan gider. Bir beden yorulur. Bir umut yarım kalır. Ve biz, o anlarda bir cümle ararız. Tutunacak bir cümle. “Vardır bunda bir hayır.” “Her şerde bir hayır var.” Bu cümleler bazen içimizi rahatlatır. Bazen de içimizi daha çok acıtır. Çünkü insan, acı çekerken hemen anlamlandırmak istemez. Önce durmak ister. Önce nefes almak ister. İslam, burada acele etmez. Sabır der. Ama sabır, diş sıkmak değildir. Sabır, olanı inkâr etmeden ayakta kalmaktır. Başımıza gelen her şey iyi değildir. Ama başımıza gelen her şey boş da değildir. İslam’da “şer” diye bir şey vardır. Ama mutlak değildir. Şer, çoğu zaman bizim baktığımız yerdedir. Biz, bir anı görürüz. Hayat ise bir yol görür. Biz, bugünü yaşarız. Hakikat, zamanı aşar. İşte “her şerde bir hayır var” demek, olaya iyi demek değildir. Olayın arkasında bir hikmet ihtimali olduğunu kabul etmektir. Bu kabul, insanı küçültmez. Tam tersine… İnsanı taşımayı öğretir. Stoacılar da benzer bir yerden konuşur. Ama Tanrıdan değil, doğadan söz ederler. Derler ki: Kontrol edemediğin şeylerle kavga etme. Hastalık… Kayıp… Ayrılık… Bunlar sana sorulmadan gelir. Ama seni tanımlamaz. Stoacı için mesele şudur: Başıma ne geldiği değil… Başıma gelenle ne yaptığım. İslam’da buna tevekkül derler. Stoacılıkta kabulleniş. İkisi de aynı yere bakar: Direnme. Ama pes de etme. Elinden geleni yap. Sonrasını bırak. Bırakmak, vazgeçmek değildir. Bırakmak, yükü hafifletmektir. İnsan, her şeyi taşıyamaz. Taşımaya çalıştığında kırılır. Bazen bir şey olur… Ve sen onu “kötü” diye adlandırırsın. Ama aylar sonra dönüp baktığında, o anın seni yavaşlattığını fark edersin. Seni susturduğunu. Seni başka bir yere çevirdiğini. Hayır, olayda değildir. Hayır, sende ortaya çıkar. İslam, buna imtihan der. Stoacılar, doğanın akışı. Ama ikisi de şunu söyler: Hayat, sana borçlu değildir. Ama sen, hayata karşı bir duruş seçebilirsin. Ve belki de asıl mesele şudur: Her şerde bir hayır yoktur. Ama her şer, sende bir hayra dönüşme ihtimali taşır. Bu ihtimali fark etmek, Akıl ister. Ve en çok da… sükûnet ister. Çünkü bazı cevaplar, sadece sessizlikte gelir.

    4 min
  2. Şener Şen Felsefesi

    JAN 17

    Şener Şen Felsefesi

    Müzik : Erkan Oğur - Gnossienne No. 1 Şener Şen, Türk sinemasının yaşayan en büyük aktörü olabilir. Namusluyu oynar ,Banker Biloda üçkağıtçı ve dolandırıcı, Kibar Feyzoda Zalim ağa rolünde Züğürt Ağa filminde ise tam tersine. Çıplak Vatandaşta evini geçindiremeyen en sonunda adeta deliren memur baba, Eşkiyada ise tam bir Eşkiya. Bu kadar farklı rolleri oynamıyor adeta yaşıyor.  Şener Şen felsefesi, kahvehanelerde, arka sokaklarda, devlet dairelerinin loş koridorlarında, bankaların soğuk mermerlerinde ve insanların içe gömülmüş korkularında yazılıdır. Şener şen,   Çiçek Abbas Bir minibüs… Bir direksiyon… Ve bir hayal. Abbas’ın derdi para değildir aslında. Onun derdi görülmektir. Sevilmek. Ciddiye alınmak. “Ben de varım” diyebilmek. Ama hayat ona şunu öğretir: “İyi olursan ezilirsin.” Ve Şener Şen burada soruyu bırakır dinleyicinin önüne: İyi kalmak mı erdemdir, yoksa ayakta kalmak mı? Muhsin Bey Ve belki de en ağır felsefe burada konuşur. Şener Şen burada artık genç değildir. Hayaller yorgundur. İnançlar eskimiştir. Ama vicdan hâlâ ayaktadır. Muhsin Bey, piyasanın karşısında direnen bir ahlaktır. Popüler olmayı reddeder. Kolay yolu seçmez. Ve bedelini öder.. Çıplak Vatandaş Utancın Devlete, Bedenin İtiraza Dönüştüğü Yer Çıplak Vatandaş, adını yanlış anlaşılmaktan alan bir filmdir. Bu film müstehcen değildir. Bu film mahcuptur. Şener Şen burada güldürür gibi yapar ama aslında bir alarm çalar. Çünkü bu kez mizah, sistemin kapısını çalmaz; kapıyı yerinden söker. Filmde Şener Şen’in canlandırdığı karakter, ne kavga eder, ne slogan atar, ne ideoloji kurar. O sadece şunu yapar: Soyunur. Çünkü elinden her şey alınmıştır. İşi… Onuru… Sesi… Geriye tek bir şey kalmıştır: Bedeni. Ve film burada çok sert bir felsefi cümle kurar: “İnsanın elinden her şey alınabilir ama bedeni, son itirazdır.” Bu, politik bir soyunma değil; çaresizliğin en saf hâlidir. Çıplak Vatandaş’ta asıl soru şudur: Utanan kim? Soyunan mı? Yoksa onu bu noktaya getiren sistem mi? Şener Şen’in karakteri utanmaz. Çünkü utanmak için hâlâ bir suçun olması gerekir. Ve film şunu söyler: “Asıl utanması gerekenler, insanı bu hâle getirenlerdir.” Bu noktada çıplaklık, bir teşhir değil; aynadır. Devletin, bürokrasinin, kalabalığın yüzüne tutulmuş bir aynadır. Film boyunca en acı olan şey şudur: İnsanlar bakar. Boş edebiyat yapar. Dedikodu yapar. Ama kimse durup sormaz: “Ya Bu adam neden bu hâlde?” Çıplak Vatandaş, kitle psikolojisini çok net anlatır: Kalabalık, bireyin acısını eğlenceye çevirir. Ve Şener Şen burada sessizce şunu fısıldar: “Toplum, acıyı anlamaz; acıyı izler.” Bu filmde Şener Şen sadece rol yapmaz. Risk alır. Bedenini komedi unsuru olarak değil, bir anlatım aracı olarak kullanır. Omuzlar düşüktür. Bakışlar mahcup. Yürüyüş, özür diler gibidir. Bu bir cesaret gösterisi değildir. Bu, insanın düşebileceği en savunmasız hâlin kabulüdür. Film bittiğinde şunu anlarsın: Çıplak olan adam değildir. Çıplak olan; adalettir. merhamettir. devletin vicdanıdır. Şener Şen bize şunu bırakır: “İnsan bazen bağırarak değil, soyunarak anlatır derdini. Çünkü bazı sistemler, ancak çıplak bir gerçeği görünce durur.” Ve perde kapanır. Ama insanın üstünde hâlâ bir ağırlık kalır. Çünkü o gün şunu fark ederiz: Bu ülkede bazen vatandaş soyunur, ama utanç hâlâ giyiniktir. Züğürt ağaya gelecek olursak Züğürt ağa filminde bir sahnede Ağanın küçük  oğlu gece yarısı Hayber kalesiyle ilgili bir kitap okur ve okurken uyuyakalır Hayber, verimli arazileri ve ticaret yollarına yakınlığı sayesinde zenginleşmiş, birbirinden bağımsız ama birbirini savunacak şekilde inşa edilmiş güçlü kalelerden oluşan bir yerleşimdi. Bu kaleler, bölgedeki Yahudi kabilelerinin kontrolündeydi ve askerî bakımdan Arabistan’ın en sağlam savunma merkezlerinden biri sayılıyordu. Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra Hz. Muhammed, Medine’ye yönelik tehdit oluşturan Hayber’i hedef aldı. Müslüman ordusu, kaleleri birer birer kuşatarak ele geçirdi. En kritik an, kalelerden birinin Hz. Ali tarafından fethedilmesiyle yaşandı.

    19 min
  3. Sarı Mercedes Kompleksi

    12/27/2025

    Sarı Mercedes Kompleksi

    Konumuz Sarı Mercedes filmi, Adalet Ağaoğlu- fikrimin ince gülü kitabından uyarlamadır . Bu kapak fotoğrafını bilerek seçtim. Sağda t1 model karavan özgürlüğü temsil eder solda ki  bal rengine kaçan Mercedes ise tutsaklığı , geçmişin izlerini gizleme  ve aşağılık kompleksini simgeler. Bayram karakterini İlyas Salman canlandırır. Filmde Sarı Mercedes, arabadan çok daha fazlasıdır. Bir kompleksin, bastırılmış arzuların, sınıf uçurumunun, içe sinmiş aşağılık duygusunun simgesidir. Filmde bir de dediğimiz gibi, T1 model karavanlı alman karakter vardır  yolda yavaştır yolun ve hayatın tadını çıkararak ilerler. Bu iki karakter zıt kutuptur ve yol boyunca ara sıra denk gelirler. İnsanlar kendilerini değerli hissetmek ister Ama değer göremeyen, değeri nesnelere yükler. Ama “sarı” Mercedes… O daha başka bir hikâyedir. Bi kere Sarı renk dikkat çeker. Görünmek ister. Dikkat istemek… aslında değer istemektir. Aşağılık kompleksini bu film için Sarı Mercedes kompleksi de diyebiliriz. Bunu bu bölüm için ben uydurdum .Bir insanın, eksikliğinin bilinmesini istememesi, eksikliğini gizlemek için parıltıya sığınması, sırf görülmek için gösterişe mahkûm olması. Aşağılık kompleksi işte böyle doğar. Kendini eksik hisseden, değersiz hisseden ve  yetersiz hisseden insan, içindeki çukuru dışarıdan aldığı şeylerle doldurmaya çalışır. Bu bir araba olabilir. Bir marka olabilir. Bir unvan olabilir. Bir telefon olabilir. Dış görünüş iç eksikliği telafi edemez. Tıpkı filmdeki bayram karakteri gibi.  Bayram, Aşağılık kompleksinin resmen vücut bulmuş halidir. Alfred Adler der ki: Aşağılık kompleksi, “İnsanın kendini yetersiz, eksik ve değersiz hissetmesiyle ortaya çıkan derin bir duygusal sancıdır. İnsan doğası gereği bir eksiklik hissiyle dünyaya gelir ve bu eksikliği kapatma çabasıyla büyür.” Adler’e göre her birey kendi içindeki zayıflıkları aşmak ister. Ancak bazı insanlar , bu eksiklik duygusunu bir motivasyon kaynağı olarak kullanıp gelişirken, bazıları bunun ağırlığı altında ezilir ve kendilerini hep başkalarından aşağıda görmeye başlar. Aşağılık kompleksi, bireyin çevresine ve kendisine karşı güvensiz hissetmesine,sürekli kıyas yaparak kendini küçük görmesine ve en nihayetinde hayatta cesur adımlar atmaktan kaçınmasına sebep olur. Adler, bu duygunun genellikle çocukluk döneminde başladığını ve bireyin yaşadığı başarısızlıklar, eleştiriler veya sevgisizlikle pekiştiğini söyler . Bu duygu zamanla derinleşir ve kişi kendini yetersiz hissettiği için ya aşırı uyumlu bir tavır sergileyerek başkalarının onayını kazanmaya çalışır yada tam tersi, bu eksikliği örtmek için aşırı kibirli, baskın veya hırslı birine dönüşebilir. Filmde Bayram , Almanya’dan geldiğini belli etmek için herkese Münih değilde  münhem der bu münhem’i filmde sık sık duyarız. Flashbacklerde de hep elbisesi sarıdır ve sarı bu filmde aşağılık kompleksini sembolize eder. Bayramın bu hareketleri çocukluğunda yatar. Köyde chavrolet marka arabayla ağa gelmiştir ve bayram arabaya hayranlık duyar  Bayram bazen kendi kendine iç sesiyle motive edici konuşur bu sahnede yolda hazır pişmiş et görür canı çeker ama yemez  Yoldaki sürekli arabasıyla övünür  Bayram sarı Mercedesiyle güç zehirlenmesi yaşar feribotta tanıştığı kadını arabasına götürür bi anda öpmeye falan çalışır ve olanlar olu. Bu sahnede feribottaki herkes bayrama aşağılayacı ve küçümseyici gözlerle bakar.Kafesteki  tavuk bile.  Bayram yol boyunca arabadan keyif alamaz Bayramın yolda başına bin bir olay gelir kaza yapar , dayak yer Bayram köyüne sonunda   gider. Sonunda gider gitmesine de ortada ne köy kalmıştır nede onu bekleyen.

    9 min
  4. Cüneyt Arkın Felsefesi

    12/13/2025

    Cüneyt Arkın Felsefesi

    Müzik :Francis Lai - La Course Du Lievre A Travers Les Champs (1972) Cüneyt Arkın’ın felsefesi önce bedende başlar. Onun sineması konuşmaz, çarpar. Cümle kurmaz, yumruk atar. Teori üretmez, yaralanır. Onun bedeninde felsefe şuradan geçer: “Hak, ancak acıya katlanabilenlerin omzunda yükselir.” Her düştüğünde yeniden kalktı. Bu yalnızca bir dublörsüz cesaret değildi. Bu, halkın kaderini simgeleyen bir metafordu. Çünkü halk da böyleydi: Düşer. Kalkar. Dövülür. Ama teslim olmaz. Cüneyt Arkın’ın filmlerinde devlet çoğu zaman uzaktadır. Hakim gelmez. Kanun işlemez. İşte o boşlukta vicdan yürür sahneye. Mesela Malkoçoğlu… Burada Arkın’ın kılıcı yalnız düşmana değil, zulmün kendisine sallanır. Mesela Battal Gazi… Burada savaş sadece Bizans’a karşı değil, korkuya karşıdır. Onun felsefesi şunu söyler: “Adalet bazen bir mahkeme kararından değil, bir insanın yüreğinden doğar.” Batı’nın kahramanı seçkindir. Soyludur. Cüneyt Arkın’ın kahramanı ise: – Yoksuldur – Köylüdür – Yarası vardır – Açtır – Ama onurludur Onun felsefesi burada Nietzsche’ye değil, Anadolu’ya yakın durur. Üstinsanı değil, direnen insanı anlatır. Kahramanlık  bir doğuştan hak değil, Bir ahlaki yükümlülüktür. Bu çok önemli: Cüneyt Arkın sinemasında şiddet bir zevk değil, Bir zorunluluktur. Modern filmlerde şiddet estetiktir. Onda ise acı doludur. Çünkü onun dünyasında kötülükle müzakere edilmez. Kötülükle hesaplaşılır. “Zulüm merhametle durdurulmaz, cesaretle durdurulur.” Bu serttir. Ama bu, bir yanda da Anadolu’nun bin yıllık adalet algısıdır. Öyle değil mi? Cüneyt Arkın tarihi bir dekor olarak kullanmadı. Tarihi bir ahlaki hafıza olarak kullandı. Onun tarih anlayışı nostaljik değil, hesap sorucudur. Cüneyt Arkın filmlerinde ölüm: – Trajik değildir – Korkutucu değildir – Sessiz de değildir Ölüm, bir bedeldir. Ve bedel, anlam üretir. Onun dünyasında bir insan: Ya yaşar. Ya direnir. Ya da şerefiyle tamamlanır. Cüneyt Arkın yalnız bir aktör değil, gerçek hayatta bir doktordu. Yani o: İnsanı hem ameliyat masasında gördü, Hem savaş meydanında. Bu yüzden onun gözünde insan: Ne yalnızca bir beden, Ne de yalnızca bir ruhtu. İnsan, yaralanabilir bir emanetti. Cüneyt Arkının Maden filminde bir bölüm akıllara kazınmıştır maden işçilerinin sendikasının  üst yönetimi patron yalakasıdır ve birlikte hareket ederler işçilerin değil patronun menfaatini önde tutar. Ve akıllara kazınan sahne şöyledir. Akrep Yuvası filmde ise sigara satan çocukları polis tutuklar ve bunu öğrenen komiser Kemal  çocuklarla  ilgili komiserine böyle serzenişte bulunur. Cüneyt Arkın hınç filminde bir sahnede kız kardeşiyle konuşurken adeta gençlerin özgürlük manifestosunu yazar. Cüneyt arkının Robin hood’un Türkiye şubesi olduğunu gösteren bolca sahneler vardır   Bu sahnede Fatoşla bir kafe pub tarzı bir mekanda otururlarken genç grup yaşlı bir gaziyle dalga geçer ve ortaya böyle bir diyalog çıkar  Yıkılmayan adam filminde dönemin siyasi gerilimlerine dem vurur ve deniz gezmiş,Yılmaz güney  göndermeleri bulunur. Yıkılmayan adam filminde yine bi sahne vardır ki  Cüneyt Arkının yani Çakırın  sevdiği kızın yani Fatoş’un  babası memduh bey ile  bir diyalog geçer.  Önce baş rollerimizin nasıl tanıştığına bakalım. Çakırla Fatoş bir Darülacezede Kütüphane benzeri bir yerde  tanışır bu sahnede Maksim Gorkinin bir kitabını seçer Fatoş ama kitap ismi telif hakkından dolayı mıdır bilinmez ismi buğuludur. Kızın babası genç Çakırı’ın parasının olmadığını ve onu sevmediğini açıkça söyler Çakır’ın  ise kızın babasıyla eskiye dair hesaplaşması vardır ve Kızın Fatoş’un babası Memduh bey  Çakırın babasını zamanında dolandırıp ve zorla yıktırıp evini alıp tam oraya  ünlü blok apartmanlarını yaptırmıştır. Çakırın  sözleri kurşun gibidir. Bir sahnede  dünyada bu yaşananların tüm suçlusu Fatoşmuş gibi Fatoşa yüklenir. Abi tamam sakin otur bi papatya çayı iç diyesi geliyor insanın. Kemal Sunal gülerdi. Cüneyt Arkın vururdu kırardı maskülendi. Ama ikisi de şunu diyordu: “Bu düzen adil değil.”

    14 min
  5. Kemal Sunal Felsefesi

    12/05/2025

    Kemal Sunal Felsefesi

    Kemal Sunalın bilinen yüzünden çok bilinmeyen yüzüyle sizleri tanıştıracağım Bu, onun filmlerindeki sessiz isyanın, absürt mizahın ardındaki protest felsefenin hikayesini anlatacağım Kemal Sunal, yalnızca bir oyuncu değil, bir düşünürdü. O, gülmenin bir direniş olduğunu, mizahın sessiz bir devrim yaratabileceğini gösterdi bizlere. Şimdi onun filmlerine, satır aralarına gizlediği bu derin felsefeye birlikte bakalım. Kemal Sunal’ın karakterlerini genelde yoksul, saf, hatta “ezik” olarak nitelendirebiliriz. Ama o “ezikliği” bir güç haline getirdi. Şimdi size filmlerinden bazı kesitler dinleticem. 100 numaralı adam , Kibar Feyzo, İnek Şaban… Her biri, bir düzen eleştirisinin farklı yüzleriydi. Şaban, köy ağalarına karşı bir çığlıktı. Feyzo, ataerkil düzenin bir başkaldırısı. Davaro, adaletin kara mizahla sorgulanışıydı. Davaro’da bir sahne var ki Anadolu da ki kan davası olaylarını mizahi şekilde böyle  ele alır  Düşünün, 70’ler ve 80’ler Türkiye’sinde toplumsal eşitsizlik alenen hissediliyordu. Gerçi hala değişen bir şey yok ama  orası ayrı konu neyse . İdealist sloganlarla değil, gülen bir suratla isyan eden Kemal Sunal karakterleri, halkın kendini görüp rahatladığı bir ayna görevi gördü. Sunal’ın filmlerinde göz ardı edilen bir detay daha var ki arkadaşlar , o da onun sessizliği. Karakterleri çoğu zaman az konuşur. Çünkü onun derdi sözden çok eylemdi. Kibar Feyzo’nun köy meydanında “Ağalık kalkacak!” deyişi; ya da Süt Kardeşler’deki saf bir kahkahanın ardında aslında derin bir haksızlık eleştirisi saklıdır. O, alaycı bir dille toplumun en büyük yaralarına dokunur. Ama Kemal Sunal’ın protest felsefesi yalnızca toplumsal değildir. O, bireyin kendi içindeki çatışmalarına da ışık tutar. Mesela, Tosun Paşa’da sınıfsal çatışmaların mizahi bir sunumu varken, Hababam Sınıfı’nda, eğitim sistemine yönelik ince bir eleştiri vardır. İdealist öğretmenle, “sisteme uyan” öğrenciler arasındaki çatışma, tam da o dönemin Türkiye’sindeki sistem eleştirisinin bir metaforudur. Onun kahramanları, sıradan insanlardır. Ama belki de tam da bu yüzden kahramandırlar. Çünkü o, sıradanlığın içindeki olağanüstülüğü gösterir. Protestosunu ne kılıçla ne silahla yapar. O, gülüşle direnir. Belki de Kemal Sunal’ın bize verdiği en büyük ders şuydu: İsyan etmek için sesinizi yükseltmenize gerek yok. Bazen bir kahkaha, bütün bir sistemi yıkmaya yeter. Kemal Sunal’ın gülen yüzünde saklı olan o derin felsefeyi sizlere anlatmaya çalıştım. Onu yalnızca güldüren bir aktör olarak hatırlamayalım. Onu, güldüren ve düşündüren bir karakter olarak analım. Çünkü gülüşler, bazen gözyaşlarının en güçlü silahıdır.

    7 min
  6. Ölümden sonra hayat var mı?| Ahiretin evrimi

    11/28/2025

    Ölümden sonra hayat var mı?| Ahiretin evrimi

    Müzik : Lucas King - Sociopath “İnsan, gökyüzüne baktığında yalnız yıldızları değil; kendi sonunu, sonsuzlukla bağını ve varoluşunun anlamını da görür…” Ahiret düşüncesi nasıl evrildi? Ve bu düşünce, antik çağ uygarlıklarında nasıl doğdu, nasıl büyüdü ve bugünkü inançlara nasıl zemin hazırladı. İlk insanlar için ölüm, bir bilinmezdi. Korkunun, merakın ve kabullenemeyişin iç içe geçtiği bu deneyim, zamanla ritüellere dönüştü. Antropolojik bulgular gösteriyor ki, Neandertaller bile ölülerini gömerken yanlarına taş aletler, hayvan kemikleri, çiçekler koyuyorlardı. Bu, bir “sonrasına” inancın ilk ipucusuydu. İnsanoğlu, ölümü son değil, bir geçiş olarak anlamlandırmaya başladı. Ve böylece “ahiret” fikrinin tohumları, henüz yazı yokken, mağara duvarlarında çizilen figürlerle filizlendi. Antik Mısır, ahiret inancını en sistematik ve görkemli şekilde şekillendiren uygarlık oldu. Ölüler için inşa edilen piramitler, aslında tanrılarla kurulan kalıcı bir bağın mimarisiydi. 📜 Mısır'ın Ölüler Kitabı… Bu metin, ruhun ölümden sonra kat etmesi gereken yolları, geçmesi gereken sınavları anlatır. Kalp, adalet tanrıçası Ma’at’ın tüyüyle tartılır. Eğer kalbiniz hafifse, öte dünyaya kabul edilirsiniz. Ağırsa… sonsuz yokluk. Burada ahiret, ahlaki bir düzenin devamıydı. Yani Tanrılar, sadece ibadet değil; doğru davranış da bekliyordu. Sümerler, Akadlar, Asurlular… Onlar için ahiret, daha karanlık ve gölgeli bir dünyaydı. “Gılgamış Destanı”nda ölüler yer altında tozla beslenen, sessizliğe gömülmüş varlıklardır. Cennet yoktur. Cehennem de yoktur. Sadece bir boş ülke. Bu da bize gösteriyor ki her kültür, ahireti kendi coğrafyası, iklimi ve toplumsal düzeni içinde şekillendirmiştir. Yunan filozofları, özellikle Pisagor ve Platon, ruhun bedenden bağımsız bir varlık olduğunu savunurlar. Platon’a göre, ruh bir hapistedir ve ölümle özgürleşir. Ölümden sonra ruh, ya sonsuz mutluluğa ulaşır ya da bedenlenerek tekrar dünyaya döner. Orpheus inançları ve Eleusis Gizemleri gibi mistik kültler, reenkarnasyon düşüncesini taşıyarak, ruhun tek bir yaşamla sınırlı olmadığını anlatır. Bu bakış, Doğu mistisizmiyle Yunan felsefesinin iç içe geçtiği bir alandır. Zerdüştlük, ahiret inancı açısından önemli bir dönüm noktasıdır. İlk kez burada, iyiler ve kötülerin ölümden sonra ayrıldığı, bir cennet ve cehennem kavramı belirginleşir. Zerdüşt’ün öğretilerinde, insan seçimlerinden sorumludur. Ahiret, bu seçimlerin doğrudan karşılığıdır. Bu anlayış daha sonra Yahudilik, ardından Hristiyanlık ve İslam inançlarına da temel oluşturdu. İslam’da ahiret, bu dünyanın bir yankısıdır. İyilik yapan mükafatını alır, kötülük yapan cezasını. Kur’an’da bu fikir çok açık ve nettir: “ Her canlı ölümü tadacak ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz. .” (Ankebut, 57) İslam ahiret anlayışı, yalnız bireysel değil; toplumsal bir ahlak sistemi inşa eder. Mizan, Sırat, Cennet ve Cehennem gibi kavramlar, bu büyük hesap gününün sahnelerini oluşturur. Binlerce yıl boyunca farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde şekillenen ahiret inancı, aslında aynı temel duygunun farklı ifadeleridir. Kimi zaman görkemli tapınaklarda, kimi zaman mağara resimlerinde, kimi zaman sessiz bir mezar taşında yankılanan bu soru, insanlığın en derin arayışlarından biridir. ahiret dediğimiz şey, bu dünyadaki davranışlarımızın yankısı olabilir. Belki de o, içimizde büyüttüğümüz bir adalet duygusunun evrensel yansımasıdır. Hoşçakalın...

    5 min
  7. Mağara Alegorisi | Matrix | Gerçeklik Algısı

    11/14/2025

    Mağara Alegorisi | Matrix | Gerçeklik Algısı

    Müzik : Adam Hurst - Spiritus Karanlığın içinde doğduğunu hayal et… Bir mağaranın soğuk taş duvarlarına zincirlenmişsin. Ne başını çevirebiliyorsun ne de arkanı dönebiliyorsun. Tek görebildiğin, duvarın yüzeyine yansıyan gölgeler… Bir ateş var arkanda, ateşin önünden geçen insan siluetleri, hayvan figürleri, taşınan nesneler… Senin için dünya işte o gölgelerden ibaret. Gerçeklik… o duvarda dans eden şekillerden ibaret.  Bu sahne, Platon’un “Devlet” adlı eserinin yedinci kitabında yer alan ünlü “Mağara Alegorisi”dir. Ve insanın bilgiye, hakikate ve aydınlanmaya giden yolculuğunu simgeler. Platon’a göre bizler, tıpkı o mağaradaki tutsaklar gibiyiz. Duyularımızın, alışkanlıklarımızın ve toplumsal kabullerin zincirleriyle bağlıyız. Gerçeği değil, gerçeğin gölgesini görüyoruz. Ama bu gölge oyununu gerçek sanıyoruz. Platon bu alegoriyi, M.Ö. 4. yüzyılda, Atina’nın politik çalkantılarla dolu döneminde yazdı. Demokrasinin yozlaştığını, halkın çoğu zaman bilgi yerine kanaatle hareket ettiğini gözlemliyordu. Sokrates’in idamını da bu körlükle açıklıyordu: Toplum, hakikatin sesine değil, kalabalığın gürültüsüne inanmıştı. Platon’un felsefesi bu yüzden sadece düşünsel bir sistem değil, ruhun uyanış çağrısıydı. Ona göre hakikat, duyuların ötesindeydi. Gözle görülen dünya —ideaların, yani mutlak gerçeklerin bir yansımasıydı. Tıpkı mağaradaki duvarda görülen gölgeler gibi. Platon’un alegorisinde dört temel aşama vardır: Mağara – Cehaletin ve duyusal dünyanın sembolü. Zincirlerin çözülmesi – Şüphe etmenin, sorgulamanın başlangıcı. Dışarı çıkış – Ruhun acı verici şekilde hakikate alışması. Güneş – En yüce idea, yani İyi’nin bilgisi. Güneş burada yalnızca ışık değil, varlığın kaynağıdır. İnsan gözü nasıl ışık olmadan göremezse, akıl da iyilik ideası olmadan gerçeği bilemez. Platon, bilgiye ulaşmanın zorlu ve sancılı bir süreç olduğunu söyler. Hakikati görmek, zincirlerini kırmak demektir —ve zincirlerini kıran insan artık eski dünyasına dönemez. Çünkü o, gölgelere artık inanamaz. Matrix filmi, mağara alegorisine değinir ve bir sahnede Morpheus Neoya şöyle der  15 saniye bekle  ; “ Gerçek olan nedir ? Gerçeği nasıl tanımlarsın ? Eğer hissedebildiklerinden, kokusunu alabildiklerinden, tadıp görebildiklerinden bahsediyorsan onlar beynin tarafından yorumlanan sinyallerdir. ” Bu alegori, sadece bir felsefi anlatı değil, aynı zamanda insanlığın içsel mitidir. Mağara, insanın bilinçaltıdır. Zincirler, korkularımız; Gölgeler, inandığımız yalanlardır; Güneş ise bilgelik, sevgi ve varoluşun hakiki anlamıdır. Tıpkı bir şairin, bir sanatçının ya da bir filozofun yaptığı gibi… İnsan, kendi karanlığından geçmeden ışığa ulaşamaz. Kendi mağarasını terk etmeyen, gökyüzünü hayal bile edemez. Dante’nin cehennemi, Nietzsche’nin “Tanrı öldü” çığlığı, Camus’nün “Sisifos Söyleni”… Hepsi, Platon’un mağarasından çıkan o ilk insanın farklı yankıları gibidir. Çünkü hakikatle yüzleşmek, yalnızlıktır. Aydınlanma, bazen karanlıktan daha acı verir. Bugünün dünyasında mağaralar taş duvarlardan değil, ekran ışıklarından örülüyor. Gerçeğin yerini imgeler, gölgelerin yerini dijital yansımalar aldı. Biz hâlâ mağaradayız, ama artık zincirler görünmez. Algoritmalar, ideolojiler… Hepsi bize “gerçek” diye sunulan yeni gölgeler üretiyor. Platon’un uyarısı hâlâ geçerli: “Bilgi” sandığımız şey, belki de sadece başka bir gölge. Gerçeklik, ona dokunmakla değil, onu sorgulamakla başlar. Belki de hepimiz kendi mağaramızdan çıkmaya çalışan bir ruhuz. Kimi gözlerini ışığa çevirdiğinde yanar, kimi yeniden gölgelere sığınır. Ama bazıları vardır ki… Gözlerini kamaştıran o ışığı bir kez gördüğünde, bir daha karanlığa dönemez. İşte, filozof dediğimiz insan odur: Kendisi için değil, hâlâ mağarada oturanlar için geri dönen kişi. Gölgelere inanmak kolaydır… Ama hakikati görmek, cesaret ister. Hoşçakalın.

    6 min
  8. Pascalın Kumarı ?

    11/08/2025

    Pascalın Kumarı ?

    Müzik :Vivaldi: The Four Seasons, Concerto No. 2 in G Minor, RV 315 "Summer" Pascal’ın Kumarı… Bir adam düşünün: matematikçi, fizikçi, dindar bir Hristiyan ve aynı zamanda insan aklının sınırlarını sorgulayan bir düşünür. Blaise Pascal. Bugünkü bölümde, onun “kumar” metaforuyla inancı nasıl rasyonel bir temele oturttuğunu; bu düşüncenin tarihsel bağlamını, felsefi derinliğini ve edebiyatla kurduğu bağı anlatacağım 17.yüzyıldayız. Avrupa karanlık bir yer. İnanç ile bilim arasında sarsıntılı bir ilişki var. Bir yanda Galileo’nun kiliseyle olan çatışması, diğer yanda Descartes’ın akıl çağrısı… Genç yaşta büyük fiziksel acılar çekiyor, hastalıklarla boğuşuyor. Ve sonunda maneviyata yöneliyor. Katolikliğin mistik ve içsel bir yorumu olan Jansenizm ile tanışıyor. Hayatının son yıllarında büyük eseri olan  (Düşünceler) üzerine çalışıyor. İşte Pascal’ın Kumarı, bu düşünce kırıntılarından birinde yer alıyor. Bir not defterinin kenarına yazılmış gibi, ama yüzyıllardır yankılanıyor… Peki nedir bu kumar? Pascal, Tanrı’nın varlığı hakkında rasyonel bir ispat sunmaktan vazgeçmiştir. Çünkü ona göre akıl, Tanrı’yı tam olarak kavrayamaz. Ama burada ilginç bir şey yapar: Tanrı’nın var olup olmamasını bir bahis gibi düşünür. Şöyle der: “Tanrı’nın var olup olmadığı konusunda bir kumar oynamak zorundasın. Tarafsız kalamazsın. Ya inanırsın ya da inanmazsın.” Ve şöyle devam eder. Eğer Tanrı’ya inanırsan ve O varsa, sonsuz kazanç elde edersin: cennet. Tanrı’ya inanırsın ama O yoksa, pek bir şey kaybetmezsin. Belki biraz dünyevi zevk? Ama Tanrı’ya inanmazsan ve O varsa, sonsuz ceza: cehennem. İnanmazsan ve Tanrı yoksa, hiçbir şey kazanmazsın. O hâlde mantıklı olan, en az riskli ve en çok kazançlı olanı seçmektir: İnanmak. Bu, olasılık kuramının bir tür etik versiyonudur. Ama dikkat: Pascal burada sadece faydacı bir hesap yapmıyor. Aslında, aklın sınırlı olduğu bir alanda nasıl karar vereceğimizi sorguluyor. Bir tür varoluşsal oyun teorisi… Yani Pascal’ın argümanı sadece Hristiyanlık için değil, tüm tanrılar için aynı anda çalışabilir mi? Pascal bu tür itirazları büyük ölçüde sezgisel ve kalbi bir imanla aşmaya çalışır. Ona göre: “Kalbin kendine has nedenleri vardır. Akıl bunları hiç bir zaman anlayamaz .” Yani karar, sadece hesap değil, duygunun ve sezginin ortak ürünüdür. Pascal’ın kumarı, sadece bir felsefi argüman değil, aynı zamanda bir edebi sahne, bir iç çatışma monoloğu gibidir. Sanki bir karakter, kendi ruhunda bir hesaplaşmaya girmiştir. Bu yüzden edebiyatçılar Pascal’ın düşüncesini sıklıkla işler. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşlerinde, inanç ve inançsızlık arasındaki o büyük gerilim, Pascal’ın kumarını andırır. Albert Camus, Yabancıda, Pascal’ın tersine, “Tanrı yoksa ne yapmalı?” sorusunun peşindedir. Pascal’ın kumarı bir seçim sunar; edebiyat ise o seçimin doğurduğu yalnızlığı, umudu, pişmanlığı ve kararsızlığı anlatır. Bugün teknoloji çağındayız. Tanrı’ya inanç hâlâ canlı ama şekil değiştirdi. Birçok insan artık “bir şey vardır” deyip geçiyor. Belki bu da modern bir Pascal kumarı… Ama bir başka bakış açısı da şudur: Belirsizlik karşısında her insan, bir tercih yapmak zorunda kalır. Bu tercih sadece dinî değil, aynı zamanda etik, politik, hatta kişisel olabilir. Ne için yaşıyoruz? Hangi değer uğruna acıya katlanıyoruz? Ve en önemlisi: Risk alıyor muyuz? İşte Pascal’ın sorusu bugüne de sesleniyor: Kendin için nasıl bir kumar oynuyorsun? Pascal’ın kumarı, inancı matematiğe indirgeyen bir oyun değil. Aksine, hayatın sonsuzluğu karşısında kısa ömrümüzle verdiğimiz kararların dramı. O, bir düşünürden çok, ruhunun karanlığında Tanrı’yı arayan bir şair gibi.

    6 min

About

Bu kanalda ilgi çekici Tarih , Felsefe ve Edebiyat alanlarında podcastler yayınlanır.