Gerçek gazetesi

Gerçek

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri

  1. Ertuğrul Oruç: TTB’ye sahip çıkmak emekçi halkın sağlık hakkına sahip çıkmaktır

    2 days ago

    Ertuğrul Oruç: TTB’ye sahip çıkmak emekçi halkın sağlık hakkına sahip çıkmaktır

    Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) seçimli büyük kongresi Haziran sonunda yapılacak. İlk bakışta bu yalnızca bir meslek örgütünün olağan seçimi gibi görülebilir. Oysa TTB, Türkiye’de hekimlerin güçlü örgütlü sesidir. Bunun yanı sıra halkın sağlık hakkı mücadelesinin ve istibdad rejimine karşı hürriyet mücadelesinin en önemli mevzilerinden biridir. Bu nedenle TTB seçimleri sağlığı piyasanın insafına terk etmek istemeyen, emekçi halkın sağlık hakkını savunan herkesi ilgilendiren bir mücadele başlığıdır. TTB’yi herhangi bir meslek kuruluşundan ayıran şey, mücadelesini hekimlik pratiğine hapsetmemesidir. TTB, hekim emeğini halkın sağlık hakkından, halkın sağlık hakkını da emekçi sınıfların mücadelesinden ayırmayan bir yaklaşıma sahiptir. Dünyadaki birçok tabip birliğinden farklı olarak halk sağlığını koruma ve geliştirme görevini mesleki sınırların ötesinde ele alması da buradan gelir. Çünkü çalışma koşulları, ücret düzeyi, barınma ve beslenme olanakları, savaş, yoksulluk, işsizlik ve ana dilinde sağlık hizmetine erişim gibi başlıkların tümü sağlığı doğrudan etkiler. TTB, 1970’li yıllarda yükselen işçi sınıfı mücadelesinin yanında yer almış, 12 Eylül darbesinin karanlığına karşı net tutum alan örgütlerden biri olmuş, 1990’larda kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesinde saf tutmuş, 2000’li yıllarda Sağlıkta Dönüşüm Programı’na karşı mücadeleyi sürdürmüştür. COVID-19 pandemisi döneminde de iktidarın sakladığı bilgilerin karşısında halkın doğru bilgiye ulaşmasında kritik rol oynamıştır. Salgının sınıfsal karakterini görünür kılmış, sağlık emekçilerinin ve emekçi halkın yaşam hakkını savunmuştur. TTB’nin bu mücadele pratiğine, Siyonist İsrail devletinin Filistin halkına yönelik soykırımcı saldırıları karşısındaki tutumunu da eklemek gerekir. TTB, Dünya Tabipler Birliği’nin İsrail’in suçlarını görünmez kılan suskunluğuna karşı uluslararası basınç yaratmış, Ekim 2025’te İsrail hükümetini uluslararası hukuka uymaya çağıran kararın kabul edilmesinde önemli rol oynamıştır. Bu karar, İsrail’in açıkça adının anılması ve Filistin’de sağlık kurumlarına, sağlık çalışanlarına yönelik saldırıların mahkûm edilmesi bakımından önemli bir eşik olmuştur. Bugün sağlık sistemi hastayı müşteri, hastaneyi şirket, hekimi ise maliyet kalemi olarak görmekte. Beş dakikaya sıkıştırılmış muayene, randevu kuyrukları, acil servis yığılmaları, şehir hastaneleri soygunu ve özel hastanelerin kâr üzerine kurulu düzeni bu piyasacı sağlık sisteminin ürünleri. Bu nedenle sağlık sistemini piyasaya açanlara karşı mücadele etmek zorundayız. Bu mücadele verilmeden ne hekim hakkı savunulabilir ne de emekçi halkın sağlığı korunabilir. İşte bu nedenle TTB her dönem iktidarların hedefi olmuştur. TTB Merkez Konseyi üyeleri hakkında soruşturmalar açılmış, gözaltılar, tutuklamalar gündeme gelmiş, TTB kapatılmakla tehdit edilmiştir. Çünkü iktidarlar biliyor ki TTB, hekimlerin örgütlü iradesiyle halkın sağlık hakkının birleştiği güçlü bir mücadele mevzisidir. İktidarlar bu mevziyi zayıflatmak istemektedir çünkü TTB, sağlık alanında sermayenin ve istibdad rejiminin karşısında duran en direngen örgütlerden biridir. Haziran sonunda yapılacak TTB seçimi, bu bakımdan yalnızca bir meslek örgütü seçimi olmayacak. Gün, TTB’yi sermayenin, piyasacı sağlık politikalarının ve istibdad rejiminin çizgisine çekmeye çalışanlara karşı açık tutum alma günüdür. TTB’ye sahip çıkmak hekimlik değerlerini, hekim emeğini, emekçi halkın sağlık hakkını ve istibdad rejimine karşı hürriyet mücadelesinin önemli bir mevzisini savunmaktır. Yapılması gereken, TTB’nin tarihsel mücadele çizgisini güçlendirmek, hekimlerin örgütlü gücünü sağlık emekçilerinin ve emekçi halkın sağlık hakkı mücadelesiyle aynı safta buluşturmaktır.

    5 min
  2. Armağan Tulun: ABD tehditlerine karşı Küba’yı savun! NATO’ya karşı genel greve!

    2 days ago

    Armağan Tulun: ABD tehditlerine karşı Küba’yı savun! NATO’ya karşı genel greve!

    Küba bir kez daha ve her gün biraz daha sertleşen bir zeminde ABD emperyalizminin hedef tahtasında. Trump yönetiminin Küba’yı ABD ulusal güvenliği için tehdit ilan etmesi, deniz ablukasını devreye sokarak Küba’ya giden petrol gemilerini engellemesi, Küba’ya petrol verecek ülkelere yaptırım tehditleri savurması, ayakta kalmaya çalışan bir işçi devletini boğma, bütün bir halkı elektriksiz, susuz, ilaçsız ve gıdasız bırakarak teslim alma çabasının ürünüdür. ABD emperyalizmi bu emperyalist kuşatma politikası sökmezse, doğrudan bir askeri işgal tehdidini savurmaktan da geri durmuyor. O kadar ki Küba Ulusal Sivil Savunma Başkanlığı, aileler için hava saldırısı durumunda alınması gereken tedbirlere yönelik “koru, diren, hayatta kal ve kazan” başlıklı bir rehber yayınladı! Bugün Küba’da günlük hayatı felç eden sorunlar çok ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Elektrik kesintileri neredeyse her gün saatlerce sürüyor. Yakıt azlığı sadece ulaşımı etkilemiyor; aynı zamanda su pompalarını, tarımı, gıda tedarik ve dağıtımını ve hepsinden de önemlisi hastaneleri vuruyor. Kübalı sağlıkçılar yaptıkları dayanışma çağrılarında hastanelerde şırıngadan gazlı beze, tıbbi oksijenden en basit ameliyat malzemelerine kadar en temel ihtiyaçlarda bile eksiklik yaşandığını, ülkede çalışır durumda sadece birkaç MR cihazı bulunduğunu ifade ediyor. İlaç bulmak öylesine zor bir seviyeye ulaşmış durumda ki reçeteleri hastalığın ne olduğuna göre değil, hastanın hangi ilacı bulabildiğine göre yazdıklarını söylüyorlar. Sağlık alanında dünya çapında insanlık için en ileri tarihsel kazanımları temsil eden, pandemi döneminde dünya salgınla kapitalizmin insafına kalmış bir şekilde boğuşurken farklı ülkelerdeki insanların yardımına koşan sağlık emekçileriyle gurur duyulan Küba’nın, bugün adım adım getirildiği durum, emperyalizmin bilinçli boğma taktiği ile bir enkaza dönüştürülme çabasıdır. Bu tablonun birinci ve en büyük sorumlusu ABD emperyalizmidir. Küba altmış yılı aşkın süredir ambargo altında. Ancak bugün karşı karşıya kalınan tablo, klasik bir ambargonun çok ötesinde. Trump yönetiminin 29 Ocak 2026’da imzaladığı 14380 sayılı Kararname ile devreye soktuğu eşi görülmemiş yaptırımlar, adanın dünyayla bağını fiilen koparmış oldu. Bu kararnameyle yalnızca Küba gemileri değil, adaya petrol taşıyan Meksika ve Venezuela gibi üçüncü ülke gemileri de açık denizlerde engellendi, ikincil yaptırım tehditleriyle uluslararası nakliye şirketleri felç edildi. Trump yönetiminin tetikçilerinin, Küba'ya yönelik "komünist diktatörlüğün günleri sayılı" şeklindeki açıklamaları, Küba’nın üzerindeki casus uçuşlarının artırılması ve Raúl Castro'ya yönelik uluslararası adli suçlamaların devreye sokulması, doğrudan bir askeri müdahalenin ve işgal hazırlığının adımlarıdır. ABD bir yandan bu hazırlıkları yaparken bir yandan da Küba halkını sefaletle terbiye edip rejimi içerden çökertme stratejisi izleyerek Küba’yı yeniden kendi arka bahçesine çevirmek istiyor. Bugün Küba’da bürokrasi ve Díaz-Canel yönetimi, halk böylesine yoksullukla boğuşurken sadece kendi ayrıcalıklı konumlarını muhafaza etmiyor, daha da kötüsü bu durum karşısında devrimci çözümlere başvurmak yerine gıda dağıtımı gibi en temel kamusal alanları özelleştirerek, ABD ile ticarete ve uzlaşmaya açık sinyaller vererek kapitalist restorasyon kapısını sonuna kadar aralamaktadır. Bir zamanlar halkın temel gıda güvencesi olan karne sisteminin (Libreta) içi hızla boşaltılırken, adanın dört bir yanında pıtrak gibi çoğalan özel şirket marketleri (MIPYMES) yalnızca dövize veya yurt dışından gelen para transferlerine erişimi olan küçük bir azınlığa hizmet veriyor. Tüm bunlar devrimin toplumsal tabanını içeriden kemiriyor.

    6 min
  3. Levent Dölek: Dünya kupasında kimi tutalım?

    2 days ago

    Levent Dölek: Dünya kupasında kimi tutalım?

    2026 Dünya Kupası başlıyor. Futbolseverlerin dört yıl beklediği bu büyük organizasyona ABD, Kanada ve Meksika ev sahipliği yapacak. 24 yıl sonra nihayet Türkiye Milli Takımı Dünya Kupası’na katılma hakkı kazandığı için bu turnuva hiç şüphesiz ki çok daha büyük ilgi görecek. Dünya Kupası’nda her futbolseverin hatta futbolla ilgisi az olanların da favori gördüğü, tuttuğu ya da sempati duyduğu takımlar olur. Biz genelde Dünya Kupası’na katılamadığımız için Türkiye haricinde tuttuğu takımlar olur. En çok sempati duyulan takımlar içinde gurbetçilerimiz dolayısıyla Almanya öne çıkar. Tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de futbolu en estetik şekilde oynayan Brezilyalı sambacılar da en çok desteklenen takımlar arasında yer alır. Eskiler tabii ki böğründe kocaman CCCP yazan ikonik formalarıyla, makine gibi işleyen, kolektif takım oyunu ile gönüllerde taht kuran Sovyetler Birliği takımını da tutardı. Biz yetişemedik. 1988 Avrupa Kupası’nda izleyebildik sadece. Maradona’dan beri Arjantin’in kalplerdeki yeri de hep ayrı olmuştur. Onu izleyenler için, Messi dahil, onun gibisi yer yüzüne gelmemiştir. Pek örnek alınamayacak bir özel hayatı olsa da Arjantin’in yoksul mahallelerinden gelen bir kahramandır. ABD’den verilen bir ödülü reddedip Küba’ya giderek Fidel Castro’dan ödül almayı tercih ettiğini, sağ omzuna Che Guevara’nın, efsanevi sol ayağına da Fidel Castro’nun dövmesini yaparak, “kalben Filistinliyim” diyerek her daim safını belli ettiğini biliyoruz. 1986 Dünya Kupası’nda İngiltere’nin Malvinas savaşında Arjantin’e yaşattığı zilletin intikamını meşhur “tanrının eli” golüyle almıştı. Yıllarca onun hatırına Arjantin’i tuttuk. Onun dünya futboluna veliahtı olarak bıraktığı Messi’yi alkışladık. Ama futbol hayatına çok büyük paralarla ABD’de devam eden Messi’nin Beyaz Saray’da Trump’a yaltaklandığı görüntüleri gördükten sonra sanırız ki herkes büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. Yine de Maradona’nın hatırını Messi’nin ihanetinden üstün tutup Arjantin’i destekleyecekler olacaktır. Biz de sanırız ki onlardan olacağız. Bir de her daim kupalara renk katan, mazlumların temsilcisi olarak Afrika takımları desteklenir. İtalya 90’da açılış maçında son şampiyon Arjantin’i yenip çeyrek finale kadar gelen Kamerun, 2002’de Fransa’yı yenip çeyrek finale kadar gelen ve bize elenen Senegal, son dünya kupasına damga vurup dördüncü olan Fas gibi... Bu sefer Afrika’dan 10 takım katılıyor. Artık Fas’ın yarı finale kadar çıkması değil erken elenmesi sürpriz olur. Gözümüz yine Senegal, Gana, Güney Afrika gibi turnuvanın gediklilerinin dışında Yeşil Burun Adaları ve Demokratik Kongo’nun üzerinde olacak. Dünya Kupası’na katılan en küçük ülke Çuraçao… Venezuela kıyılarında bulunan Karayiplerin bu küçük ada ülkesi büyük sürpriz yaparak geliyor. Ama Çuraçao’yu mazlum Afrika’nın yanına koymak pek olmaz. Bu ada bir Hollanda sömürgesi ve Venezuela’nın ne kadar gericisi, karşı devrimcisi, Amerikancısı varsa onların toplandığı bir üs gibi. Batı medyası tarafından el üstünde tutulup parlatılması da büyük ölçüde bundan. Bir nevi Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde NATO garnizon devleti olarak kurulan Kosova gibi. Küçük ama pek sevimli değil.

    7 min
  4. Sungur Savran: Sekiz kocalı Hürmüz!

    2 days ago

    Sungur Savran: Sekiz kocalı Hürmüz!

    Böyle olmaz. Sosyalizmin adı ve itibarı böylesine harcanamaz. Her biri tarihî bir öncüle yaslandığını iddia eden, bir bölümü geçmişin partilerinin ve sosyalizmin önderlerinin adını bayrağı yapan birtakım sosyalist partiler, en azından Kılıçdaroğlu’nun 2017’de düzenlediği “Adalet Yürüyüşü” adı verilen gösteriden bu yana seçimlerde, en azından cumhurbaşkanı seçimlerinde CHP’yi halka umut olarak göstererek toplumun önünde sosyalizmin adını yerle yeksan ediyorlar! Devrimci İşçi Partisi, Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nun yarıştığı 2023 cumhurbaşkanı seçimi öncesi ve sonrasında Altılı Masa’nın ve onun seçimdeki uzantısı olan Millet İttifakı’nın nasıl hem gerici hem de son derece kırılgan olduğunu ısrarla ortaya koydu. Kılıçdaroğlu’nun seçimi kazansa bile istibdad rejimine son vermeyeceğini, CHP’nin temsil ettiği TÜSİAD burjuvazisinin kurulan düzenin (büyük aşırılıklar olmadıkça) devamından yana olduğunu ifade etti. Ayrıca, Altılı Masa’nın seçim öncesinde ya da sonrasında dağılabileceğine de işaret etti. Biz de köşe yazılarımızda bunları dile getirdik. Ayrıca, Akşener’in Mart ayında masadan kalkıp gitmesinin ardından hem diğer partilerin başkanlarının, hem de İmamoğlu ve Yavaş’ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı sıfatıyla Kılıçdaroğlu’nun başına gardiyan olarak dikildiğinin de altını çizdik. Bu konuyu işlediğimiz yazının başlığını da tiyatro tarihimizin en popüler oyunlarından biri olan “Yedi Kocalı Hürmüz”den ödünç aldık. Yedilinin her birine Kılıçdaroğlu’nun gardiyanı olarak yaklaştık. Kılıçdaroğlu şimdi sekizinci bir gardiyanın himayesi altında CHP’nin başına döndü. Bu seferki gardiyan öyle Babacan ya da Davutoğlu gibi arkasında herhangi bir güç olmayan türden değil. İstibdad rejiminin baş aktörü Tayyip Erdoğan. Tam anlamıyla sefil bir manzara! Çok sayıda sosyalist partinin Türkiye’yi istibdaddan ve onun baş aktöründen kurtarma gerekçesiyle halkı oy vermeye çağırdığı şahıs, Erdoğan’ın CHP içindeki kayyımı konumunda! Ama bundan en ufak bir ders çıkaran yok. Nerede başını elleri arasına alıp “Yahu biz ne yaptık? Bu adamı halka nasıl çözüm olarak sunduk?” demek? Nerede “yanılmışız” diye açıklama yapmak, halktan özür dilemek. Sosyalizmin geleneği, bırakın böyle devasa hataları, bireysel düzeyde bile yapılan politik, örgütsel ve kişisel hataların özeleştirisini davanın ilerletilmesi için önkoşul sayar. Oysa özeleştiri vermek bir yana yine aynen Adalet Yürüyüşü’nde yaptıkları gibi, yalnız bu sefer Kılıçdaroğlu’nun yanında değil karşısında aynı tutumu tekrarlıyor sosyalist partiler. Oysa perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Biz, seçimlerin hemen ertesinde Kılıçdaroğlu/İmamoğlu çekişmesinin büyük sorunlara yol açacağını yazdık. Birkaç ay sonrasında da “CHP’nin Geleceği (Var mı?)” başlığını taşıyan bir yazı yazdık. Kim bilir, o zaman Kılıçdaroğlu’na oy vermiş partilerin bazı kadroları dudak büküp yazıyı okumaktan sarfınazar etmişlerdir. Kısaca alıntılayalım: “Öyle görünüyor ki partinin önünde üç ihtimal var. İlki CHP’nin daha küçük partilere ayrışarak orta vadede sahneden silinmesidir. Cumhuriyet kuruculuğuyla övünen bu partinin cumhuriyetin 100. yıldönümünde ufalanmaya başlaması tarihin ilginç bir cilvesi olur.” Bu senaryoya şimdi “katiyen olmaz” diyebilecek yiğit var mı? İki kanadın dışında başka parçalanmalar da mayalanmaya başladı (Mansur Yavaş sadece ilk örnektir). Kılıçdaroğlu’nun nerelere kadar alçalabileceğini de üçüncü ihtimal olarak saymıştık. Seçimin iki turu arasında Ümit Özdağ’la imzaladığı, o an gizli tutulan ama sonradan bu faşist politikacıya İçişleri Bakanlığı’nı ve MİT Müsteşarlığı’nı vadeden anlaşmaya yaslanarak partiyi onunla birlikte yönetebileceğini yazmıştık. Şimdi “CHP ülkücüleri” diye andığı çeteler CHP Genel Merkezi’ni polisten önce tehdit edenler oldu.

    6 min
  5. Başyazı: NATO kisvesiyle Türkiye’ye gelen, insanlık düşmanı Epstein koalisyonudur! (Haziran 2026)

    2 days ago

    Başyazı: NATO kisvesiyle Türkiye’ye gelen, insanlık düşmanı Epstein koalisyonudur! (Haziran 2026)

    NATO kisvesiyle Türkiye’ye gelen, insanlık düşmanı Epstein koalisyonudur! İşçiler emekçiler uyanın! Genel grevle hayatı durdurun ve bu zillete son verin! İçinden geçtiğimiz emperyalist kapitalizmin çürüme çağında, son dönemde yaşanan krizlerle ve savaşlarla birlikte medeni Batının maskesi çoktan düştü. Ardından ırkçı, sömürücü, katliamcı, soykırımcı emperyalizmin ve Siyonizmin gerçek yüzü çıktı. Tüm dünya bu gerçek yüzü tecavüzcü, sübyancı, yamyam ve katil Epstein’in suretinde gördü. İnsanlık, Filistin’den Lübnan’a, Yemen’den İran’a tüm Batı Asya’yı kana bulayan, doğrudan hedef alarak çocukları katleden, insani altyapıyı tahrip ederek kuşatma ve ambargolarla halkları aç bırakan, insan kaçırmayı devlet politikası haline getiren Trump ve Netanyahu’nun cenahına Epstein koalisyonu adını taktı. Dünya halkları Trump ve Netanyahu’nun terörist saldırganlığını, Epstein adasında yaşanan tecavüzcü, sübyancı, yamyam barbarlıkla aynı kefeye koydu. Batı’nın medeniyet adı altındaki canavarlığı ifşa oldu. İnsanların zihninde şekillenen Epstein koalisyonunun somut hayatta kurumsal bir yapısı, hatta resmi bir adı da var: NATO! Kurulduğu 1949’dan beri halkların kanını döken NATO! Türkiye’nin, 1952’de kabul edilmek için, ABD’nin dünyanın öbür ucunda devrim yapan Koreli işçi ve köylülere karşı başlattığı savaşa gençlerini kurban ettiği NATO! Sadece Yugoslavya ve Afganistan’da olduğu gibi resmen taraf olduğu savaşlarda değil, Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika’da Amerikan emperyalizminin halklara karşı işlediği tüm suçların arkasındaki güç olan NATO! İsrail’in Gazze’deki soykırımının aktif parçası olan NATO! Tüm üye ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de kurduğu kontrgerilla örgütlenmesiyle devrimcileri ve anti-emperyalistleri işkenceden geçiren, kurşunlayan ve darağacına gönderen NATO! Kontrgerillaya devşirdiği faşist çetelerle Kemal Türkler başta olmak üzere mücadeleci sendikacıları ve işçi liderlerini katleden NATO! Darbelerle ülkenin emekçi halkına kan kusturan NATO! Özellikle 12 Eylül 1980’de “bizim çocuklar” dedikleri paşaların darbesiyle patronların “bugüne kadar işçiler güldü, bundan sonra biz güleceğiz” demesini mümkün kılacak kadar işçi düşmanı olan NATO! Emperyalistlerin çıkarı için memleketin işçilerini ezen ve ucuz emek olarak tekellere sunarak 12 Eylül’ün izinden yürüyen tüm iktidarların ve tabii ki bugünün istibdadının da tabi olduğu NATO! İşçi sınıfının yükselişini 1 Mayıs 1977’de Taksim’i kana bulayarak ezmeye çalışan, beslediği faşistlerle Alevilere yönelik Maraş, Çorum, Tokat katliamlarını düzenleyerek, ülkeyi mezhep çatışmasına sokmaya yeltenen ve tüm bunlarla 12 Eylül’ün yolunu döşeyen NATO! 12 Eylül’den sonra Kürt halkını faili meçhul cinayetlerle sindirmeye çalışan, Sivas’tan Gazi’ye katliamlarına devam eden, yakın dönemde Suruç’tan 10 Ekim Ankara katliamına kadar DAİŞ’in tekfirci mezhepçi çetelerini kanlı planları için istihdam eden NATO! 90’larda Susurluk kazasıyla, yakın zamanda eski bir kontrgerilla elemanı Sedat Peker’in itiraflarıyla, bir katliam, hırsızlık ve uyuşturucu kaçakçılığı şebekesi olarak ifşa olan NATO! Dönemin kötü ünlü kontrgerilla şefi Mehmet Ağar’ın “bir tuğlayı çekersek yıkılır” dediği duvarın temeli olan NATO! Sömürülen sınıfların ve ezilenlerin katili, işçi sınıfının kanlısı NATO! Bu suç örgütü Epstein’in adası gibi Karayiplerin ücra bir yerinde değil! Tam içimizde… Sömürü çarklarıyla işçinin emekçinin hayatının tam ortasında! NATO üyesi ülkelerin kapitalistlerinin fabrikalarında; Bursa’da, Gebze’de, Manisa’da, Trakya’da! Askeri üs ve karargâhlarda; İncirlik’te, Kürecik’te, İzmir’de, İstanbul’da, Ankara’da! NATO ülkemizdeki üsleriyle sadece İsrail’e kalkan olup komşu halklara kan kusturmuyor… 15 Temmuz’da halkı katleden NATO beslemesi darbecileri, meclisi bombalayan uçaklara yakıt veren NATO tankerlerini nasıl unuturuz?

    8 min
  6. Levent Dölek: 1 Mayıs’ı hangi irade kazanacak?

    15 May

    Levent Dölek: 1 Mayıs’ı hangi irade kazanacak?

    1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak isteyenlere önde polis biber gazlarıyla arkadan da istibdad medyası zehirli diliyle saldırıyor. Bitmek bilmeyen marjinal gruplar edebiyatı “aralarında hiç işçi yok” yalanıyla köpürtülüyor. 1 Mayıs işçi bayramıdır ama işçi sınıfının tüm toplumu etrafında kenetleyen sosyal ve tarihsel gücü bu bayramı tüm ezilenlerin sahiplendiği bir mücadele gününe dönüştürmüştür. Bu yönüyle 1 Mayıs sadece coğrafi değil toplumsal kapsayıcılığı ile de tek evrensel bayramdır. Ancak tabii ki 1 Mayıs bir işçi bayramıdır ve tüm 1 Mayıs alanlarında olduğu gibi Taksim için Mecidiyeköy’de ve Beşiktaş’ta toplananların da aralarında işçiler vardı. Bir dizi sendika bu alanlara çağrı yapmıştı. Ve istibdadın medyası ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın istibdadın polisi işçilerin gözüne biber gazı sıkıyor, işçileri tartaklayıp gözaltına alıyordu. Bir başka edebiyat daha var. Neymiş, 1 Mayıs’ı işçiler dışında herkes kutluyormuş, işçiler 1 Mayıs’ta çalışıyormuş… Burjuva medyasında sanki bir eleştiri yapıyormuş havasıyla “işçiler ekmeğinde 1 Mayıs’ta meydana çıkanların derdi başka” iması yapılıyor. Bu hikâyeyi anlatanların çoğu 1 Mayıs’ta işçileri zorla çalıştıran patronların kendisi aslında. O medya kuruluşları da işçi sömürüsünde en başta gidiyor zaten. Bugün işçi sınıfının önemli bir kesimi 1 Mayıs’ı alanlarda kutlayamıyor çünkü patronlar zorunlu mesai dayatıyor. Bu işçilerin 1 Mayıs’ta çalışması “ekmeğinde olmalarından” değil örgütsüz olmalarından kaynaklanıyor. Ekmeğinde olmak 1 Mayıs’a gitmemek değildir; örgütlenmek, insanca çalışma koşulları ve geçinebilecek bir ücret için mücadele edip, haklarını söke söke almaktır! Peki “1 Mayıs’ta işçiler çalışıyor” edebiyatı parçalayan istibdadın ve patronların kalemleri ekmeği için sendikaya üye olan işçiler patronun işten çıkarmalarıyla karşılaştığında, buna karşı direndiklerinde ise devletin polis ve jandarmasının baskısına uğradıklarında neredeler? Tabii ki ortadan kayboluveriyorlar. Ara ki bulasın! Bu kara propagandanın arka planında işçi sınıfından duyulan korku var. Sermayenin istibdadı işçi sınıfının gücünün farkında. Bu gücün alanlara inmesi, yollara düşmesi en büyük kâbusları. İşçi de insan… Belki sanayide 1 Mayıs’ın efsanevi afişinde zincirleri kıran işçi gibi daha güçlü kollara sahip olabilir. Ama hiçbir işçinin biber gazına bağışıklığı da yok. Mesele kas gücü değil. Toplumsal bir güçten bahsediyoruz. Bu gücün en önünde de emekçi kadınlar var. Biber gazı sıkarsınız, copla dağıtırsınız, gözaltına alırsınız ama bunu topluma anlatamazsınız. İşçiler direnir, grev yasaklarını çöpe atar, barikatları aşar; işçilerin mücadelesi toplumu hem haklı hem de güçlü olanın etrafında kenetler… Bu gerçek bizi işçi sınıfına güvenmeye ve işçi sınıfına dayanarak siyaset yapmaya yöneltmelidir. Çuvaldızı istibdada ve patronlara batırdıktan sonra bu noktada iğneyi biraz da kendimize batırmalıyız. İstibdadın ve patronların medyasının kara propagandasının bir diğer teması ise şu: 1 Mayıs solcuların eylemidir, işçilerse çoğunlukla sağ partileri destekliyor… Bu propagandanın aslında solda da epey bir alıcısı olduğunu söyleyebiliriz. Burada sorun işçi sınıfının sağ partileri desteklemesi değil patron partilerini desteklemesidir. Sermaye düzeni siyasette hegemonyasını hem sağda hem solda patron partilerini hâkim kılarak sağlar. İşçinin AKP’ye oy vermesi sınıf bilincinin olmadığını gösterir. Bunun ilacı bir başka patron partisi CHP’ye oy vermek değildir. Bu durumdan çıkartılacak sonuç “işçi sınıfından bir şey olmaz” değildir. Çünkü işçi sınıfımızdan çok şey olur. Düzen siyasetinin seçimlerinde hangi partiye oy vermiş olursa olsunlar iş ve aş için birleşirler ve mesela metal işçilerinin yaptığı gibi istibdadın grev yasaklarını çöpe atarlar… Polonez işçileri gibi omuz omuza verip barikatları aşarlar, maden işçileri gibi Ankara’yı sarsarlar! Her durumda bunu örgütlü olarak yaparlar.

    7 min
  7. Başyazı: 200 sayıdır sermayenin ve yalanlarının karşısında emeğin ve gerçeklerinin sesiyiz! (Mayıs 2026)

    11 May

    Başyazı: 200 sayıdır sermayenin ve yalanlarının karşısında emeğin ve gerçeklerinin sesiyiz! (Mayıs 2026)

    Gerçek gazetesi olarak 200. sayımızla okurlarımızla birlikteyiz. 2009’un Temmuz ayında kamu işçilerinin toplu sözleşme mücadelesini “Bir saat yetmez! Haydi Genel Greve” sloganıyla manşete taşıyarak yolculuğuna başlayan gazetemiz 18 yıl ve 200 sayı boyunca işçi sınıfının gündemini ülkenin gündemi haline getirmek için mücadele etti. Sermayenin ve yalanlarının karşısında emeğin ve gerçeklerinin sesi oldu. 2014 yılının Nisan ayında çıkan 54. sayımızdan bu yana fabrikalardan haberler sayfalarımızda öncü işçiler hem iş yerlerinin hem ülkenin gündemini yorumluyor. Gerçek gazetesi işçilerin hem okuru hem yazarı olduğu bir gazete olarak yoluna devam ediyor. Gerçek gazetesi, Devrimci İşçi Partisi’nin Merkez Yayın Organı olarak salt bir basın yayın organı değildir. Bir örgütlenme aracıdır. Pandemi döneminde dahi her ay düzenli çıkmamızın en önemli sebebi budur. Ölümcül hastalık kol gezerken işçi sınıfı evinde kalamamış, fabrikalara sürülmüştür. Gerçek gazetesi de öyle! Her sayımız işçi sınıfının devrimci mücadelesinde tuğla üstüne koyulan bir tuğladır. Gerçek devrimci sınıf siyaseti pusulasıdır. Her sayfası işçi sınıfı partisinin inşasında politik bir iskeledir. Bu yönüyle kökleri çok geriye 1900’lerin başına gider. Gerçek’in anası ve atası Bolşevik Partisi’nin yayın organları olan Iskra (Kıvılcım) ve Pravda (Gerçek) gazeteleridir. Bolşevik Partisi, 1917 Ekim Devrimi’ni zafere ulaştıran, insanlığa emperyalizme, istibdada ve sermayeye karşı muzaffer olan ilk işçi devrimini armağan eden partidir. Bolşevik Partisi’nin ve Ekim Devrimi’nin büyük önderi Lenin, “Ne Yapmalı?” isimli eserinde işçi sınıfının öncüsünü örgütlemenin bir aracı olan politik bir gazetenin vazgeçilmez önemini vurgulamıştır. Köklerimiz geçmişe dayanır ama fikirlerimiz taze ve günceldir, çağrımız yepyenidir. Liberal, milliyetçi, dinci, sağcı ya da solcu hangi sosa bulanmış olursa olsun burjuvazinin “böyle gelmiş böyle gider” düşüncesini vazedenlerin karşısında yepyeni bir yola çağırıyoruz. Ama bilinmeyen bir yola değil. İş, aş, hürriyet için tüm dünyada ve Türkiye’de milyonlarca işçinin emekçinin günbegün gerçekleştirdiği sınıf mücadelesi yöntemlerini temel alıyoruz. Sloganımız işgal, grev, direniş! Baş sayfamızda her zaman işgalci, grevci, direnişçi, mücadeleci işçiler, emekçiler var! 1 Mayıs alanlarında haykırdığımız gibi: Hürriyet işçilerle gelecek! Zaten yaşamak için yaptığımız ve bildiğimiz şeyi insanlığın kurtuluşu için ileri taşımayı öneriyoruz. İşçi sınıfı iktidarı için planlı, programlı, örgütlü bir politik mücadeleye çağırıyoruz. Düzen siyaseti içinde kalan bin defa denenmiş bin defa hüsranla sonuçlanmış sınıf işbirlikçiliğinin karşısına devrimci sınıf siyasetiyle çıkıyoruz. Emperyalizmin, sermayenin, paranın değil, emeğin gücüne yaslanıyoruz. Elinizde tuttuğunuz, bir telefon ya da bilgisayar ekranından okuduğunuz gazetemiz sadece gerçekleri yazar ve gerçekler devrimcidir. Devrim emperyalist kapitalizmin çürüme ve çöküş çağında tek gerçek ve gerçekçi çözüm yolu olarak karşımızdadır. Gerçeğimiz ortadadır ve gözümüzün önündedir. Mesela asgari ücrette ne verecekler diye bekleyenlerin eli boş kalmıştır. Açlık ücreti dayatmasını kıranlar sadece hak verilmez alınır diyerek örgütlenenler olmuştur. AKP’sinden MHP’sine CHP’sine kadar düzen partilerinin peşinden yürünen yollar hep hüsranla sonuçlanmıştır. Geleceğin kapıları düzen siyasetinden koparak ve sınıf siyasetinde birleşerek açılacaktır. Devrimci sınıf siyaseti hem yeni hem de gerçekçi siyasettir. Gerçek gazetemiz işçi sınıfının devrimci bir silahıdır. Oku ve okut! Örgütlen ve örgütle!

    5 min
  8. Ara seçim tartışması vesilesiyle memleketimden düzen muhalefeti manzaraları

    11 May

    Ara seçim tartışması vesilesiyle memleketimden düzen muhalefeti manzaraları

    CHP, Türkiye’nin fiilen en büyük muhalefet partisi konumunda. Ayrıca son yerel seçimlerden de birinci parti olarak çıkarak bir iktidar alternatifi haline gelmiş durumda. Dolayısıyla da mevcut iktidarın değişmesini isteyenler için ilk başta ve en çok bakılan parti CHP. Biz CHP’yi bir düzen partisi olarak nitelendiriyoruz. Aynı zamanda onun bir sermaye partisi olduğunu söyleyerek sınıfsal karakterine işaret ediyoruz. Düzen muhalefetinin işi düzeni korumaktır! Sermaye muhalefetinin işi sermayenin istediğini iktidarda tutmaktır! Yani mevcut iktidarın ve düzenin değişmesini isteyen emekçi halka CHP’ye bakmayın, CHP’nin peşinden gitmeyin diyoruz. Çünkü bir düzen partisi muhalefette de olsa mevcut düzenin korunmasına öncelik verir. İktidar değişse bile düzen korunmalıdır. Tabii ki bu düzen sermaye düzenidir. Peki sermaye sınıfı mevcut iktidarın sürmesinden yana ise? İşte o zaman düzen muhalefeti, emekçi halk ne isterse istesin, kendi gücü ne olursa olsun o iktidarın değişmesinden de imtina eder. Mühürsüz seçimlerin sineye çekilmesinde, Ekmeleddin’den Kılıçdaroğlu’na Erdoğan’ın karşısına hep Erdoğan’ın istediği adaylarla çıkılmasında, 19 Mart sürecinde olduğu gibi halkın istibdada karşı tepkisinin soğurulup düzen içi pazarlıklarda koz olarak kullanılmasında hep bunu gördük. Her seferinde yeni ve daha büyük bir hayal kırıklığı. Ve CHP, düzen muhalefeti olarak görevine devam ediyor. Demirtaş’tan İmamoğlu’na istibdadın siyasi davalarının hâkim ve savcısı Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasının ardından Özgür Özel son derece yüksek perdeden, yolsuzluk iddialarıyla ortaya çıktı. Bir hafta on gün ortalık çalkalandı. Sonra işin peşi bırakıldı. Tıpkı daha önce Kılıçdaroğlu’nun Man Adaları yolsuzluk belgeleriyle ortaya çıkıp sonra kulağının üstüne yatması gibi. Ara seçim tartışması iktidarı sıkıştırmadı tam tersine muhalefeti söndürdü Ardından Özgür Özel’in ara seçim çıkışı geldi. Nisan ayı boyunca ara seçim tartışıldı. Özgür Özel, Anayasa’nın 78. Maddesi’ne işaret ederek mecliste boşalan sekiz sandalye için ara seçime gidilmesini teklif etti. İlgili maddedeki “ara seçim yapılır” ifadesini CHP zorunluluk olarak yorumlarken AKP-MHP tersi görüşteydi. Özgür Özel tüm muhalefet partilerini gezdi. Anayasa’nın 78. Maddesi’nde “üye tam sayısının yüzde 5’i” ifadesine atıfta bulunarak gerekirse 22 milletvekilini istifa ettiririm dedi. Bu sefer de AKP kanadı Abdülkadir Selvi’ye bir köşe yazısı yazdırdı. AKP ve MHP bu istifaları mecliste kabul ettirmeyerek 30 sandalyenin boşalmasına engel olacaktı. Özgür Özel “Siz ara seçime gideceğinizi açıklayın, çeşitli çakallıklarla bunu engellemeyeceğinize söz verin, 50-55 milletvekilini istifa ettirmeyen namerttir” diye üst perdeden bir çıkış daha yaptı. Hem AKP hem de MHP en üst seviyeden ara seçim gündemde yok açıklaması yapınca bir kez daha, günlerce süren hararetli tartışma fısss diye sönüverdi. Özgür Özel’e sorular… Özgür Özel bu çıkışla iktidarı köşeye sıkıştıracağını düşünürken, milletvekilleri istifa etse dahi ara seçimi dayatamayacağını bilmiyor muydu? Ortalama akıllı bir insan ancak karşısındaki isterse gerçekleşebilecek bir senaryo üzerinden muhatabını köşeye sıkıştırabileceğini düşünür mü? Hadi diyelim AKP ve MHP tamam dedi ara seçim yapıldı. Sadece boşalan sandalyeler için seçim yapılacağına göre, (yani çoğunlukla istifa eden CHP’li milletvekillerinin yerine tekrar seçim yapılacak) meclis aritmetiğinin iktidar aleyhine değişmeyeceği hatta iktidarın bazı CHP’liler yerine kendi milletvekili sayısını arttırabileceği belli değil mi? Çok geç olmadan düzen muhalefetinden kopun!

    7 min

About

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri