Lem'alar Mecmuası

Av. Ali Kurt ile Lem'alar mecmuasından Risale-i Nur dersleri. Sözler Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/risale-i-nur-dersleri/id1776556655 Spotify: https://open.spotify.com/show/2c7AlmTFKP9k6sKJ6QbEPS Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com

  1. 2 APR

    (143) 28. Lem’a/9, Sh 310 | (Mektuplar) Uykunun üç nevi‘ne ve namaz tesbîhâtına dairdir

    Re’fet, اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ âyet-i celîlesindeki قَٓائِلُونَ kelimesinin ma‘nâsını merak edip sorması münâsebetiyle; ve hapiste sabah namazından sonra sâirler gibi yatmasından gelen rehâvet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır. Uyku üç nevi‘dir:Birincisi: “Gaylûle” dir. Fecirden sonra, tâ vakt-i kerâhet bitinceye kadardır. Bu uyku, hadîsçe rızkın noksâniyetine ve bereketsizliğine sebebiyet verdiği için, hilâf-ı sünnettir. Çünkü, rızık için sa‘y etmenin ve rızkın mukaddemâtını ihzâr etmenin en münâsib zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehâvet ârız olur. O günkü sa‘ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sâbit olmuştur.İkincisi: “Feylûle” dir ki; ikindi namazından sonra mağribe kadardır. Bu uyku ömrün noksâniyetine, yani uykudanSayfa 311gelen sersemlik cihetiyle o günkü ömrü, nevm-âlûd, yarı uyku hâlinde kısacık bir şekil aldığından maddî bir noksâniyet gösterdiği gibi, ma‘nevî cihetiyle de o gün hayatının maddî ve ma‘nevî neticesi ekseriyâ ikindiden sonra tezâhür ettiğinden, o vakti uyku ile geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güya o günü yaşamamış gibi oluyor.Üçüncüsü: “Kaylûle” dir ki; bu uyku sünnet-i seniyedir. Duhâ vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyâmına sebebiyet verdiği için sünnet olmakla beraber, Cezîretü’l-Arab’da “vaktüzzuhr” denilen şiddet-i harâret zamanında bir ta‘tîl-i eşgāl, âdet-i kavmiye ve muhîtiye olduğundan, o sünnet-i seniyeyi daha ziyâde kuvvetlendirmiştir. Bu uyku hem ömrü, hem rızkı tezyîde medârdır. Çünkü yarım saat kaylûle, iki saat gece uykusuna muâdil gelir. Demek ömrüne her günbir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine ölümün küçük kardeşi olan uykunun elinden bir buçuk saati kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor.Saîdü’n-Nûrsîاَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ cümlesi,Namaz tesbîhâtında okunurken inkişâf eden latîf bir nükteyi uzaktan uzağa gördüm. Tamamını tutamadım, fakat işârât nev‘inden bir iki cümlesini söyleyeceğim. Gördüm ki, gece âlemi, dünyanın yeni açılmış bir menzili gibidir. Yatsı namazında o âleme girdim. Hayâlin fevkalâde inbisâtından ve mâhiyet-i insaniyenin bütün dünya ile alâkadârlığından, koca dünyayı, o gece bir menzil gibi gördüm. Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler ki, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nûrlandıran tek şahsiyet-i ma‘neviye-i Muhammediyey (asm) hayâlen müşâhede ettim. Nasıl bir adam yeni bir menzile girdiği zaman, menzildeki zâtlara selâm ettiği gibi, ben de “Binler selâm sana Yâ Resûlallâh!” (Hâşiye)Hâşiye: Zât-ı Ahmediye’y (asm) gelen rahmet, umum ümmetinin ebedî zamandaki ihtiyâcâtına bakıyor. Onun için gayr-i mütenâhî salât yerindedir. Acaba dünya gibi kocaman, büyük ve gafletle karanlıklı ve haşmetli ve hâlî bir hâneye birisi girse; ne kadar tedehhüş ve tevahhuş ve telâş eder. Ve birden o hâneyi tenvîr eden enîs ve mûnis, habîb ve mahbûb bir yâver-i ekrem, sadırda görünüp, o hânenin Mâlik-i Rahîm ve Kerîm’ini o hânenin her eşyâsıyla ta‘rîf edip tanıttırsa, ne kadar sevinç ve ünsiyet, sürûr ve ışık ve ferah verdiğini kıyâs ediniz. Ve Zât-ı Risâlet’e takdîm edilen salavâtın kıymetini ve lezzetini takdîr ediniz!Sayfa 312demeye bir arzuyu içimde coşar buldum. Güya bütün ins ve cinnin adedince selâm ediyorum. Yani sana tecdîd-i bîat edip, me’muriyetini kabûl; ve getirdiğin kanunlarına itâat ve emirlerine teslîm; ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâm ile ifade edip, benim dünyamın eczâları ve zîşuûr mahlûkları olan umum cin ve insi konuşturup, her birerlerinin nâmına bir selâmı, mezkûr ma‘nâlarla takdîm ettim. Hem o getirdiğin nûr ve hediye ile benim bu dünyamı tenvîr ettiğin gibi, herkesin bu dünyadaki dünyalarını tenvîr ediyorsun, ni‘metlendiriyorsun diye, o hediyesine karşı şâkirâne bir mukābele nev‘inden “Binler salavât sana etsin!” dedim. Yani...

    53 min
  2. 28 MAR

    (142) 28. Lem’a/8, Sh 305 | (Mektuplar) Bir îkāz ve Sa‘dî-i Şîrâzî'den ilmin önemine dair bir nakil

    Kardeşlerim! Maatteessüf başımıza gelen bu şefkat tokadını, iki üç gündür kat‘î bir kanâatle anladım. Hatta, ehl-i isyân hakkında gelen bir âyetin çok işârâtından bir işareti bize bakıyor gibi fehmettim. O âyet de şudur, فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُٓوا بِه۪... اَخَذْنَاهُمْ yani, “Onlara ihtâr ettiğimiz ders ve nasîhati, unuttukları ve amel etmedikleri vakit... onları tutup musibet altına aldık.”Evet, en âhirde sırr-ı ihlâsa dâir bir risâle bize yazdırıldı. Elhak, gāyet âlî ve nûrânî bir düstûr-u uhuvvet idi. Ve on binler kuvvetle ancak mukābele edilebilir hâdiselere ve musibetlere karşı, o sırr-ı ihlâs ile on adamla mukāvemet ettirilebilir bir düstûr-u kudsî idi. Fakat, maatteessüf başta ben ve biz, o ihtâr-ı ma‘nevî ile amel edemedik. Bu âyetin ma‘nâ-yı işârîsiyle اَخَذْنَا cifir târihiyle, bin üçyüz elli iki eder, aynı târihiyle tutturulduk. Bir kısmımız şefkat tokadına giriftâr olduk. Bir kısmımız hakkında tokat değil, belki tokada ma‘rûz olan kardeşlerimize medâr-ı teselli ve kendilerine medâr-ı sevâb ve istifâde olmak için bu musibetin içine alındı.Evet, ihtilâttan men‘ olunduğum üç aydan beri ben kardeşlerimin dâhilî ahvâline muttali‘ olamadım, yeniden üç gündür muttali‘ oluyorum. Hiç hâtır ve hayâlime gelmezdi. En hâlis zannettiğim kardeşlerimde, sırr-ı ihlâsa münâfî hareket vukūa gelmiş. Ondan anladım ki, فَلَمَّانَسُوامَا ذُكِّرُٓوا بِه۪... اَخَذْنَاهُمْ âyetinin bir ma‘nâ-yı işârîsi uzaktan uzağa bize bakıyor. Ehl-i dalâlet için nâzil olan bu âyet, onlara azabdır. Fakat bizim için terbiye-i nüfûs ve keffâretü’z-zünûb ve tezyîd-i derecât için şefkat tokadıdır.Biz elimizdeki kıymetdar ni‘met-i İlâhiyeyi tam takdîr etmediğimizden tokat yediğimize bir delil şudur ki; en kudsî bir mücâhede-i ma‘neviyeyi tazammun eden ve sırr-ı verâset-i nübüvvetle velâyet-i kübrânın feyzine mazhar ve Sahâbenin sırr-ı meşrebine medâr olan Risâle-i Nûr ile hizmet-i kudsiye-i Kur’âniyemize kanâat etmeyip, menfaati şimdilik bize pek az ve bu vaz‘iyetimize mühim zararı muhtemel tarîkat hevesinin birkaç def‘a şiddetle ihtârımla önü alınmasıdır.Yoksa, hem vahdetimizi bozacaktı, hem dört elifin tesânüdüyle bin yüz on bir kıymetinden, dört kıymetine tenzîl eden teşettüt-ü efkâr, bu gāyet ağır hâdiseye karşı, kuvvetimizi hiçe indiren tenâfür-ü kulûba uğratacaktı.Sayfa 306Gülistan sâhibi Şeyh Sa‘dî-i Şîrâzî naklediyor ve diyor ki: “Ben bir ehl-i kalbi tekkede, seyr ü sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. ‘Ne için o feyizli tekkeyi terkedip, bu medreseye geldin?’ dedim. O dedi ki: ‘Orada herkes yalnız kendi nefsini, eğer muvaffak olursa kurtarabilir. Burada ise, bu âlîhimmet şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ulüvv-ü cenâblık ve ulüvv-ü himmetlik, bunlardadır. Fazîlet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim.’ ” Şeyh Sa‘dî bu vâkıayı, kısaca hulâsasını Gülistan’ında yazmıştır.Acaba, talebelerin, نَصَرَ، نَصَرُوا، نَصَرَتْ gibi sarf ve nahvin küçücük mes’eleleri tekkelerdeki virdlere râcih gelirse, Risâle-i Nûr, اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ deki hakāik-i kudsiye-i îmâniyeyi en kat‘î ve vâzıh bir sûrette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylesofları sustururken, onu bırakıp yahud sekteye uğratıp veyahud kanâat etmeyip, tarîkat hevesiyle Risâle-i Nûr’dan izin almayarak, kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkāk kesb ettiğimizi gösteriyor.Saîdü’n-NûrsîTenbîh: İki Küçük HikâyeBirincisi: Bundan on beş sene evvel, Rusya’nın şimâlinde esîr olduğum zaman, doksan esîr zâbitlerimizle beraber büyük bir fabrika koğuşunda bulunuyorduk. Sıkıntıdan ve ruh darlığından çok münâkaşalar, gürültüler oluyordu. Umumunun bana karşı ziyâde hürmetleri olduğundan teskîn ediyordum. Sonra, sükûneti muhâfaza için dört beş zâbiti tâ‘yîn ettim. Ve dedim: “Hangi köşede bir gürültü işittiniz, hemen yetişiniz. Hangi taraf haksız ise, ona yardım ediniz!"

    1hr 14min
  3. 19 MAR

    (141) 28. Lem’a/7, Sh 301 | Eskişehir hapsinde Hz Üstâd'ın talebelerine yazdığı muhtelif mektublar

    Kardeşlerim! Müteaddid def‘alar Risâle-i Nûr’un şâkirdlerini lâyık oldukları tarzda müdâfaa etmişim. İnşâallâh mahkemede bağırarak diyeceğim. Hem Risâle-i Nûr’u, hem şâkirdlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size bunu ihtâr ediyorum ki, bu müdâfaamdaki kıymeti muhâfaza etmenin şartı, bu hâdisedeki ağız yanmasıyla Risâle-i Nûr’dan küsmemek ve üstâdından darılmamak ve kardeşlerinden sıkıntıdan gelen bahanelerle nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnâd etmemektir. Yalnız bu hakîkati tahattur ediniz ki; Risâle-i Kader’de isbat ettiğimiz gibi, başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm var; biri insanın, diğeri kader-i İlâhînin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adâlet eder. Bu mes’elemizde insanın zulmünden ziyâde, kaderin adâletini ve hikmet-i İlâhiyenin sırrını düşünmeliyiz. Evet kader, Risâle-i Nûr talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücâhede-i ma‘neviyenin inkişâf etmesinin hikmeti,Sayfa 302onları hakîkaten bu çok sıkıntılı olan medrese-i Yûsufiyeye sevk etti. İnsan zulmü bir bahane ve bir vesîle oldu. Onun için sakınınız! Birbirinize “Böyle yapmasa idin, ben tevkîf olmazdım” demeyiniz!Saîdü’n-NûrsîBu parça, mahkeme müdâfaâtının bir parçasıdır. Her nasılsa buraya girmiş, çıkarılmamış, kalmış.Mahkemenin reisi ve a‘zâlarından, ehemmiyetli bir hakkımı taleb ederim. Şöyle ki, bu mes’elede yalnız benim şahsım medâr-ı bahis değil ki; siz beni tebrie etmekle ve hakîkat-i hâle muttali‘ olmanızla halledilmiş olsun. Çünkü ehl-i ilim ve ehl-i takvânın şahs-ı ma‘nevîsi, bu mes’elede nazar-ı millette ithâm altına girdiği için; ve hükûmete dahi ehl-i takvâ ve ilme karşı bir emniyetsizlik geldiği için; ve ehl-i takvâ ve ehl-i ilim tehlikeli ve zararlı teşebbüslerden nasıl sakınacağını bilmesi lâzım olduğundan, benim müdâfaâtımın kendim kaleme aldığım bu son kısmının, herhalde yeni hurûfla, matbaa vâsıtasıyla intişârını istiyorum. Tâ ki ehl-i takvâ ve ehl-i ilim, entrikalara kapılmayıp, zararlı ve tehlikeli teşebbüslere yanaşmasınlar; ve şahs-ı ma‘nevîleri nazar-ı millette ittihâmdan kurtulsun. Ve hükûmet dahi, ehl-i ilim hakkında emniyet etsinve bu anlaşılmamazlık ortadan kalksın. Hükûmete ve millete ve vatana pek çok zararlı düşen bu gibi hâdiseler ve anlaşılmamazlıklar daha tekerrür etmesin

    53 min
  4. 14 MAR

    (140) 28. Lem’a/6, Sh 297 | Sekiz nev hayvanın cennetten nimet olarak indirildiğine dair âyetin izahı

    وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ âyeti, وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ âyetinde beyân ettiğimiz nüktenin aynını tazammun edip, hem onu te’yîd ediyor, hem onunla teeyyüd ediyor. Evet Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, Sûre-i Zümer’de وَخَلَقَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ demeyipHâşiye: Bu kardeşimiz, suâl sormakta çalışkan, yazı yazmakta tenbellik eden Re’fet’tir.Sayfa 298وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ demesiyle ifade ediyor ki, “Sekiz nevi‘ hayvânât-ı mübâreke, sizlere hazîne-i rahmetinden, güya cennetten ni‘met olarak indirilmiş, gönderilmiştir.” Çünkü o mübârek hayvanlar, bütün cihetleriyle bütün beşere ni‘met olduğundan; tüyünden bedevîlere seyyâr hâneler, elbiseler; etinden güzel yemekler, sütünden güzel, lezîz taâmlar, derilerinden pabuçlar ve sâire; hatta gübreleri, mezrûâtın erzâkı ve insanların mahrûkātı hükmünde olup, güya o mübârek hayvanlar, tecessüm etmiş ayn-ı ni‘met ve rahmet olmuşlar.Onun içindir ki, yağmura “rahmet” nâmı verildiği gibi, bu mübârek hayvanlara da “en‘âm” nâmı verilmiş. Güya rahmet tecessüm etmiş, yağmur olmuş. Ni‘met de tecessüm etmiş; keçi, koyun, öküz ile manda ve deve şekillerini almış. Çendân cismânî maddeleri, yerde halk olunuyor. Fakat ni‘metiyet sıfatı ve rahmetiyet ma‘nâsı, maddesine tamamıyla galebe ettiğinden, اَنْزَلْنَا ta‘bîriyle, doğrudan doğruya bu mübârek hayvanları hazîne-i rahmetin birer hediyesi olarak, Hâlik-ı Rahîm, yüksek mertebe-i rahmetinden ve ma‘nevî âlî cennetinden yeryüzüne indirmiş. Evet, nasıl ki; bazen beş paralık bir maddede, beş liralık bir san‘at derc edilir. O zaman o şeyin maddesi nazara alınmaz; o şeye san‘at noktasında kıymet verilir; sineğin küçücük maddesi ve içindeki pek büyük san‘at-ı Rabbâniye gibi. Bazen de, beş liralık bir maddede beş kuruşluk bir san‘at bulunur; o vakit hüküm maddenindir. Aynen onun gibi, bazen cismânî bir maddede o kadar ni‘met ve rahmet ma‘nâsı bulunur ki; yüz def‘a maddesinden ziyâde ehemmiyetli olur. Âdetâ cismânî maddesi gizlenir. Hüküm, ni‘metiyet cihetine bakar. İşte, demirin pek azîm menâfii ve çok semereleri, onun maddesini gizlediği gibi, mezkûr bu mübârek hayvanların dahi her cüz’ünde ni‘met bulunması, onların cismânî maddelerini güya ni‘mete kalbettirmiş. Onun içindir ki, cismânî maddelerin hükmü nazara alınmadan ma‘nevî sıfatları nazara alınmış, وَاَنْزَلْنَا ٭ وَاَنْزَلَ ta‘bîr edilmiştir.Evet, وَاَنْزَلْنَا ٭ وَاَنْزَلَ hakîkat i‘tibâriyle sâbık nükteyi ifade ettikleri gibi, belâgat noktasında da ehemmiyetli bir ma‘nâyı mu‘cizâne ifade ediyorlar. Şöyle ki, demir, gāyet sert fıtratıyla; ve gizliliği ve derinliğiyle beraber, her yerde hazır bulunması ve hamur gibi yumuşatılmak hâsiyeti ihsân edildiğinden, herkesin her yerde, her işteSayfa 299kolayca elde etmesini ifade etmek için, اَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ta‘bîriyle, güya fıtrî ve semâvî ni‘metler gibi, demir âletleri yukarı bir tezgâhtan indirilip beşerin ellerine verilmiş gibi, kolaylıkla elde ediliyor. Hem hayvanât cinsinden, sivrisinekten tut, tâ yılan, akreb, kurt ve arslana kadar insanlara zararlı vaz‘iyetleriyle beraber, hayvanâtın mühimlerinden olan koca manda ve öküz ve deve gibi büyük mahlûkātın gāyet derecede musahhar ve mutî‘, hatta zayıf bir çocuğa devenin yularını verip itâat etmesi ma‘nâsını ifade etmek için, وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ ta‘bîriyle, güya “Bu mübârek hayvanlar, dünya hayvanları değiller ki, içlerinde tevahhuş ve zarar bulunsun. Belki ma‘nevî bir cennetin hayvanları gibi menfaatdârdırlar, zararsızdırlar. Onun için yukarıdan, yani rahmet hazinesinden indirilmiştir” diye ifade ediyor. Muhtemeldir ki, bazı müfessirlerin bu hayvanlar hakkında “Cennetten indirilmiş” dedikleri, bu ma‘nâdan ileri gelmiştir. (Hâşiye-1)Kur’ân-ı Hakîm’in bir harfi için bir sahîfe yazılsa, uzun olmuş denilmemeli. Çünkü kelâmullâhtır. Onun için اَنْزَلَ ta‘bîrinin tefsîrine ik...

    56 min
  5. 9 MAR

    (139) 28. Lem’a/5, Sh 295 | Demirin bir nimet olarak semadan indirildiğine dair olan âyetin tefsîri

    بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِوَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَاْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ âyetine dâir gāyet ehemmiyet kesbetmiş mühim ve mütefennin bir adamın, bazı hocaları ilzâm ettiği bir suâle muhtasar bir cevabdır.Suâl: Deniliyor ki: “Demir yerden çıkıyor, yukarıdan inmiyor ki, اَنْزَلْنَا denilsin. Neden اَخْرَجْنَا dememiş? Zâhiren muvâfık görülmeyen اَنْزَلْنَا demiş?”Elcevab: Evvelen Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân اَنْزَلْنَا kelimesiyle, demirdeki azîm ve çok ehemmiyetli ni‘met cihetini ihtâr etmek için اَنْزَلْنَا demiş. Çünkü yalnız demirin zâtını nazara vermiyor ki; اَخْرَجْنَا desin. Belki ni‘met-i azîmesini ve nev‘-i beşerin demire ne derece muhtaç olduğunu ihtâr içindir. Ni‘met ciheti ise, ni‘met aşağıdan yukarıya çıkmıyor, belki rahmet hazinesinden geliyor. Rahmet hazinesi ise, elbette âlî ve yukarı ve ma‘nen yüksek mertebededir. Elbette ni‘met, yukarıdan aşağıyadır ve muhtaç olan beşerin mertebesi aşağıdadır. Elbette in‘âm, ihtiyâcın fevkındedir.Onun için ni‘metin hazîne-i rahmetten beşerin ihtiyâcına imdâd için gelmesinin hak ta‘bîri, اَنْزَلْنَا dır, اَخْرَجْنَا değildir. Hem tedrîcî ihrâcât, beşerin eliyle olduğu için ihrâc kelimesi, ihsân cihetini nazar-ı gaflete hissettirmez. Evet, demirin maddesi murad olunursa, mekân-ı maddî i‘tibâriyle ihrâcdır. Fakat demirin ni‘meti ve burada ma‘nâ-yı maksûd olan ni‘met ise, ma‘nevîdir. Bu ma‘nâ, maddî mekâna bakmıyor, belki ma‘nevî mertebeye bakar. Rahmân’ın hadsiz mertebe-i ulviyetinin bir tecellîsi olan hazîne-i rahmetten gelen ni‘met, elbette en yüksek makamdan en aşağı mertebeye gönderiliyor. Hak ta‘bîri اَنْزَلْنَا dır. Bu tâ‘bîrle nev‘-i beşere ihtâr eder ki: “Demir en büyük bir ni‘met-i İlâhiyedir.” Evet, nev‘-i beşerin bütün san‘atlarının ma‘deni ve terakkıyâtının menbaı ve kuvvetinin medârı, demirdir. İşte bu azîm ni‘meti ihtâr için, makam-ı imtinân ve in‘âmda, kemâl-i haşmetle, وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَاْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ diye ferman ediyor. Nasıl ki Hazret-i Dâvud’ (as) en mühim bir mu‘cize olarak وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ ferman ediyor. Yani, büyük bir peygambere, büyük bir mu‘cizeSayfa 296ve pek büyük bir ni‘met olarak demiri yumuşatmasını gösteriyor.Sâniyen: Yukarı aşağı nisbîdir. Küre-i arzın merkezine göre yukarı, aşağı oluyor. Hatta bize nisbeten aşağı olan bir şey, Amerika kıt‘asına nazaran yukarı oluyor. Demek, merkezden sath-ı arz tarafına gelen maddelerin, sath-ı arzda olanlara göre vaz‘iyeti değişir. Kur’ân-ı Mu‘ci-zü’l-Beyân, i‘câz lisânıyla ifade ediyor ki: “Demirin o kadar çok menâfii ve o kadar geniş fevâidi vardır ki; insanın hânesi olan küre-i arzın mahzeninden çıkarılacak âdî bir madde değildir. Ve rast gele hâcette isti‘mâl edilmiş fıtrî bir ma‘den değildir. Belki Hâlik-ı Kâinât tarafından rahmet hazinesinden ve kâinâtın büyük tezgâhında izhâr edilmiş bir ni‘met olarak Rabbü’s-Semâvât-i Ve’l-Arz ünvanı haşmetiyle, küre-i arz sekenesinin hâcâtına medâr olmak için demiri inzâl etmiş, indirmiş” diye demirdeki umûmî menfaati ifade için, güya demirin semâdan gelen rahmet, harâret, ziyâ gibi öyle şumûllü fâideleri var ki; kâinât tezgâhından gönderiliyor. Küre-i arzın dar ambarından değil, belki kâinât sarayındaki büyük hazîne-i rahmetten izhâr edilerek gönderilip, küre-i arzın ambarında yerleştirilmiş. O ambardan asırların ihtiyâcına nisbeten parça parça ihrâc ediliyor. Kur’ân-ı Azîmüşşân, bu küçük ambardaki parça parça çıkarılan demiri, yalnız sarfetmek ma‘nâsını ifade etmek istemiyor. Belki hazîne-i kübrâdan o ni‘met-i azîmeyi küre-i arz ile beraber indirdiğini ifade etmek için; yani, bu küre-i arz hânesine en lâzım olan şey demirdir ki; Hâlik-ı Zülcelâl, güya küre-i arzı güneşten ayırıp insanlar için indirdiği zaman, demiri de beraber inzâl etmiş ve ekserî ihtiyâc-ı beşer onunla te’mîn edilmiştir. Kur’ân-ı Hakîm, “Bu demirle işlerinizi görünüz ve onu çıkarmaya çalışarak istifâde ediniz” diye mu‘cizâne ferman ediyor. Bu âyette hem def‘-i a‘dâya, hem celb-i menâfia medâr iki ni‘met beyân...

    58 min
  6. 26 FEB

    (138) 28. Lem’a/4, Sh 293 | Kudret hazineleri “kâf-nûn” dadır ve kelimât-ı İlâhiye nihâyetsizdir

    قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًاŞu âyet-i kerîme, çok büyük ve çok âlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyân etmek için koca bir cild kitap yazmak lâzım gelir. Onun o kıymetdar cevherlerini başka zamana ta‘lîk edip, şimdilik tahattur-u hakāik noktasında birkaç gün evvel, benim için ehemmiyetli bir zamanım olan namaz tesbîhâtında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuâı göründü. O zamanda kaydedemedik, gittikçe tebâüd ediyordu. Bütün bütün kay- bolmadan evvel, o nüktenin bir cilvesini avlamak için, etrafında dâirevârî birkaç kelime söyleyeceğiz.Birinci Kelime: Kelâm-ı ezelî; ilim, kudret gibi bir sıfat-ı İlâhiye olduğu cihetle, gayr-i mütenâhîdir. Nihâyetsiz olan bir şeye denizler mürekkeb olsalar, elbette bitiremezler.İkinci Kelime: Bir zâtın vücûdunu ihsâs eden en zâhir, en kuvvetli eseri tekellümüdür. Bir zâtın kelâmını işitmek, bin delil kadar, belki şuhûd derecesinde vücûdunu isbat eder. Bu nokta-i nazardan bu âyet-i kerîme, ma‘nâ-yı işârîsiyle diyor ki: “Rabb-i Zülcelâl’in vücûdunu gösteren kelâm-ı İlâhînin adedini denizler mürekkeb olsalar, ağaçlar kalem olsalar, yazsalar bitiremezler. Yani, bir zâtın böyle bir kelâmı, vücûduna şuhûd derecesinde delâlet ettiğine bedel; Zât-ı Ehad ve Samed’e delâlet eden, kelâmın, mütekellime delâleti ve ihsâsı gibi had ve hesaba gelmeyen kelimât-ı İlâhiye hadsizdir ki; umum denizlerin suyu mürekkeb olsalar, yazmasına kifâyet etmez” demektir.Üçüncü Kelime: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân hakāik-i îmâni-yeyi umum tabakāt-ı beşere ders verdiği için, tesbît ve tahkîk ve iknâ‘ etmek hikmetiyle, bir hakîkati zâhiren tekrar ettiği için, ehl-i ilim ve ehl-i kitâb bulunan ulemâ-yı yehûd, o zaman Peygamber-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmîliğine ve kıllet-i ilmine gāyet haksız taarruz ettiklerine ma‘nen bir cevabdır. Şöyle ki; âyet-i kerîme der: “Tahkîk ve iknâ‘ gibi pek çok hikmetler için ayrı ayrı fâideler nokta-i nazarından çok müteaddid neticeleri bulunan bir hakîkati, umumun, bilhassa avâmın kalbinde yerleştirmek için, erkân-ı îmâniye gibi herbir mes’elesi, bin mesâil kıymetinde ve binler hakāiki tazammun eden mes’eleleri ayrı ayrı mu‘cizâne tarzlarda tekrar etmek,Sayfa 294hasr-ı kelâmdan ve kusûr-u zihnîden ve sermayenin noksâniyetinden değildir. Belki hadsiz ve nihâyetsiz hazîne-i ezeliye-i kelâm-ı İlâhîden alınan ve âlem-i gayb hesabına âlem-i şehâdete müteveccih olup, cin ve ins, ruh ve melekle konuşan ve her ferdin kulağında tanîn-endâz olan ve Kur’ân’ın menbaı bulunan kelâm-ı ezelînin kelimâtını saymak için denizler mürekkeb olsalar, zîşuûrlar kâtib olsalar, nebâtâtlar ve ağaçlar kalem olsalar, belki zerrât kalem ucu olsalar, yine bitiremezler.” Çünkü bunlar mütenâhî, o ise nihâyetsizdir.Dördüncü Kelime: Ma‘lûmdur ki; umulmadık bir şeyden kelâmın sudûru, kelâmı ehemmiyetleştirir; kendini dinlettirir. Hususan cevv-i semâ ve bulutlar gibi büyük cirimlerde tekellümvârî sadâlar dahi, ehemmiyetle herkese kendini dinlettiriyor. Hususan dağ cesâmetinde bir fonografın nagamâtı, daha fazla kulağın nazar-ı dikkatini celbeder. Hususan semâvât tabakalarını plaklar ittihâz edip, küre-i arzın kafasına işittirmek için sudûr eden sadâ-yı semâvî-i Kur’ânîyi, radyo kuvvetiyle zerrât-ı havaiye, hurûfâta âhize ve nâkile oldukları gibi, elbette bu kudsî hurûfât-ı Kur’âniyeye zerrât-ı havaiye birer ayna, birer lisân, birer ibre ucu, birer kulak hükmüne geçtiğine remzen, Kur’ân-ı Hakîm’in hurûfâtının ne derece ehemmiyetli ve kıymetli, hâsiyetli ve hayatdâr olduğuna işareten, âyet, ma‘nâ-yı işârîsiyle diyor ki: “Kelâmullâh olan Kur’ân, o kadar hayatdâr ve kıymetdardır ki; onu dinleyen ve işiten kulakların adedini ve o kulaklara giren o kudsî kelimelerin sayısını, bütün denizler mürekkeb olsalar ve melâikeler kâtib olsalar ve zerreler ve nutfeler ve nebâtâtlar ve kıllar kalemler olsalar, bitiremezler.” Çünkü Cenâb-ı Hak, beşerin zayıf ve ruhsuz kelâmın ...

    50 min
  7. 20 FEB

    (137) 28. Lem’a/3, Sh 290 | Kur’ân harflerinin maddî ilaç gibi şifâ ve başka maksadları hâsıl etmesi

    Bu âyet-i kerîmenin işaretiyle ve emriyle, îcâd oluyor. Ve kudret hazineleri “kâf-nûn” dadır. Bu sırr-ı dakîkin vücûh-u kesîresinden birkaç vechi Risâle-i Nûr’da zikredilmiştir. Burada, hurûf-u Kur’âniyenin, hususan sûre başlarındaki mukattaât-ı hurûfun hâsiyetlerine ve fezâillerine ve te’sîrât-ı maddiyelerine dâir vürûd eden hadîsleri, şu asrın nazar-ı maddîsine takrîb etmek için maddî bir misâl üzerinde o sırrın tefhîmine çalışacağız. Şöyle ki; Zât-ı Zülcelâl olan sâhib-i arş-ı a‘zamın, ma‘nevî bir merkez-i âlem ve kalb ve kıble-i kâinât hükmünde olan küre-i arzdaki mahlûkātın tedbîrine medâr dört arş-ı İlâhîsi var:Birisi: Hıfz ve hayat arşıdır ki; topraktır. İsm-i Hafîz ve Muhyî’nin mazharıdır.İkincisi: Fazl ve rahmet arşıdır ki; su unsurudur.Üçüncüsü: İlim ve hikmet arşıdır ki; unsur-u nûrdur.Dördüncüsü: Emir ve irâdenin arşıdır ki; unsur-u havadır.Basit topraktan, hadsiz hâcât-ı hayvâniyeye ve insaniyeye medâr olan maâdin ve hadsiz muhtelif nebâtâtın, basit bir unsurdan kemâl-i intizâmla, vahdetten hadsiz kesret, basitten nihâyetsiz muhtelif envâ‘, sâde bir sahîfede hadsiz muntazam nukūş, gözümüzle gördüğümüz gibi; suyun, hususan hayvanâtın nutfeleri su gibi basit bir madde iken, hadsiz mu‘cizât-ı san‘atının muhtelif zîhayatlarda o su ile tezâhürü gösteriyor ki; bu iki arş misillû, nûr ve hava dahi, besâtatlarıyla beraber, Nakkāş-ı Ezelî’nin ve Alîm-i Zülcelâl’in kalem-i ilim ve emir ve irâdesinin, acâib-i mu‘cizâtının evvelki iki arş gibi mazharlarıdırlar. Nûr unsurunu şimdilik bırakıp, mes’elemiz münâsebetiyle, küre-i arza göre emir ve irâde arşı olan unsur-u hava içinde emir ve irâdenin acâibini ve garâibini örten perdenin bir derece keşfine çalışacağız. Şöyle ki:Biz nasıl ki ağzımızdaki hava ile hurûfât ve kelimâtı ekiyoruz. Birden sünbülleniyorlar. Yani havada, âdetâ zamansız bir anda, bir kelime bir habbe olup hâric-i havada sünbüllenir. Küçük büyük hadsiz aynı kelimeyi câmi‘ bir havayıSayfa 291sünbül veriyor. Unsur-u havaiyeye bakıyoruz ki, o derece emr-i künfeyekûne mutî‘ ve musahhar ve emirberdir ki; güya herbir zerresi, bir nefer gibi, muntazam bir ordunun her dakika emrini bekler. Zamansız en uzak zerreden, emr-i künden cilveger olan bir irâdenin imtisâlini ve itâatini gösterir.Meselâ, âhize ve nâkile radyo makineleri vâsıtasıyla, havanın hangi yerinde olursa olsun, bir nutk-u beşerî bütün küre-i arzın her tarafında radyo âhizeleri bulunmak şartıyla, aynı nutuk zamansız, aynı anda, her yerde işittirilmesi, emr-i künfeyekûnün cilvesine herbir zerre-i havaiye ne derece kemâl-i imtisâl ile itâat ettiğini gösterdiği gibi; havada sebatsız vücûdları bulunan hurûfât, kudsiyet keyfiyetiyle, bu sırr-ı imtisâle göre çok te’sîrât-ı hâriciyeye ve hâsiyât-ı maddiyeye mazhar olabilir. Âdetâ, ma‘neviyâtı maddiyâta inkılâb ve gaybîyi şehâdete tahvîl ettirir bir hâsiyet onlarda görünüyor. İşte bunun gibi, hadsiz emâreler gösteriyor ki; mevcûdât-ı havaiye olan hurûfâtın, hususan hurûfât-ı kudsiyenin ve Kur’âniyenin, hususan evâil-i sûrelerde şifre-i İlâhînin hurûfâtı, muntazam ve nihâyetsiz hassâs ve zamansız emirleri dinler ve yapar gibi göründüğünden, elbette zerrât-ı havaiyede kudsiyet noktasında emr-i künfeyekûnün cilvesine ve irâde-i ezeliyenin tecellîsine mazhar hurûfâtın maddî hâssalarını ve hârika ve mervî fazîletlerini teslîm ettirir. İşte bu sırra binâendir ki; Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da bazen kudret eserini, sıfat-ı irâde ve sıfat-ı kelâmdan gelir gibi ta‘bîrât, gāyet derecede sür‘at-i îcâddan ve gāyet derecede inkıyâd-ı eşyâdan ve musahhariyet-i mevcûdâttan başka, ayn-ı emir, kudret gibi hükmediyor, demektir. Yani, emr-i tekvînîden gelen hurûfât, maddî kuvvet hükmünde vücûd-u eşyâda hükmeder. Ve emr-i tekvînî âdetâ ayn-ı kudret ve ayn-ı irâde olarak tezâhür eder.Evet, emir ve irâdenin bu gāyet hafî ve vücûd-u maddîleri gāyet gizli ve havaî, âdetâ nîm-ma‘nevî, nîm-maddî nev‘indeki mevcûdâtta, emr-i tekvînînin ayn-ı kudret gibi âsârı görünüyor. Belki ayn-ı kudret olur.

    1hr 17min
  8. 12 FEB

    (136) 28. Lem’a/2, Sh 285 | Sineklerin sıhhiye ve tanzîfât neferi olarak gayet ehemmiyetli vazîfeleri

    Büyük bir âyetin küçük bir nüktesidir.Sadâkatte nâmdâr, safvet-i kalbde mümtâz Süleyman Rüşdü ile bir muhâvere-i latîfe:Şöyle ki: güz mevsiminde, sineklerin terhîsât zamanına yakın bir vakitte hodgâm insanlar, cüz’î tâ‘cîzleri olan sinekleri itlâf etmek üzere odamıza ilaç isti‘mâl ettiler. Benim fazla rikkatime dokunmuştu. Odamda çamaşır ipi vardı. Bil’âhire, o insanların inâdına sinekler daha ziyâde çoğaldılar. Akşam vaktinde, o küçücük kuşlar, o ip üstünde gāyet muntazam diziliyorlardı. Çamaşırları sermek için Rüşdü’ye dedim: “Bu küçücük kuşlara ilişme. Başka yere ser.” O da kemâl-i ciddiyetle: “Bu ip bize lâzımdır. Sinekler başka yerde kendilerine yer bulsunlar” dedi. Her ne ise... Bu latîfe münâsebetiyle, seher vaktinde, sinek ve karınca gibi kesretli küçük hayvanlardan bahis açıldı. Ona dedim ki: “Böyle, nüshaları çoğalan nev‘lerin ehemmiyetli vazîfeleri ve kıymetleri var.” Evet, bir kitabınSayfa 286kıymeti nisbetinde nüshaları teksîr edilir. Demek sinek cinsinin de ehemmiyetli vazîfesi ve büyük kıymeti var ki; Fâtır-ı Hakîm, o küçücük kaderî mektubları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çoklukla teksîr etmiş. Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ yani, “Cenâb-ı Hak’tan başka bütün esbâb ve ulûhiyetler ve ehl-i dalâlet tarafından da‘vâ edilen âliheler ictimâ‘ etseler, bir sineği halk edemezler. Yani, sineğin hilkati öyle bir mu‘cize-i Rabbâniyedir ve öyle bir âyet-i tekvîniyedir ki, bütün esbâb toplansalar, onun bir mislini yapamazlar ve o âyet-i Rabbâniyeye muâraza edemezler. Taklîdini de yapamazlar” meâlindeki âyete ehemmiyetli bir mevzu‘ teşkîl eden ve Nemrûd’u mağlûb eden ve Hazret-i Mûs (as) onların ta‘cîzlerine karşı müştekiyâne, “Yâ Rab! Bu muacciz mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince, ilhâmen cevab gelmiş ki: “Yâ Musa! Sen bir def‘a sineklere i‘tirâz ettin. Bu sinekler de çok def‘a suâl ediyorlar ki, ‘Yâ Rab! Bu koca kafalı beşer seni yalnız bir lisân ile zikrediyor. Bazen de gaflet ediyor. Eğer yalnız kafası kadar kısmından bizleri halk etse idin, binler lisân ile seni zikredecek, bizim gibi mahlûklar olurlardı’ ” diye, Hazret-i Mûsâ’nı (as) şekvâsına, bin i‘tirâz kuvvetinde hikmet-i hilkatini müdâfaa eden sineğin hem gāyet nezâfetperver ve her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü, kanatlarını temizleyen bu tâifenin, elbette mühim bir vazîfesi vardır. Hikmet-i beşeriyenin nazarı kāsırdır. Daha o vazîfeyi ihâta edememiştir.Evet, Cenâb-ı Hak, nasıl ki denizin yüzünü temizlemek ve her günde milyarlarla vefeyâtı bulunan hayvânât-ı bahriye cenazelerini toplamak (Hâşiye) için ve deniz yüzünü cenazelerle âlûde, müstekreh manzaradan kurtarmak için, sıhhiye me’murlarıHâşiye: Evet, bir balığın, binlerle yumurtasına ve binlerle yavrusuna ve bazen bir milyon yumurtadan ibâret olan havyarından çıkan tevellüdât-ı semekiyesine nisbeten, vefeyâtları da o nisbette bulunacak, tâ ki muvâzene-i bahriye muhâfaza edilebilsin. Hem rahîmiyet-i İlâhiye’nin latîf cilvelerindendir ki, vâlide balıklar yavrularıyla nisbetsiz bir tefâvüt-ü cismîde bulunduklarından, vâlideleri, yavrulara kumandanlık edemiyorlar. Yavruların sokuldukları yerlere vâlideleri giremedikleri için, Hakîm ve Rahîm, yavruların içinden onlara küçük bir kumandan çıkarıp, vâlidelik vazîfesini o küçük kumandancıklara gördürür.

    1hr 6min

About

Av. Ali Kurt ile Lem'alar mecmuasından Risale-i Nur dersleri. Sözler Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/risale-i-nur-dersleri/id1776556655 Spotify: https://open.spotify.com/show/2c7AlmTFKP9k6sKJ6QbEPS Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com

More From Av. Ali Kurt