Boş Sandalye

Didem Çengel

Her insanın içinde bir yere sığdıramadığı, söylenmemiş sözler, bastırılmış duygular ve duyulmayı bekleyen bir iç ses vardır. Gestalt terapide Boş Sandalye; yarım kalmış yaşantılarla ve içimizdeki farklı parçalarla şimdi ve burada karşılaşmaya alan açar. O sandalyeye bazen hayatımızda olan biri oturur, bazen artık olmayan biri... Bazen çocukluğumuz, bazen öfkemiz... Amaç geçmişi değiştirmek değil; içimizde yarım kalanı fark etmek ve duygumuzla bugün farklı bir ilişki kurabilmektir. Ben Klinik Psikolog Didem Çengel. Bu podcast, içindeki o parçaya Boş Sandalye’de yer açmak isteyen herkes için.

Episodes

  1. Aug 4

    Kayıp, yas ve geride kalanlar üzerine

    Bazı İnsanlar Gittikten Sonra Bile İçimizde Bir Şeyi Tutar Fener Yolu’nda, istasyondan minibüs yoluna doğru uzanan, ağaçların gökyüzünde birbirine eğildiği bir sokak vardır. Yazın sıcağını hafifleten, yürürken insanı biraz yavaşlatan o sokakta Neşe Abla’nın evi ve muayenehanesi bulunurdu. Kendisi diş hekimiydi; benim içinse bir zamanlar kırılan bir parçayı yeniden tutan insandı. Ön dişim ilk kez lisede, arkadaşımla şakalaşırken kırılmıştı. Ergenlik çağındaydım; insanın kim olduğunu, nasıl göründüğünü ve başkalarının gözünde nasıl bir yere sahip olduğunu fazlasıyla düşündüğü yıllar… Yıllar sonra üniversitedeyken, eklenen parça bu kez erik yerken yeniden kırıldı. Aynaya baktığımda mesele yalnızca bir diş değildi sanki. Kendimi eksik, çirkin ve başkalarının karşısına çıkamayacak kadar kırılmış hissediyordum. İnsan bazen derdinin yalnızca kırılan bir diş olduğunu sanıyor; oysa kırık, içindeki başka yerlere de dokunuyor. Bir arkadaşım beni Neşe Abla’ya götürdü. Beni korktuğum diş hekimi koltuğuna oturttu ve dişimin içine küçücük bir vida yerleştireceğini söyledi. Ben “Dişim duvar mı, içine çivi mi çakacaksınız?” diye telaşlanırken o sakin sakin işini yaptı. Bir taraftan da o güzel sokaktan, komşularından ve İstanbul’dan söz etti. Bir süre sonra aynaya baktım: Dişim geri gelmişti. Yine kendime benziyordum. Dışarıdan görünmeyen küçücük bir destek, kırılmış parçayı yerinde tutuyordu. Yıllar geçti. Üniversiteden mezun oldum, o sokaktan defalarca geçtim. Sonra bir gün Neşe Abla’nın öldüğünü duydum. İnsan bir eşyasını, bir dişini ya da sevdiği bir defteri kaybettiğinde üzülüyor elbette. Fakat galiba en çok ilişkilerimizi kaybetmekten korkuyoruz. Arkadaşlarımızı, anne babalarımızı, partnerlerimizi, hayallerimizi, olur sandığımız ihtimalleri ve bazen de o insanların yanında olduğumuz hâlimizi… Kaybı çoğu zaman ölümle yan yana düşünüyoruz. Oysa yaşam boyunca küçük büyük pek çok kayıp yaşıyoruz: biten bir arkadaşlık, sona eren bir ilişki, taşındığımız ev, ayrıldığımız şehir, değişen bedenimiz, gerçekleşmeyen bir hayal… İnsan bazen hiç sahip olamadığı bir hayatın da yasını tutuyor. Yas düz ve düzenli bir yol değil. Önce inkâr edip sonra öfkelenerek, pazarlık yapıp en sonunda kabul ettiğimiz beş düzgün duraktan oluşmuyor. Bir sabah kabul etmiş gibi uyanıp öğleden sonra yeniden öfkelenebiliyoruz. Bir koku, bir şarkı ya da bir sokak aylar önceki acıyı yeniden karşımıza çıkarabiliyor. Kabul etmek unutmak ya da artık hiç üzülmemek değil. Belki yalnızca, “Bu oldu ve bundan sonraki hayatım bu yaşanmışlığı da taşıyacak,” diyebilmek. Acı başlangıçta bütün odayı kaplıyor. İnsana oturacak, hatta nefes alacak yer bırakmıyor. Zamanla acı her zaman küçülmüyor belki; fakat hayatın odası büyüyor. Odaya yeni insanlar, yeni sokaklar, şarkılar ve kahkahalar giriyor. Acı bazen yine ayağa kalkıp “Ben hâlâ buradayım,” diyor. Biz de ona “Biliyorum,” demeyi öğreniyoruz. Bunu tek başımıza yapmıyoruz. Bir arkadaşın “Ben buradayım,” demesi, önümüze bırakılan bir bardak çay, bir hayvanın başını dizimize koyması, bir terapistin acele etmeden dinlemesi, yıllar önce duyduğumuz tek bir cümle… Bunlar kaybı ortadan kaldırmıyor, gideni geri getirmiyor. Ama kırılan yerin tamamen dağılmasını engelliyor. Tıpkı Neşe Abla’nın dişimin içine yerleştirdiği, dışarıdan görünmeyen o küçücük vida gibi. Belki iyileşmek hiç kırılmamış olmak değildir. Kırılmış hâlimizle yeniden gülmeyi, bağlanmayı ve bir şeyler planlamayı öğrenmektir. Mesele, kırıldığımızda içimize neyin yerleştiğidir: “Sen yetersizsin,” diyen bir ses mi; yoksa “Yalnız değilsin, kırıldın ama bitmedin,” diyen bir ses mi? Şimdi o sokaktan geçtiğimde Neşe Abla’ya şunu söylemek isterdim: “Evet, burası gerçekten çok güzel bir sokak. Biraz ağaçlarından, biraz eski binalarından ama biraz da senin bir zamanlar burada oluşundan.” Sonra dişimi gösterip gülerdim: “Hâlâ burada. Yaptığın şey hâlâ beni tutuyor.”

About

Her insanın içinde bir yere sığdıramadığı, söylenmemiş sözler, bastırılmış duygular ve duyulmayı bekleyen bir iç ses vardır. Gestalt terapide Boş Sandalye; yarım kalmış yaşantılarla ve içimizdeki farklı parçalarla şimdi ve burada karşılaşmaya alan açar. O sandalyeye bazen hayatımızda olan biri oturur, bazen artık olmayan biri... Bazen çocukluğumuz, bazen öfkemiz... Amaç geçmişi değiştirmek değil; içimizde yarım kalanı fark etmek ve duygumuzla bugün farklı bir ilişki kurabilmektir. Ben Klinik Psikolog Didem Çengel. Bu podcast, içindeki o parçaya Boş Sandalye’de yer açmak isteyen herkes için.