İkinci Mes’ele-i Mühimme. Suâl: Vahdetü’l-vücûd mes’elesi, çoklar tarafından en yüksek makam telakkî ediliyor. Halbuki velâyet-i kübrâda bulunan, başta Hulefâ-yı Erbaa olmak üzere sahâbeler ve hem başta Hamse-i Âl-i Abâ olarak Eimme-i Ehl-i Beyt ve hem başta Eimme-i Erbaa olarak müctehidîn ve tâbiînden bu çeşit vahdetü’l-vücûd"Tek var olan Allah'tır" fikri meşrebi sarîhan görülmemiş. Acaba onlardan sonra çıkanlar daha ileri mi gitmişler? Daha mükemmel bir cadde-i kübrâ mı bulmuşlar?Elcevab: Hâşâ! Şems-i risâletin en yakın yıldızları ve en karîb vereseleri bulunan o asfiyâdan, hiç kimsenin haddi değil, daha ileri gidebilsin. Belki cadde-i kübrâ onlarındır. Vahdetü’l-vücûd ise, bir meşreb ve bir hâl ve bir nâkıs mertebedir. Fakat zevkli, neş’eli olduğundan, seyr ü sülûkte o mertebeye girdikleri vakit, çoğu çıkmak istemiyorlar. Orada kalıyorlar. En müntehâSon mertebe zannediyorlar. İşte şu meşreb sâhibi, eğer maddiyâttan ve vesâitten tecerrüd etmiş ve esbâb perdesini yırtmış bir ruh ise,istiğrâkkârâne bir şuhûda mazhar ise, vahdetü’l-vücûddan değil, belki vahdetü’ş-şuhûddan neş’et eden, ilmî değil, hâlli bir vahdet-i vücûd, onun için bir kemâl, bir makam te’mîn edebilir. Hatta Allah hesabına kâinâtı inkâr etmek derecesine gidebilir. Yoksa esbâb içinde dalmış ise, maddiyâta mütevaggil ise, vahdetü’l-vücûd demesi, kâinât hesabına Allah’ı inkâr etmeye kadar çıkar.Evet, cadde-i kübrâ, sahâbe ve tâbiîn ve asfiyânın caddesidir. حَقَٓائِقُ الْأَشْيَٓاءِ ثَابِتَةٌ cümlesi, onların kāide-i külliyeleridir. Ve Cenâb-ı Hakk’ın لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَئٌ mazmûnu üzere, hiçbir şey ile müşâbeheti yok. Tahayyüz ve tecezzîden münezzehtir. Mevcûdâtla alâkası hâlikıyettir. Ehl-i vahdetü’l-vücûdun dedikleri gibi, mevcûdât, evhâm ve hayâlât değil. Görünen eşyâ dahi Cenâb-ı Hakk’ın âsârıdır. هَمَه اُوسْتْ değil, هَمَه اَزْ اُوسْتْ ’dur. Çünki hâdisât, ayn-ı kadîm olamaz.Şu mes’eleyi “iki temsîl” ile fehme takrîb edeceğiz. Birincisi: Meselâ bir padişah var. O padişahın hâkim-i âdil ismiyle bir adliye dâiresi var ki, o ismin cilvesini gösteriyor. Bir ismi de halîfedir. Bir meşîhat ve bir ilmiye dâiresi, o ismin mazharıdır. Bir de kumandan-ı a‘zam ismi var. O isim ile devâir-i askeriyede fa‘âliyet gösterir. Ordu, o ismin mazharıdır. Şimdi biri çıksa, dese ki: “O padişah, yalnız hâkim-i âdildir. Devâir-i adliyeden başka dâire yok.” O vakit, bilmecbûriye adliye me’murları içinde hakîkî değil, i‘tibârî bir sûrette, meşîhat dâiresindeki ulemânın evsâfını ve ahvâlini onlara tatbîk edip, zıllî ve hayâlî bir tarzda, hakîkî adliye içinde tebeî ve zıllî bir meşîhat dâiresi tasavvur edilir. Hem dâire-i askeriyeye âit ahvâl ve muâmelâtını, yine farazî bir tarzda o me’mûrîn-i adliye içinde i‘tibâr edip, gayr-i hakîkî bir dâire-i askeriye i‘tibâr edilir. Ve hâkezâ. İşte şu halde, padişahın hakîkî ismi ve hakîkî hâkimiyeti, hâkim-i âdil ismidir ve adliyedeki hâkimiyettir. Halîfe, kumandan-ı a‘zam, sultan gibi isimleri, hakîkî değiller, i‘tibârîdirler. Halbuki padişahlık mâhiyeti ve saltanat hakîkati, bütün isimleri hakîkî olarak iktizâ eder. Hakîkî isimler ise, hakîkî dâireleri istiyor ve iktizâ ediyorlar. İşte saltanat-ı ulûhiyet Rahmân, Rezzâk, Vehhâb, Hallâk, Fa‘âl, Kerîm, Rahîm gibi pek çok esmâ-yı mukaddeseyi hakîkî olarak iktizâ ediyor. O hakîkî esmâ dahi hakîkî aynaları iktizâ ediyorlar. Şimdi, ehl-i vahdetü’l-vücûd, madem لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ der. Hakāik-i eşyâyı hayâl derecesine indirir. Cenâb-ı Hakk’ın Vâcibü’l-Vücûd ve Mevcûd ve Vâhid ve Ehad isimlerinin hakîkî cilveleri ve dâireleri var. Belki aynaları, dâireleri hakîkî olmazsa, hayâlî, ademî dahi olsa, onlara zarar etmez. Belki vücûd-u hakîkînin aynasında vücûd rengi olmazsa, daha ziyâde sâfî ve parlak olur. Fakat Rahmân, Rezzâk, Kahhâr, Cebbâr, Hallâk gibi isimleri ise, tecellîleri hakîkî olmuyor. İ‘tibârî oluyor. Halbuki o esmâlar, Mevcûd ismi gibi hakîkattirler, gölge olamazlar. Aslîdirler, tebeî olamazlar.İşte sahâbe ve asfiyâ-yı müctehidîn ve eimme-i ehl-i beyt, ...