Mektubat Dersleri

Av. Ali KURT ile Mektubat Dersleri Bediüzzaman Said NURSİ Hayrat Neşriyat Osmanlıca Nüsha

  1. Aug 28

    (40) 20. Mektup 4.Kelime | Bütün mevcudat birinindir ve ona bakar ve onun icadıdır.

    Altıncı Fıkra: حَشْمَتُهُ ف۪ي ذَاكَ ilâ âhirihî ibâresidir. Meâli şudur ki: Yani kâinâtın hey’et-i mecmûasında tezâhür eden haşmet-i rubûbiyet, vahdâniyet-i İlâhiyeyi isbat edip gösterdiği gibi; zîhayatların cüz’iyâtlarına mukannen erzâklarını veren ni‘met-i Rabbâniye dahi, ehadiyet-i İlâhiyeyi isbat edip gösterir. Vâhidiyet ise, “Bütün o mevcûdât birinindir ve birine bakar ve birinin îcâdıdır” demektir. Ehadiyet ise, “Her bir şeyde Hâlik-ı Küll-i Şey’in ekser esmâsı tecellî ediyor” demektir. Meselâ, güneşin ziyâsı bütün zeminin yüzünü ihâta ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misâlini gösterir. Ve her bir şeffaf cüz’de ve su katrelerinde güneşin ziyâsı ve harâreti ve ziyâsındaki yedi rengi ve bir nevi‘ gölgesi bulunması, ehadiyet misâlini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zîhayatta ve bilhassa her bir insanda, o Sâni‘in ekser esmâsı onda tecellî ettiği cihetle, ehadiyeti gösterir.İşte şu fıkra işaret eder ki, kâinâtta tasarruf eden haşmet-i rubûbiyet, o koca güneşi şu zemin yüzündeki zîhayatlara bir hizmetkâr, bir lâmba, bir ocak; ve koca küre-i zemîni onlara bir beşik, bir menzil, bir ticaretgâh; ve ateşi heryerde hazır bir aşçı ve dost; ve bulutu süzgeç ve murdia; ve dağları mahzen ve anbar; ve havayı zîhayatlara enfâs ve nüfûsa yelpâze; ve suyu yeniden hayata girenlere süt emziren dâye ve hayvanâta âb-ı hayat veren bir şerbetçi hükmüne getiren rubûbiyet-i İlâhiye gayet vâzıh bir sûrette vahdâniyet-i İlâhiyeyi gösterir. Evet, Hâlik-ı Vâhid’den başka kim, güneşi arzlılara musahhar bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka kim, havayıelinde tutar, pek çok vazîfelerle tavzîf edip rûy-u zeminde çevik-çalak bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka kimin haddine düşmüştür ki, ateşi aşçı yapsın ve kibrit başı kadar bir zerrecik ateşe binler batman eşyâyı yuttursun? Ve hâkezâ, her bir şey, her bir unsur, her bir ecrâm-ı ulviye o haşmet-i rubûbiyet noktasında Vâhid-i Zülcelâl’i gösterir.İşte celâl ve haşmet noktasında vâhidiyet göründüğü gibi, cemâl ve rahmet noktasında dahi ni‘met ve ihsân, ehadiyet-i İlâhiyeyi i‘lân eder. Çünki zîhayatta ve bilhassa insanda, o derece san‘at-ı câmia içinde hadsiz envâ‘-ı ni‘meti anlayacak, kabul edecek, isteyecek cihâzât ve âletler vardır ki, bütün kâinâtta tecellî eden bütün esmâsının cilvesine mazhardır. Âdetâ bir nokta-i mihrâkiye hükmünde bütün esmâ-yı hüsnâyı birden mâhiyetinin aynasıyla gösterir. Ve onunla ehadiyet-i İlâhiyeyi i‘lân eder.Yedinci Fıkra:سِكَّتُهُ ف۪ي ذَاكَ فِي الْكُلِّ وَالْأَجْزَٓاء ِخَاتَمُهُ ف۪ي هٰذَا فِي الْجِسْمِ وَالْأَعْضَٓاءِ Meâli şudur ki: Sâni‘-i Zülcelâl, âlem-i ekberin hey’et-i mecmûasında bir sikke-i kübrâsı olduğu gibi, bütün eczâsında ve envâında dahi birer sikke-i vahdet koymuştur. Âlem-i asgar olan insanın cisminde ve yüzünde birer hâtem-i vahdâniyet bastığı gibi, her bir a‘zâsında dahi birer mühr-ü vahdeti vardır. Evet, o Kadîr-i Zülcelâl her şeyde, külliyâtta ve cüz’iyâtta, yıldızlarda ve zerrelerde birer sikke-i vahdet koymuştur ki, ona şehâdet eder. Ve birer mühr-ü vahdâniyet basmıştır ki, ona delâlet eder. Şu hakîkat-i uzmâ, Yirmi İkinci Söz’de ve Otuz İkinci Söz’de ve Otuz Üçüncü Mektub’un otuz üç aded Penceresinde gayet parlak ve kat‘î bir sûrette îzâh ve isbat edildiğinden, onlara havâle edip sözü keser, burada hâtime veririz.

  2. Aug 27

    (39) 20. Mektup 3.Kelime | Semavat ve arz, dünya ve ahiret, her şey onun mülküdür.

    Üçüncü Kelime: لَا شَر۪يكَ لَهُ Şu kelimeyi Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’i, gayet kuvvetli ve şa‘şaalı bir sûrette isbat ettiğinden, ona havâle ederiz. Onun fevkınde beyân olamaz. Ondan daha ileri beyâna lüzûm yok. Ve îzâh edilmez.Dördüncü Kelime: لَهُ الْمُلْكُ Yani ferşten Arş'a, serâdan Süreyyâ’ya, zerrâttan seyyârâta, ezelden ebede kadar her bir mevcûd, semâvât ve arz, dünya ve âhiret, her şey onun mülküdür. Mâlikiyet mertebe-i uzmâsı tevhîd-i a‘zam sûretindeonundur.Şu mertebe-i uzmâ-yı mâlikiyet ve makam-ı a‘zam-ı tevhîdin bir huccet-i kübrâsı, latîf bir zamanda ve latîf bir hatırada, Arabî ibâresinde şu âcizin hatırına ilkā edildi. O latîf hatıranın hatırı için, aynı ibâre-i Arabiyeyi kaydedip sonra meâlini yazacağız. لَهُ الْمُلْكُ ِلَانَّ ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَب۪يرَهٰذَا الْعَالَمِ الصَّغ۪يرِمَصْنُوعُ قُدْرَتِه۪ مَكْتُوبُ قَدَرِه۪اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ صَيَّرَهُ مَسْجِدًا ا۪يجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ سَاجِدًااِنْشَآئُهُ لِذَاكَ صَيَّرَ ذَاكَ مُلْكًا ا۪يجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ مَمْلُوكًاصَنْعَتُهُ ف۪ي ذَاكَ تَظَاهَرَتْ كِتَابًاصِبْغَتُهُ ف۪ي هٰذَا تَزَاهَرَتْ خِطَابًاقُدْرَتُهُ ف۪ي ذَاكَ تُظْهِرُ حَشْمَتَهُ رَحْمَتُهُ ف۪ي هٰذَا تُنَظِّمُ نِعْمَتَهُحَشْمَتُهُف۪ي ذَاكَ تَشْهَدُ هُوَ الْوَاحِدُ نِعْمَتُهُ ف۪ي هٰذَا تُعْلِنُ هُوَالْأَحَدُسِكَّتُهُ ف۪ي ذَاكَ فِي الْكُلِّ وَ الْأَجْزَآءِ خَاتَمُهُ ف۪يهٰذَا فِي الْجِسْمِ وَ الْأَعْضَآءِBirinci Fıkra: ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَب۪يرَ الخره Yani şu kâinât denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemi ile yazılan âfâkî ve enfüsî vahdâniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinâttaki san‘at-ı muntazamanın küçük bir mikyâsta numûnesi insanda vardır. O dâire-i kübrâdaki san‘at, Sâni‘-i Vâhid’e şehâdet ettiği gibi; şu insanda olan küçük mikyâstaki hurdebînî san‘at dahi, yine o Sâni‘a işaret eder. Vahdetini gösterir.Hem nasıl ki şu insan, gayet ma‘nîdâr bir mektûb-u Rabbânîdir. Muntazam bir kasîde-i kaderdir. Öyle de, şu kâinât dahi aynı o kalem-i kader ile, fakat büyük bir mikyâsta yazılmış muntazam bir kasîde-i kaderdir. Hiç mümkün müdür ki, hadsiz alâmet-i fârika ile bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki sikke-i vahdete ve bütün mevcûdâtı omuz omuza, el ele, baş başa veren kâinât üstündeki hâtem-i vahdâniyete, Vâhid-i Ehad’den başka bir şeyin müdâhalesi bulunsun?İkinci Fıkra: اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ ilâ âhirihî Meâli şudur: Sâni‘-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedî‘ bir sûrette halk edip, âyât-ı kibriyâsını üstünde nakşetmiş ki, kâinâtı bir mescid-i kebîr şekline döndürmüş. Ve insanı dahi öyle bir tarzda îcâd edip, ona akıl vererek, onunla o mu‘cizât-ı san‘atına ve o bedî‘ kudretine karşısecde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyâyı okutturup, kemerbeste-i ubûdiyet ettirerek, o mescid-i kebîrde bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır. Hiç mümkün müdür ki, şu mescid-i kebîrin içindeki sâcidlerin, âbidlerin Ma‘bûd-u Hakîkîleri, o Sâni‘-i Vâhid-i Ehad’den başkası olabilsin?Üçüncü Fıkra: اِنْشَٓائُهُ لِذَاكَ ilâ âhirihî Meâli şudur ki: O Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, âlem-i ekberi, bâhusus küre-i arz yüzünü öyle bir sûrette inşâ ederek yapmıştır ki, birbiri içinde hadsiz dâireler olup, her bir dâire bir tarla hükmünde olup, vakit-be-vakit, mevsim-be-mevsim, asır-be-asır eker, biçer, mahsûlât alır. Mütemâdiyen mülkünü çalıştırır. Tasarruf eder. En büyük dâire olan zerrât âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinât kadar mahsûlâtı kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem-i şehâdetten âlem-i gayba, dâire-i kudretten dâire-i ilme gönderir. Sonra mütevassıt bir dâire olan zemin yüzünü aynen öyle bir mezraa yapmış ki, mevsim-be-mevsim âlemleri, envâ‘ları içinde eker, biçer, kaldırır. Ma‘nevî mahsûlâtını dahi gaybî, uhrevî, misâlî ve ma‘nevî âlemlerine gönderir. Daha küçük bir dâire olan bir bahçeyi yine yüz def‘a, bin def‘a kudretle doldurup, hikmetle boşalttırıyor. Daha küçük bir dâire olan bir zîhayatı, meselâ bir ağacı, bir insanı yüz def‘a onun kadar ondan mahsûlât alır.Demek o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, ...

  3. Aug 26

    (38) 20. Mektup 2.Kelime | Vahdehu manen der: Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma.

    İkinci Kelime: وَحْدَهُ İşte şu kelime sarîh bir mertebe-i tevhîdi gösterir. Şu mertebeyi dahi a‘zamî bir sûrette isbat eden gayet kuvvetli bir burhânına şöyle işaret ederiz ki: Biz gözümüzü açtıkça, kâinât yüzüne nazarımızı saldırdıkça, en evvel gözümüze ilişen, âmm ve mükemmel bir nizâmdır ve şâmil, hassâs bir mîzândır. Görüyoruz, her şey dakîk bir nizâm ile, hassâs bir mîzân ve ölçü içindedir.Daha bir parça dikkat-i nazar ettikçe, yeniden yeniye bir tanzîm ve tevzîniyet gözümüze çarpıyor. Yani birisi intizâm ile o nizâmı değiştiriyor. Ve tartıyla o mîzânı tazelendiriyor. Her şey bir model olup, pek kesretle, muntazam ve mevzûn sûretler giydiriliyor.Daha ziyâde dikkat ettikçe, o tanzîm ve tevzîn altında bir hikmet ve adâlet görünüyor. Her harekette bir hikmet ve maslahat gözetiliyor. Bir hak, bir fâide ta‘kîb ediliyor. Daha ziyâde dikkat ettikçe, gayet hakîmâne bir fa‘âliyet içinde bir kudretin tezâhürâtGörünmelerı ve her şeyin her şe’nini ihâta eden gayet muhît bir ilmin cilveleri nazar-ı şuûrumuza çarpıyor.Demek bütün mevcûdâttaki şu nizâm ve mîzân, umuma âmm bir tanzîm ve tevzîni; ve o tanzîm ve tevzîn, âmm bir hikmet ve adâleti; ve o hikmet ve adâlet, bir kudret ve ilmi gözümüze gösteriyor. Demek bir Kadîr-i Küll-i Şey’ ve bir Alîm-i Küll-i Şey’ şu perdeler arkasında akla görünüyor.Hem her şeyin evveline ve âhirine bakıyoruz. Hususan zîhayat nev‘inde görüyoruz ki, başlangıçları, asılları, kökleri, hem meyveleri ve neticeleri öyle bir tarzdadır ki, güya tohumları, asılları birer ta‘rîfe, birer program şeklinde bütün o mevcûdun cihâzâtını tazammun ediyor. Ve neticesinde ve meyvesinde, yine bütün o zîhayatın ma‘nâsısüzülüp onda tecemmu‘ eder. Târîhçe-i hayatını ona bırakır. Güya onun aslı olan çekirdeği, desâtîr-i îcâdiyesinin bir mecmûasıdır. Ve meyvesi ve semeresi ise, evâmir-i îcâdiyesinin bir fihristesi hükmünde görüyoruz. Sonra o zîhayatın zâhirine ve bâtınına bakıyoruz. Gayet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufâtı ve nâfiz bir irâdenin tasvîrâtı ve tanzîmâtı görünüyor. Yani bir kuvvet ve kudret îcâd eder. Bir emir ve irâde sûret giydirir. İşte bütün mevcûdât, böyle evveline dikkat ettikçe, bir ilmin ta‘rîfenâmesi; ve âhirine dikkat ettikçe, bir Sâni‘in planı ve beyânnâmesi; ve zâhirine baktıkça, bir Fâil-i Muhtâr’ın ve Mürîd’in gayet san‘atlı ve tenâsüblü bir hulle-i san‘atı; ve bâtınına baktıkça, bir Kadîr’in gayet muntazam bir makine­sini müşâhede ediyoruz. İşte şu hâl ve şu keyfiyet, bizzarûre ve bilbedâhe i‘lân eder ki, hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir mekân, bir tek Sâni‘-i Zülcelâl’in kabza-i tasarrufundan hâriç olamaz. Her bir şey ve bütün eşyâ, bütün şuûnâtıyla bir Kadîr-i Mürîd’in kabza-i tasarrufunda tedbîr edilir. Ve bir Rahmân-ı Rahîm’in tanzîmiyle ve lütfuyla güzelleştiriliyor. Ve bir Hannân-ı Mennân’ın tezyîniyle süslendiriliyor.Evet, başında şuûr ve yüzünde gözü bulunana, şu kâinât ve şu mevcûdâttaki nizâm ve mîzân ve tanzîm ve tevzîn; bir, tek, yektâ, Vâhid, Ehad, Kadîr, Mürîd, Alîm, Hakîm bir zâtı, vahdâniyet mertebesinde gösterir. Evet, her şeyde bir birlik var. Birlik ise biri gösterir. Meselâ, dünyanın lâmbası olan güneş birdir. Öyle ise dünyanın mâliki dahi birdir. Meselâ, zemin yüzündeki zîhayatların hizmetçileri olan hava, ateş, su birdir. Öyle ise onları istihdâm eden ve bizlere musahhar eden dahi birdir.

  4. Aug 25

    (37) 20. Mektup 1.Kelime | Hilkatin en yüksek gayesi ve en yüce neticesi Allah'a iman etmektir.

    YİRMİNCİ MEKTUBبِاسْمِه۪ وَاِنْ مِنْ شَئٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ لآَ اِلٰهَ اِلَّأ اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَر۪يكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَ يُم۪يتُ وَ هُوَ حَيٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰي كُلِّ شَئٍ قَد۪يرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَص۪يرُSabah ve akşam namazından sonra tekrarı pek çok fazîleti bulunan ve bir rivâyet-i sahîhada İsm-i A‘zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhîdiyenin on bir kelimesi var. Her bir kelimesinde hem birer müjde ve beşâret, hem birer mertebe-i tevhîd-i rubûbiyet, hem bir ism-i a‘zam noktasında bir kibriyâ-yı vahdet ve bir kemâl-i vahdâniyet vardır. Bu büyük ve ulvî hakîkatlerin îzâhını sâir Sözler’e havâle edip, bir va‘de binâen, şimdilik mücmel bir hulâsa sûretinde“İki Makam” ve bir “Mukaddime” ile ona bir fihriste yapacağız.Mukaddime: Ey insan! Kat‘iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, îmân-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îmân-ı billâh içindeki ma‘rifetullâhtır. Ve cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı ni‘meti, o ma‘rifetullâh içindeki muhabbetullâhtır. Ve rûh-u beşer için en hâlis sürûr ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullâh içindeki lezzet-i rûhâniyedir. Evet, bütün hakîkî saadet ve hâlis sürûr ve şirin ni‘met ve sâfî lezzet, elbette ma‘rifetullâhve muhabbetullâhtadır. Onlar onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihâyetsiz saadete, ni‘mete, envâra, esrâra ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakîkî tanımayan, sevmeyen, nihâyetsiz şekāvete, âlâma ve evhâma ma‘nen ve maddeten mübtelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev‘-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sâhibsiz ve hâmîsiz bir sûrette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev‘-i beşer içinde, bu perişan fânî dünyada, insan sâhibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçâre, sergerdân olduğunu herkes anlar. Eğer sâhibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine ilticâ eder. Ve kudretine istinâd eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner. Bir ticaretgâh olur.Birinci Makam, Asâ-yı Mûsâ mecmûasına idhâl edildiği için, buraya yazılmamıştır.İkinci Makam: İsm-i A‘zam noktasında, tevhîdin isbatına muhtasar bir işarettir.Birinci Kelime: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’da bir tevhîd-i ulûhiyet ve ma‘bûdiyet vardır. Şu mertebenin gayet kuvvetli bir burhânına şöyle işaret ederiz ki: Şu kâinât yüzünde, hususan zeminin sahîfesinde, gayet muntazam bir fa‘âliyet görünüyor. Ve gayet hikmetli bir hallâkiyet müşâhede ediyoruz. Ve gayet intizâmlı bir fettâhiyet, yani her şeye lâyık bir şekil açmak ve sûret vermek, aynelyakîn görüyoruz. Hem gayet şefkatli, keremli, rahmetli bir vehhâbiyet ve ihsânât görüyoruz. Öyle ise, bizzarûre şu hâl ve şu keyfiyet Fa‘âl,Çok işleyen Hallâk, Fettâh, Vehhâb bir Zât-ı Zülcelâl’in vücûb-u vücûdunu ve vahdetini isbat eder. Belki ihsâs eder. Evet, mevcûdâtın mütemâdiyen zevâlleri, tazelenmeleri gösteriyor ki, o mevcûdât, bir Sâni‘-i Kadîr’in kudsî esmâsının cilveleri ve envâr-ı esmâiyesinin gölgeleri ve ef‘âlinin eserleri ve kalem-i kader ve kudretin nakışları ve sahîfeleri ve cemâl-i kemâlinin aynalarıdır. Şu hakîkat-i uzmâya ve şu tevhîdin mertebe-i ulyâsına, şu kâinâtın sâhibi, bütün gönderdiği mukaddes kitaplar ve suhuflarıyla o tev­hîdi gösterdiği gibi; bütün ehl-i hakîkat ve kâmilîn-i nev‘-i beşer,tahkîkātlarıyla ve keşfiyâtlarıyla aynı mertebe-i tevhîdi gösteriyorlar. Ve kâinât dahi, acz ve fakrıyla beraber, mazhar olduğu dâimî mu‘cizât-ı san‘atın ve havârik-i iktidâr ve hazâin-i servetin şehâdetiyle, aynı mertebe-i tevhîde işaret eder. Demek Şâhid-i Ezelî, bütün kütüb ve suhufuyla ve ehl-i şuhûdun bütün tahkîkāt ve küşûfuyla; ve âlem-i şehâdet bütün muntazam ahvâl ve hakîmâne şuûnâtıyla o mertebe-i tevhîde bil’icmâ‘ ittifâk ediyorlar. İşte, o Vâhid-i Ehad’i kabul etmeyen, ya nihâyetsiz ilâhları kabul edecek veyahud ahmak sofestai gibi hem kendini, hem kâinâtın vücûdunu ...

  5. Aug 24

    (36) 18. Mektup/3 | Kâinattaki daimi faaliyetin sırrı nedir? Neden şu durmayanlar durmuyorlar?

    Üçüncü Mes’ele: Hikmet ve akıl ile halledilmeyen bir mes’ele-i mühimme. كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَاْنٍفَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُ Suâl: Kâinâttaki mütemâdiyen şu hayret-engîz fa‘âliyetin sırrı ve hikmeti nedir? Neden şu durmayanlar durmuyorlar? Dâimâ dönüp tazeleniyorlar? Elcevab: Şu hikmetin îzâhı bin sahîfe ister. Öyle ise îzâhını bırakıp, gayet muhtasar bir icmâlini iki sahîfeye sığıştıracağız.İşte nasıl ki bir şahıs, bir vazîfe-i fıtriyeyi veyahud bir vazîfe-i ictimâiyeyi yapsa ve o vazîfe için harâretli bir sûrette çalışsa, elbette ona dikkat eden anlar ki, o vazîfeyi ona gördüren iki şeydir. Birisi, vazîfeye terettüb eden maslahatlar, semereler, fâidelerdir ki, ona ‘ille-i gāiye' denilir. İkincisi, bir muhabbet, bir iştiyâk, bir lezzet vardır ki, harâretle o vazîfeyi yaptırıyor ki ona ‘dâî ve muktezî’ ta‘bîr edilir. Meselâ, yemek yemek, iştihâdan gelen bir lezzet, bir iştiyâktır ki, onu yemeğe sevk eder. Sonra da yemeğin neticesi vücûdu beslemektir. Hayatı idâme etmektir. Öyle de وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْأَعْلٰي şu kâinâttaki dehşet-engîz ve hayretnümâ hadsiz fa‘âliyet, iki kısım esmâ-yı İlâhiyeye istinâd ederek, iki hikmet-i vâsia içindir ki, her bir hikmeti de nihâyetsizdir.Birincisi: Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-yı Hüsnâ’sının had ve hesaba gelmez envâ‘-ı tecelliyâtı var. Mahlûkātın tenevvü‘leri, o tecelliyâtın tenevvüünden geliyor. O esmâ ise, dâimî bir sûrette tezâhür isterler. Yani nakışlarını göstermek isterler. Yani nakışlarının aynalarında cilve-i cemâllerini görmek ve göstermek isterler. Yani kâinât kitabını ve mevcûdât mektubâtını ânen fe-ânen tazelendirmek isterler. Yani yeniden yeniye ma‘nîdâr yazmak ve her bir mektubu Zât-ı Mukaddes ve Müsemmâ-yı Akdes ile beraber bütün zîşuûrların nazar-ı mütâlaasına göstermek ve okutturmak iktizâ ederler.İkinci sebeb ve hikmet: Nasıl ki mahlûkāttaki fa‘âliyet bir iştihâ, bir iştiyâk, bir lezzetten geliyor. Ve hatta her bir fa‘âliyette kat‘iyen lezzet vardır. Belki her bir fa‘âliyet bir nevi‘ lezzettir. Öyle de, Vâcibü’l-Vücûd’a lâyık bir tarzda ve istiğnâ-yı zâtîsine ve gınâ-yı mutlakına muvâfık bir sûrette ve kemâl-i mutlakına münâsib bir şekilde, hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve hadsiz bir muhabbet-i mukaddese var. Ve o şefkat-i mukaddese ve o muhabbet-i mukaddeseden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes var. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürûr-u mukaddes var. Ve o sürûr-u mukaddesten gelen ta‘bîr câiz ise hadsiz bir lezzet-i mukaddese var. Hem o lezzet-i mukaddeseden gelen hadsiz terahhumdan, mahlûkātın fa‘âliyet-i kudret içinde ve isti‘dâdları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş’et eden memnuniyetlerinden ve kemâllerinden gelen ve Zât-ı Rahmân-ı Rahîm’e âit ta‘bîr câiz ise hadsiz memnûniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihâr-ı mukaddes vardır ki, hadsiz bir sûrette hadsiz bir fa‘âliyeti iktizâ ediyor. İşte şu iki hikmet-i dakîkayı, felsefe ve fen ve hikmet bilmediği içindir ki, şuûrsuz tabiatı ve kör tesâdüfü ve câmid esbâbı, şu gayet derecede alîmâne, hakîmâne, basîrâne fa‘âliyete karıştırmışlar. Dalâlet zulümâtına düşüp nûr-u hakîkati bulamamışlar. قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَرَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُاَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰي كَاشِفِ طِلْسِمِ كَآئِنَاتِكَ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْمَوْجُودَاتِ وَ عَلٰٓي اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ مَا دَامَ الْأَرْضُ وَ السَّمَاوَاتُاَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nûrsî

  6. Aug 23

    (35) 18. Mektup/2 | Vahdet-i vücud meşrebinin, sahabe ve diğer büyük velilerle mukayesesi.

    İkinci Mes’ele-i Mühimme. Suâl: Vahdetü’l-vücûd mes’elesi, çoklar tarafından en yüksek makam telakkî ediliyor. Halbuki velâyet-i kübrâda bulunan, başta Hulefâ-yı Erbaa olmak üzere sahâbeler ve hem başta Hamse-i Âl-i Abâ olarak Eimme-i Ehl-i Beyt ve hem başta Eimme-i Erbaa olarak müctehidîn ve tâbiînden bu çeşit vahdetü’l-vücûd"Tek var olan Allah'tır" fikri meşrebi sarîhan görülmemiş. Acaba onlardan sonra çıkanlar daha ileri mi gitmişler? Daha mükemmel bir cadde-i kübrâ mı bulmuşlar?Elcevab: Hâşâ! Şems-i risâletin en yakın yıldızları ve en karîb vereseleri bulunan o asfiyâdan, hiç kimsenin haddi değil, daha ileri gidebilsin. Belki cadde-i kübrâ onlarındır. Vahdetü’l-vücûd ise, bir meşreb ve bir hâl ve bir nâkıs mertebedir. Fakat zevkli, neş’eli olduğundan, seyr ü sülûkte o mertebeye girdikleri vakit, çoğu çıkmak istemiyorlar. Orada kalıyorlar. En müntehâSon mertebe zannediyorlar. İşte şu meşreb sâhibi, eğer maddiyâttan ve vesâitten tecerrüd etmiş ve esbâb perdesini yırtmış bir ruh ise,istiğrâkkârâne bir şuhûda mazhar ise, vahdetü’l-vücûddan değil, belki vahdetü’ş-şuhûddan neş’et eden, ilmî değil, hâlli bir vahdet-i vücûd, onun için bir kemâl, bir makam te’mîn edebilir. Hatta Allah hesabına kâinâtı inkâr etmek derecesine gidebilir. Yoksa esbâb içinde dalmış ise, maddiyâta mütevaggil ise, vahdetü’l-vücûd demesi, kâinât hesabına Allah’ı inkâr etmeye kadar çıkar.Evet, cadde-i kübrâ, sahâbe ve tâbiîn ve asfiyânın caddesidir. حَقَٓائِقُ الْأَشْيَٓاءِ ثَابِتَةٌ cümlesi, onların kāide-i külliyeleridir. Ve Cenâb-ı Hakk’ın لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَئٌ mazmûnu üzere, hiçbir şey ile müşâbeheti yok. Tahayyüz ve tecezzîden münezzehtir. Mevcûdâtla alâkası hâlikıyettir. Ehl-i vahdetü’l-vücûdun dedikleri gibi, mevcûdât, evhâm ve hayâlât değil. Görünen eşyâ dahi Cenâb-ı Hakk’ın âsârıdır. هَمَه اُوسْتْ değil, هَمَه اَزْ اُوسْتْ ’dur. Çünki hâdisât, ayn-ı kadîm olamaz.Şu mes’eleyi “iki temsîl” ile fehme takrîb edeceğiz. Birincisi: Meselâ bir padişah var. O padişahın hâkim-i âdil ismiyle bir adliye dâiresi var ki, o ismin cilvesini gösteriyor. Bir ismi de halîfedir. Bir meşîhat ve bir ilmiye dâiresi, o ismin mazharıdır. Bir de kumandan-ı a‘zam ismi var. O isim ile devâir-i askeriyede fa‘âliyet gösterir. Ordu, o ismin mazharıdır. Şimdi biri çıksa, dese ki: “O padişah, yalnız hâkim-i âdildir. Devâir-i adliyeden başka dâire yok.” O vakit, bilmecbûriye adliye me’murları içinde hakîkî değil, i‘tibârî bir sûrette, meşîhat dâiresindeki ulemânın evsâfını ve ahvâlini onlara tatbîk edip, zıllî ve hayâlî bir tarzda, hakîkî adliye içinde tebeî ve zıllî bir meşîhat dâiresi tasavvur edilir. Hem dâire-i askeriyeye âit ahvâl ve muâmelâtını, yine farazî bir tarzda o me’mûrîn-i adliye içinde i‘tibâr edip, gayr-i hakîkî bir dâire-i askeriye i‘tibâr edilir. Ve hâkezâ. İşte şu halde, padişahın hakîkî ismi ve hakîkî hâkimiyeti, hâkim-i âdil ismidir ve adliyedeki hâkimiyettir. Halîfe, kumandan-ı a‘zam, sultan gibi isimleri, hakîkî değiller, i‘tibârîdirler. Halbuki padişahlık mâhiyeti ve saltanat hakîkati, bütün isimleri hakîkî olarak iktizâ eder. Hakîkî isimler ise, hakîkî dâireleri istiyor ve iktizâ ediyorlar. İşte saltanat-ı ulûhiyet Rahmân, Rezzâk, Vehhâb, Hallâk, Fa‘âl, Kerîm, Rahîm gibi pek çok esmâ-yı mukaddeseyi hakîkî olarak iktizâ ediyor. O hakîkî esmâ dahi hakîkî aynaları iktizâ ediyorlar. Şimdi, ehl-i vahdetü’l-vücûd, madem لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ der. Hakāik-i eşyâyı hayâl derecesine indirir. Cenâb-ı Hakk’ın Vâcibü’l-Vücûd ve Mevcûd ve Vâhid ve Ehad isimlerinin hakîkî cilveleri ve dâireleri var. Belki aynaları, dâireleri hakîkî olmazsa, hayâlî, ademî dahi olsa, onlara zarar etmez. Belki vücûd-u hakîkînin aynasında vücûd rengi olmazsa, daha ziyâde sâfî ve parlak olur. Fakat Rahmân, Rezzâk, Kahhâr, Cebbâr, Hallâk gibi isimleri ise, tecellîleri hakîkî olmuyor. İ‘tibârî oluyor. Halbuki o esmâlar, Mevcûd ismi gibi hakîkattirler, gölge olamazlar. Aslîdirler, tebeî olamazlar.İşte sahâbe ve asfiyâ-yı müctehidîn ve eimme-i ehl-i beyt, ...

  7. Aug 22

    (34) 18. Mektup/1 | Büyük velilerin bahsettiği acayipler ve ehl-i kalb iki çobanın hikayesi.

    ON SEKİZİNCİ MEKTUBبِاسْمِه۪ وَاِنْ مِنْ شَئٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪Bu mektub “Üç Mes’ele-i Mühimme”dir. Birinci Mes’ele-i Mühimme: Fütûhât-ı Mekkiye sâhibi Muh­yiddîn-i Arab (ks) ve İnsan-ı Kâmil denilen meşhur bir kitabın sâhibi Seyyid Abdülkerîm kuddise sırruhû gibi evliyâ-yı meşhû­re, küre-i arzın tabakāt-ı seb‘asından ve Kāf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyzâ’dan ve Fütûhât’da Arz-ı Meşmeşiye dedikleri acâibden bahsediyorlar. Gördük, diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise, halbuki bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilâf-ı vâki‘ ve hilâf-ı hak söyleyen, nasıl ehl-i hakîkat olabilir?Elcevab: Onlar ehl-i hak ve hakîkattirler. Hem ehl-i velâyet ve şuhûddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler. Fakat ihâtasız olan hâlet-i şuhûdda ve rüya gibi rü’yetlerini ta‘bîrde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rüyasını ta‘bîr edemediği gibi, o kısım ehl-i keşif ve şuhûd dahi rü’yetlerini o halde iken kendileri ta‘bîr edemezler. Onları ta‘bîr edecek, asfiyâ denilen verâset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhûd dahi, asfiyâ makamına çıktıkları zaman, Kitap ve Sünnet’in irşâdıyla yanlışlarını anlarlar. Tashîh ederler. Hem etmişler. Şu hakîkati îzâh edecek şu hikâye-i temsîliyeyi dinle. Şöyle ki: Bir zaman ehl-i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval ta‘bîr ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi, “Uykum geldi” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder. Bakar ki, sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp süt kâsesine bakıyor. Ve sonra kaval içine girer. Öbür ucundan çıkar gider. Bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner. Yine kavaldan geçer. Yatanın burnuna girer. O da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acîb bir rüya gördüm.” O da der: “Allah hayır etsin, nedir?” Der ki: “Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acîb bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm. İçine girdim. Altın dolu bir hazine gördüm. Acaba ta‘bîri nedir?”Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de, şu gevendir. O mağara da şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir. Sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar. İkisini de dünyada mes‘ud edecek altınları buldular!İşte, yatan adamın gördüğü doğrudur. Doğru görmüş. Fakat rüyada iken ihâtasız olduğu için ta‘bîrde hakkı olmadığından, âlem-i maddî ile âlem-i ma‘nevîyi birbirinden fark etmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki, “Ben hakîkî maddî bir deniz gördüm” der. Fakat uyanık adam, âlem-i misâl ile âlem-i maddîyi fark ettiği için ta‘bîrde hakkı vardır ki, dedi: “Gördüğün doğrudur. Fakat hakîkî deniz değil. Belki şu süt kâsemiz senin hayâline deniz gibi olmuş. Kaval da köprü gibi olmuş ve hâkezâ.” Demek oluyor ki, âlem-i maddî ile âlem-i rûhânîyi birbirinden fark etmek lâzım gelir. Birbirine mezc edilse, hükümleri yanlış görünür. küremizde, o acîb tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i ma‘nâ ve âlem-i misâlde ve âlem-i berzah ve ervâhta küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farz etsek, ondan temessül ve teşekkül eden misâlî şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan, bir kısım ehl-i şuhûd, seyr-i rûhânîlerinde arzın tabakalarından bazılarını âlem-i misâlde pek çok geniş görüyorlar. Binler sene bir mesâfe tuttuklarını görüyorlar. Gördükleri doğrudur. Fakat âlem-i misâl sûreten âlem-i maddîye benzediği için, iki âlemi memzûc görüyorlar. Öyle ta‘bîr ediyorlar. Âlem-i sahveye döndükleri vakit, mîzânsız olduğu için, meşhûdâtlarını aynen yazdıklarından, hilâf-ı hakîkat telakkî ediliyor. Nasıl küçük bir aynada büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücûd-u misâlîleri onda yerleşir. Öyle de, âlem-i...

  8. Aug 21

    (33) 16. Mektub'un Zeyli | "Said 50 bin nefer kuvetindedir. Onun için serbest bırakmıyoruz."

    On Altıncı Mektub’un Zeyliبِاسْمِه۪ وَاِنْ مِنْ شَئٍ اِلَّا يسَبِّحُ بِحَمْدِه۪Ehl-i dünyâ, sebebsiz, benim gibi âciz, garib bir adamdan tevehhüm edip, binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıdlar altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında bir-iki gece kalmaklığıma müsâade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: “Said elli bin nefer kuvvetindedir. Onun için serbest bırakmıyoruz.” Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl-i dünyâ! Bütün kuvveti­nizle dünyaya çalıştığınız halde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Dîvâne gibi hükmediyorsunuz? Eğer korkunuz şahsımdan ise, elli bin nefer değil, belki bir nefer elli def‘a benden ziyâde işler görebilir. Yani odamın kapısında durup bana “Çıkmayacaksın!” diyebilir. Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’ân’a âit dellâllığımdan ve kuvve-i ma‘neviye-i îmâniyeden ise, elli bin nefer değil, yanlışsınız, meslek i‘tibâriyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünki Kur’ân-ı Hakîm’in kuvvetiyle, sizin dinsizleriniz dâhil olduğu halde, bütün Avrupa’ya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı îmâniye ile onların fünûn-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kal‘alarını zîr u zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfîkiyle beni o mesleğimin bir mes’elesinden geri çeviremezler. İnşâallâh mağlûb edemezler.Madem böyledir. Ben sizin dünyanıza karışmıyorum. Siz de benim âhiretime karışmayınız. Karışsanız da beyhûdedir.Takdîr-i Hüdâ kuvvet-i bâzû ile dönmez.Bir şem‘a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.Benim hakkımda müstesnâ bir sûrette, pek ziyâde ehl-i dünyâ tevehhüm edip âdetâ korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyâsî bir kusur teşkîl etmeyen ve ithâma medâr olmayan şeyhlik, büyüklük, hânedân, aşîret sâhibi, nüfûzlu, etbâı çok; hemşehrileriyle görüşmek, dünya ahvâliyle alâkadâr olmak, hatta siyâsete girmek, hatta muhâlif olmak gibi bende bulunmayan emirleri tahayyül ederek, evhâma düşmüşler. Hatta hapiste ve hâriçteki, yani kendilerince kābil-i af olmayanların dahi aflarını müzâkere ettikleri sırada, beni âdetâ her şeyden men‘ ettiler. Fenâ ve fânî bir adamın, güzel ve bâkî şöyle bir sözü var:“Zulmün topu var, güllesi var, kal‘ası varsa, Hakk’ın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.”Ben de derim:“Ehl-i dünyânın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa,Kur’ân’ın feyziyle hâdiminde de şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır.Yanılmaz kalbi, sönmez nûru vardır.”Çok dostlarla beraber, bana nezâret eden bir kumandan, mükerreren suâl ettiler. “Neden vesîka için mürâcaat etmiyorsun, istid‘â vermiyorsun?”Elcevab: Beş-altı sebeb için mürâcaat etmiyorum ve edemiyorum.Birincisi: Ben ehl-i dünyânın dünyasına karışmadım ki, onların mahkûmu olayım. Onlara mürâcaat edeyim. Ben kader-i İlâhînin mahkûmuyum. Ve ona karşı kusurum var. Ona mürâcaat ediyorum.İkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misafirhâne olduğunu yakînen îmân edip bildim. Onun için hakîkî vatan değil, her yer birdir. Madem vatanımda bâkî kalmaya­cağım. Beyhûde ona karşı çabalamak, oraya gitmek, bir şeye yaramıyor. Madem her yer misafirhânedir. Eğer misafirhâne sâhibinin rahmeti yâr ise, herkes yârdır. Her yer yarar. Eğer yâr değilse, her yer kalbe bârdır. Ve herkes düşmandır.Üçüncüsü: Mürâcaat kanun dâiresinde olur. Halbuki bu altı senedir, bana karşı muâmele, keyfî ve fevkalkānûndur. Menfîler kanunuyla bana muâmele edilmedi. Hukuk-u medeniyetten ve belki hukuk-u dünyeviyeden iskāt edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu fevkalkānûn muâmele edenlere, kanun nâmına mürâcaat ma‘nâsız olur. Dördüncüsü: Bu sene buranın müdürü, benim nâmıma Barla’nın bir mahallesi hükmünde olan Bedre Karyesi’nde, tebdîl-i hava için birkaç gün kalmaya dâir mürâcaat etti. Müsâade etmediler. Böyle ehemmiyetsiz bir ihtiyacıma cevâb-ı red verenlere nasıl mürâcaat edilir? Mürâcaat edilse, zillet içinde fâidesiz bir tezellül olur! Beşincisi: Haksızlığı hak iddiâ edenlere karşı hak da‘vâ etmek ve onlara ...

About

Av. Ali KURT ile Mektubat Dersleri Bediüzzaman Said NURSİ Hayrat Neşriyat Osmanlıca Nüsha

More From Av. Ali Kurt