Değer Yaratmanın Formülü

Mete Yurtsever

Bu podcast şirketlerin değer yaratmasının çalışan ve müşterilerine insan odaklı yaklaşmalarıyla mümkün olacağını, tasarım odaklı düşünme, davranış psikolojisi, inovasyon ve yaratıcılık alanında uzman yerli ve yabancı, profesyonel ve akademisyenlerin görüşleri ışığında ele alıyor. 📧 mete@innolabz.ist🙋🏻‍♂️ www.linkedin.com/in/meteyurtsever🛟 https://www.patreon.com/MeteYurtsever 

  1. Yiğit Hadi İrde ile Nerden Geliyo?

    1D AGO

    Yiğit Hadi İrde ile Nerden Geliyo?

    Bu bölümde "Yazarla Buluşma" serimiz kapsamında, "Nerden Geliyo?" kitabının yazarı Yiğit Hadi İrde'yi ağırladık. Yiğit Hadi İrde, on yıldır sürdürdüğü "Nerden Geliyo?" projesiyle Türkçe'deki kelimelerin etimolojik köklerini izleyen, son dönemde sosyal medyanın da yardımıyla geniş kitlelere ulaşan bir isim. Galatasaray Lisesi'nde Fransızca ile başlayan dil merakı, ardından İngilizce, İtalyanca ve Arapça köklerle genişlemiş. Reklam sektöründe metin yazarı olarak çalışan İrde, on yıl önce her gün bir kelimenin peşine düşme sözü vererek bu projeyi başlatmış. Kronik Kitap tarafından yayımlanan kitap bu kelimelerin ardındaki hikâyeleri, kavramların nasıl yolculuk ettiğini ve dillerin birbirleriyle nasıl konuştuğunu, tematik bölümler içinde okuyucuya sunuyor. Yiğit Bey beni şaşırtan ve düşündüren bir tespit yaptı; etimolojinin kelimelerin köklerine inerken ses değişimlerini, kaynakları çapraz okuyarak izlemenin sayısal, hatta matematiksel bir tarafı olduğunu söyledi. Metin yazarlığını da bir sanat değil zanaat olarak tanımlaması bu yüzden anlamlı geldi bize; kısıtlı bir alanda doğru mesajı doğru kelimelerle iletmek, kelimelerin matematiğine hâkim olmayı gerektiriyor. Konuşma boyunca pek çok başlığa değindik. Kitapta yer alan ve yer almayan kelimeleri konuştuk. Bir çoğumuz için atasözleri ve deyimler üzerine de bir çalışma yapılması bize anlamlı gelmişti, ama etimolojik olarak atasözleri ve deyimlerin izinin neden kelimeler kadar net sürülemediğini anlattığında ben ikna oldum. Toplantımızda kitabı genel olarak çok beğendiğimizi paylaştık. Akıcılığı, bölümlemesi, kelimeler arasındaki yaratıcı geçişleri özellikle takdir topladı. Bazılarımız kitabı baştan sona okumak yerine bir kelimeden diğerine merak ettikçe ilerlediğini, hatta aile içinde rastgele sayfalar açıp okuyarak kitabı bir oyuna dönüştürdüğünü paylaştı. Benim de bir çok ülkedeki yurtdışı deneyimimden ve yazarla olan benzer geçmişimizden kitabı hem sevdim hem de kelimelerle ilişkimizin aslında insanla ve kültürle ilişkimiz olduğunu bana bir kez daha hatırlattı. Yazarın güzel ifadesiyle, etimoloji hayatı daha "yüksek çözünürlüklü" görmenin bir yolu. Kelimelerin peşinden gitmek, aslında merakın peşinden gitmek; ve merak, hepimizi birbirimize ve kendimize daha çok yakınlaştıran bir kapı. "Nerden Geliyo?" Amazon linki https://amzn.to/4czvusj Instagram hesabı: https://www.instagram.com/nerdengeliyo/ Support the show

    43 min
  2. Bora Erkmen ile Kronos Bilgeliği

    MAY 18

    Bora Erkmen ile Kronos Bilgeliği

    "Yazarla Buluşma" serimizde bu kez kurumsal eğitmen ve yazar Bora Erkmen'i ağırladık ve Ceres Yayınları'ndan çıkan Kronos Bilgeliği adlı kitabını konuştuk. Kitap, modern iş hayatının koşturmacasında kaybolmuş bir yolcu olan Eren ile zamanı farklı bir bilinçle ele alan Bilge'nin hikâyesini anlatıyor. Yazar, klasik bir kişisel gelişim kitabı yazmak yerine kurgu ile kurgu-dışını birleştiren hibrit bir anlatı tercih etmiş. Hikâyenin omurgasını Kronos'un altı bileşeni oluşturuyor: Kontrol, Ritim, Odak, Netlik, Organizasyon ve Sürdürülebilirlik. Bu bileşenlerin her biri doğadan seçilmiş birer simgeyle —güneş, ay, bal arısı, dağ kristali, arı kovanı ve sekoya ağacı— okura aktarılıyor. Kitabın sonlarına doğru ise Kronos'un yanına Kairos kavramı, yani "anda kalmak" ekleniyor; ölçülen zamanın yanına hissedilen zaman yerleştiriliyor. Kulübümüzde kişisel gelişim alanında bu konuyu ele alan bir çok kitap okuduk ve kavramların hemen hepsi tanıdıktı. Ama bunun bir hikaye olarak verilmesi, sürükleyici olması ve içerdiği tekniklerin sonundaki envanterle birlikte uygulanabilir bir rehbere dönüşmesi hoşumuza giden taraf oldu. İş hayatından, mail trafiğinden, gün sonu yorgunluğundan tanıdık gelen sahnelerin kitapta yer alması, anlatımı kuru bir öğretici tondan uzaklaştırmış. Bu teknikler çokça biliniyor ve üzerimize boca ediliyor ama Bora Bey bu tür kitaplardaki tekniklerin hepsinin herkese uygun olmadığını; her birimizin kendi enerjisini, biyolojik ritmini ve sınırlarını tanıyıp ona göre seçim yapması gerektiğinin altını çizdi. Kitabın sonunda paylaşılan dokümanlardan biri olan envanter sayesinde kendiniz için böyle bir öz değerlendirme yapıp kitabı bu şekilde okumanız mümkün. Diğer doküman ise tüm tekniklerin bütün yönleriyle anlatıldığı ve kullanımınıza sunulduğu bir derleme. Bora Bey’in kitabın kaynakçasına gösterdiği özen de özellikle bizdeki tüm yazarlara örnek olacak nitelikte, bunu da belirtmeden geçmek istemedim. (02:21) Bora Erkmen'in özgeçmişi ve zaman yönetimine ilgisi (14:21) Uğur İyidoğan (15:00) Bengü İlhan, (16:42) Doğru işi ve işi doğru yapmak (22:27) Bora Erkmen'in kişisel zaman yönetimi (31:50) Odaklanma becerisi (39:02) Bora Erkmen'in değer yaratma formülü Support the show

    44 min
  3. Derya Kap ile Daha İyi Bir Feminist Olmak İçin Erkekleri Anlamak

    MAY 11

    Derya Kap ile Daha İyi Bir Feminist Olmak İçin Erkekleri Anlamak

    Bu bölümde konuğum gazeteci, iletişim ve sivil toplum uzmanı, aktivist ve feminist Derya Kap. Derya ile feminizmin önyargılarla yüklü tanımından, erkekliğin neden bugün konuşulması gereken bir mesele olduğuna uzanan geniş bir çerçevede konuştuk. Derya, "daha iyi bir feminist olmak için erkekleri anlamam gerek" diyerek başladığı erkeklik çalışmalarının onu nasıl dönüştürdüğünü ve neden erkek müttefikler kazanmanın bu mücadelenin vazgeçilmez bir parçası olduğunu anlattı. Feminizmin aslında hayatın her alanında eşitlik talebi olduğu ve Türkiye'deki farklı feminist hareketlerin çeşitliliği üzerinde durduk. Ama ikimizin de kavramaya çalıştığımız soru erkekliği konuşmak neden bu kadar zor? Benim Ergün Güler ve Evren Diker ile yaptığımız söyleşide farkına vardığım "kırılgan erkeklik" kavramını Derya da destekledi. Kadınların kız kardeşlik kültürüne karşılık erkeklerin yalnızlığı sanırım erkekler olarak aşmamız gereken en ciddi engel. İş dünyası tarafına geçtiğimizde söylem ve politika arasındaki uçurumu konuştuk. Derya, kurum kültürünün ve yönetici tavrının olmadığı yerde söylemin ne kadar boş kaldığını örneklerle anlattı. Derya bütün zorluklara rağmen ümidini yitirmeyen bir aktivist ve herkese de kendi çevresinde yaratabileceği etkiye odaklanmasını tavsiye ediyor. Bir de bizi dinleyen erkeklere bir çağrısı var: Erkekliğe dair konuşmak isteyen erkeklerden yeni hikâyeler dinlemek istiyor. (01:18) Feminizm hâlâ neden yanlış anlaşılıyor? (06:58) Küresel bir geriye gidiş (09:06) Erkekleri anlamak (17:55) Bir tane erkeklik yok (24:06) İletişimle farkındalığı sağlamak mümkün mü? (30:53) İş dünyasında eşitlik: söylem mi, politika mı? (33:57) Derya Kap’ın değer yaratma formülü Derya Kap’ın YouTube kanalı https://www.youtube.com/@DeryaKap Support the show

    43 min
  4. der ya Kitap Kulübü ile Sabahın Üçü

    MAY 4

    der ya Kitap Kulübü ile Sabahın Üçü

    Kitap kulübümüzün 64'üncü buluşmasında Gianrico Carofiglio'nun Sabahın Üçü adlı romanını konuştuk. Bu buluşmamızda kitabın çevirmeni Eren Cendey de bizi onurlandırdı; hem söyleşimizi zenginleştirdi hem de İtalyan edebiyatının, çevirmenliğin perde arkasını bizimle paylaştı. 1961 Bari doğumlu Carofiglio, uzun yıllar organize suça karşı savcılık yapmış, sonra İtalyan Senatosu'nda görev almış bir isim. İtalya'nın en çok okunan yazarlarından biri olarak tanınıyor. Sabahın Üçü, adını Scott Fitzgerald'ın bir cümlesinden alıyor: "Ruhun gerçekten karanlıklar içine düştüğü gecede saat daima sabahın üçüdür." Romanın merkezinde, anne babası küçük yaşta ayrılmış ve babasıyla mesafeli bir ilişkisi olan genç Antonio var. Epilepsi tanısı konan Antonio, kesin teşhis için Marsilya'da uzman bir doktora gider; tedavinin son aşamasında babasıyla birlikte kırk sekiz saat boyunca uyumadan kalması gerekir. 80'lerin Marsilya sokaklarında geçen bu uykusuz iki gün, baba ile oğulun müzik, matematik, caz, aşk ve hayat üzerine sohbet ederek aslında birbirlerini ilk kez tanıdıkları bir yolculuğa dönüşür. Kitabın hacmiyle ters orantılı bir derinlik taşıdığı konusunda hemfikirdik. Büyük bir anlatısı yok ama içe işleyen, kişisel bir yere dokunan bir tadı var. Birçok arkadaşım kitabı bir solukta okuduğunu söyledi; çevirinin akıcılığının buna büyük katkısı olduğu özellikle vurgulandı. Eren Hanım'a teşekkürlerimizi sıkça yineledik. Baba-oğul ilişkisi kitabın ana ekseniydi. Ergenlik, boşanmış ailelerin çocukları üzerindeki etkisi, anne filtresinden babaya bakmak zorunda kalmanın yarattığı mesafe ve özellikle bizim kuşağımızın babalarındaki o sevgisini gösterememe hâli üzerine konuştuk. Eren Hanım'la sohbetimiz İtalyan edebiyatının genel dokusuna, yazarların aile ve aşk temalarına yatkınlığına, çevirmenliğin görünmez emeğine ve yayın dünyasının işleyişine uzandı. Her zaman farklı kitap önerileri de konuşuruz, bu kez daha fazla sayıda kitaptan bahsettik, aramızda bir çevirmen olunca. Elena Ferrante’nin dörtlemesi Napoli Romanları ve Yetişkinlerin Yalan Hayatı’nı ve Domenico Starnone’nin Bağlar’ını listeme yazdım. Linklerini bölüm notlarında bulabilirsiniz. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla; (02:46) Ömer Tural, (05:25) Suat Soy - Eren Cendey, (09:20) Müge Önen, (11:18) Cem Çağatay Karaali, (13:54) Elif Ceylan, (17:39) Bengü İlhan, (19:20) Eren Cendey, (19:52) Mürsel Çavuş, (22:50) Eren Cendey, (23:32) Alim Küçükpehlivan, (25:06) Eren Cendey Tavsiye kitaplar: Sabahın Üçü - Gianrico Carofiglio https://amzn.to/3R27BBd Napoli Romanları - Elena Ferrante https://amzn.to/4tOnxpv Yetişkinlerin Yalan Hayatı - Elena Ferrante https://amzn.to/4wda9Nk Bağlar  - Domenico Starnone https://amzn.to/4ta9qcM Support the show

    28 min
  5. der ya Sinema Kulübü ile Gün Doğmadan

    APR 27

    der ya Sinema Kulübü ile Gün Doğmadan

    Sinema kulübümüzün 30'uncu buluşmasında yönetmenliğini Richard Linklater'ın yaptığı, başrollerinde Ethan Hawke ve Julie Delpy'nin oynadığı 1995 yılı yapımı Before Sunrise (Gün Doğmadan) adlı filmini konuştuk. Film, Budapeşte'den Paris'e giden bir trende karşılaşan Amerikalı Jesse ile Fransız Céline'in tesadüfi bir kararla Viyana'da inip bir geceyi birlikte geçirmesini anlatıyor. Bir daha karşılaşıp karşılaşmayacaklarını bilmeden, bütün bir gece boyunca şehirde dolaşıyor; aşk, ölüm, inanç, aile, zaman üzerine konuşuyorlar. Senaryo, Linklater'ın 1989'da Philadelphia'da bir oyuncakçıda tanıştığı ve onunla bir geceyi şehirde yürüyerek geçirdiği bir kadından ilham almış; ama asıl yürek burkan detay ise yönetmenin yıllar sonra o kadının daha film gösterime girmeden bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini öğrenmesi. Before Sunrise, ardından gelen Before Sunset (2004) ve Before Midnight (2013) ile birlikte, sinemanın en sevilen üçlemelerinden birinin de ilk halkası. Film, kulübümüzde geneli itibarıyla beğeniyle karşılandı. En çok dikkat çeken yönü, diyalogların doğallığı ve iki yabancının birbirine bu kadar açılabilmesinin yarattığı saf, masalsı duyguydu. Bazılarımız için film, hayatta yaşanmış benzer karşılaşmaları, bir yolculukta kurulan beklenmedik dostlukları hatırlattı. Trenin ve yabancı bir şehrin yarattığı o "kendi rutinden çıkma" hissinin, böyle bir yakınlığın oluşmasında nasıl bir alan açtığını uzun uzun konuştuk; yeni bir yere gitmenin, tanıdık olmayan bir ortamda kendini daha rahat ifade etmenin getirdiği özgürlüğü. Filmde bize en çok etki eden detaylardan biri de 1995 yapımı olmasının getirdiği "internet öncesi" yavaşlığın bugünden bakınca ne kadar değerli göründüğü oldu; herkesin telefonuna gömüldüğü bir çağda, iki insanın birbirinin gözlerinin içine bakarak saatlerce konuşabilmesinin bizzat bir özlem konusu haline geldiğini paylaştık. Filmin diğer bir düşündürücü yanı ise, hayatımızdaki "kırılma anlarının" ne kadar küçük kararların ürünü olabildiğiydi. Trenden inmek ya da inmemek gibi bir an, koca bir hayatın seyrini değiştirebiliyor. Rutinin dışına çıkmak, her zamankinden farklı bir yol seçmek ve daha başka küçük yenilikleri, çeşitlemeleri kendimize hatırlatmak gerektiğine inancımı pekiştirdi. Bu bölümde görüşlerine yer verebildiğim arkadaşlarım sırasıyla (02:52) Mürsel Çavuş, (04:38) Mete Yurtsever, (05:38) Suat Soy, (07:27) Ebru Vural, (11:19) Uğur İyidoğan ve (13:57) Burcu Yılmaz. Support the show

    21 min
  6. APR 20

    İnançlarınız Hayatınızı Nasıl Şekillendiriyor?

    Bu bölümde Nir Eyal’ın son kitabı "Beyond Belief" üzerinden, çoğu zaman fark etmeden taşıdığımız ve hayatımızı yönlendiren inançları konuşuyorum. Ama burada sözünü ettiğimiz şey dini ya da ideolojik inançlar değil; zihnimizin bize gün içinde sessizce fısıldadığı, “Ben yapamam”, “Bana göre değil”, “Artık çok geç” gibi limit koyan kabuller. Eyal, bu inançların sadece ne düşündüğümüzü değil, neyi gördüğümüzü, ne hissettiğimizi ve nasıl davrandığımızı da belirlediğini anlatıyor. Bölümde, inançların neden doğru-yanlış diye değil, işe yarıyor-yaramıyor diye değerlendirilmesi gerektiğini ele alıyorum. Sohbet ilerledikçe mesele daha da ilginç bir yere gidiyor: Beynimizin gerçekliği sandığımız kadar doğrudan deneyimlemediğini, beklentilerimizin ve dikkat kalıplarımızın yaşadığımız dünyayı aktif biçimde şekillendirdiğini görüyoruz. Şans dediğimiz şeyden plasebo etkisine, başkaları hakkında oluşturduğumuz yargılardan kendi kimliğimiz hakkında kurduğumuz cümlelere kadar pek çok şeyin arkasında inançların izini sürüyoruz. Özellikle “kendini gerçekleştiren kehanet”, “ajans” ve “kimlik tuzağı” gibi kavramlar, bu bölümün en düşündürücü tarafları arasında. Bölümün sonunda ise klasik “pozitif düşün yeter” yaklaşımının neden çoğu zaman işe yaramadığını, onun yerine umutla eylemi birlikte düşünmenin neden daha güçlü bir yol sunduğunu konuşuyorum. Kısacası bu bölüm, sadece neye inandığımızı değil, bu inançların bizi nasıl hareket ettirdiğini ya da nasıl durdurduğunu anlamak isteyenler için. Dinlerken muhtemelen kendi içinizde sık tekrarladığınız birkaç cümleyi fark edecek ve onlara başka gözle bakmaya başlayacaksınız. Support the show

    21 min
  7. der ya Kitap Kulübü ile Sanatçının Yolu

    APR 13

    der ya Kitap Kulübü ile Sanatçının Yolu

    Kitap kulübümüzün 63’üncü buluşmasında Julia Cameron'ın Sanatçının Yolu adlı kitabını konuştuk. 1992'de yayımlanan ve dünya genelinde milyonlarca okura ulaşmış olan bu kitap, yaratıcılığı bir yetenek meselesi olarak değil, hepimizin içinde zaten var olan ama zamanla tıkanan bir güç olarak ele alıyor. Cameron, on iki haftalık yapılandırılmış bir program aracılığıyla okuyucuyu bu gücü yeniden keşfetmeye davet ediyor. Programın iki temel pratiği var: her sabah üç sayfa serbest yazı yazmak — "sabah sayfaları" — ve haftada bir kez kendinize yönelik küçük bir "sanatçı buluşması" düzenlemek. Bu kitap kulübümüzde yeni bir sayfa açtı. Sevgili Mürsel Çavuş’un tavsiyesi ve Sevgili Yasemin Karakaya’nın inisiyatifiyle kitabı yalnızca okumakla yetinmeyip, yaklaşık üç ay boyunca kitabın kendi önerdiği yapıyı izleyerek bir atölye çalışması yaptık. Bu nedenle tartışmamız hem kitap hem de bu deneyim üzerine şekillendi. der ya’da veya kitap kulübünde bunca yıldır birbirimizin gelişimine katkı sunmaya çalışıyoruz. Ama hiçbir dönemde bu kadar yoğun ve destekli bir süreç yaşamamıştık. Bu her ne kadar bireysel bir tecrübe de olsa, birbirimizden güç ve ilham aldığımız bir süreç oldu. Burada Yasemin’in yönlendirmeleri, değerlendirmeleri, büyük özveriyle 12 hafta boyunca Pazar günleri hem sabah hem akşam en az ikişer saatini ayırması, eşi Sezgin’in kurguladığı yapay zeka destekli platform eşsiz bir ortam sağladı. Grup, kitabı tek başına okumanın çok ötesinde bir şey yaşadığı konusunda büyük ölçüde hemfikirdi. Pek çok katılımcı daha önce bu kitabı almış, hatta okumaya başlamış; ama bırakmış. Atölye ortamı, yani birlikte yürünen bu yol, sürekliliği mümkün kılan şey oldu. Sabah sayfalarını düzenli tutmak tek başına zorken, grubun varlığı, kolaylaştırıcının rehberliği ve tabii dijital platform bu pratiği somut ve sürdürülebilir hale getirdi. Kitabın özünde ise bildiğimiz ama baş edemediğimiz iki temel kavram olduğunu söyleyebiliriz. İlki "erdem tuzağı" kavramı; yani toplumsal beklentilere göre şekillenmiş, içimizden gelmeyen davranışlarla örülü bir hayat sürmek, diğeri de öz şefkat meselesi. Kendimize, bir çocuğa göstereceğimiz nezaketi, anlayışı gösterememek; kendimizi sürekli acımasızca eleştirmek. Bunlara ek olarak platformdaki "gölge ayna" uygulaması da pek çok katılımcı için zorlu ama dönüştürücü bir yüzleşme aracı oldu. Atölyeye 130 kişi başlamıştı, herkes sürdüremedi haliyle ama bir arkadaşımız da “buna nasıl cesaret ettiniz” diye sordu. Ona çok güzel yanıtlar geldi. Bu düşüncelere de bir blok halinde yer verdim, özellikle harekete geçmeye veya içindeki yaratıcıyı aramaya veya yüzleşmeye tereddüt edenler için rehber niteliğinde, dinlemenizi tavsiye ederim. Bu bölümde bir çok arkadaşım söz alıp bizlere teşekkür ettiler ama pek azının özellikle kitap hakkındaki görüşlerine yer verebildim; sırasıyla: (03:24) Elif Ceylan, (04:53) Bengü İlhan, (05:59) Cem Serhat Musabeyoğlu, (07:25) Belgin Elmas, (10:42) Ahmet Bütüner, (12:50) Sabah Yılmaz, (15:21) Elif Ceylan, (18:24) Şule Sönmez, (21:38) Filiz Kartal, (24:11) Elif Çetin, (26:48) Betül Akan, (27:58) Hatice Ergüven Doydum, (30:21) Ahmet Bütüner-(31:05) Şule Sönmez-(31:41) Elif Çetin-(33:13) İpek Altuner, ve (34:27) Yasemin Karakaya Support the show

    42 min
  8. der ya Sinema Kulübü ile Paris'te Gece Yarısı

    APR 6

    der ya Sinema Kulübü ile Paris'te Gece Yarısı

    Sinema kulübümüzün 29’uncu buluşmasında, yönetmenliğini Woody Allen'ın yaptığı, başrollerinde Owen Wilson, Rachel McAdams ve Marion Cotillard'ın oynadığı, 2011 yapımı “Paris'te Gece Yarısı” adlı filmi konuştuk. Film, nişanlısının ailesiyle Paris'e gelen senarist ve romancı adayı Gil'in hikayesini anlatıyor. Gil, her gece yarısı gizemli bir biçimde 1920'lerin Paris'ine gidiyor; Hemingway, Fitzgerald, Picasso, Dalí gibi dönemin efsanevi isimleriyle yüz yüze geliyor. Woody Allen'ın En İyi Özgün Senaryo Oscar'ıyla ödüllendirilen bu filmi, geçmişe duyulan özlemin ve "altın çağ" yanılsamasının zarif bir anatomisini sunuyor. Filmi orijinal konusu ve eğlenceli atmosferi ile beğendiğimizi söyleyebilirim. Filmde en çok hissedilen konu olan nostaljiyi konuştuk önce. Kaçınılmaz bir insani duygu mu, yoksa anda kalmaktan bir kaçış mı? Filmde her dönemdeki karakterlerin kendinden önceki çağa özlem duyduklarını izliyoruz. 1920'lerin insanı Bell Époque'a, o dönem de Rönesans'a öykünüyor. Bu kısır döngünün farkına varmak, şimdiyi seçmenin ilk adımı olsa gerek. Filmin sonunda Gil'in yaptığı da bu oldu. İnsanın açmazlarından bir diğeri de, sahip olmadığı şeye özenmesi ya da sahip olduklarının kıymetini bilmemesi. Öte yandan bu dışsal motivasyonların, ihtiyaçlar karşılanır karşılanmaz yerini yenilerine bıraktıklarını biliyoruz. Bu da filmin bize çağrıştırdığı kavramlardan biriydi. Şehirlere yüklediğimiz anlamları konuşurken Paris’i İstanbul ile de kıyaslamadan duramadık ve bu güzel şehri nasıl koruyamadığımıza hayıflandık. En sonda bir hayal sorusu sorduk birbirimize: Geçmişe gidebilseydiniz, kiminle sohbet ederdiniz, kimin sofrasına otururdunuz? Atilla İlhan, Nazım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi isimler geldi. Ama onları tanımanın satırlarının büyüsünü bozmasından endişe etmedik değil. Toplantıyı Betül Bayraktar ve Mürsel Çavuş’la götürdük diyebilirim, edebiyat alanının iki uzmanı olmaları itibariyle başkaları söze girmeye cesaret edememiş olabilir, bilemiyorum. Support the show

    17 min

About

Bu podcast şirketlerin değer yaratmasının çalışan ve müşterilerine insan odaklı yaklaşmalarıyla mümkün olacağını, tasarım odaklı düşünme, davranış psikolojisi, inovasyon ve yaratıcılık alanında uzman yerli ve yabancı, profesyonel ve akademisyenlerin görüşleri ışığında ele alıyor. 📧 mete@innolabz.ist🙋🏻‍♂️ www.linkedin.com/in/meteyurtsever🛟 https://www.patreon.com/MeteYurtsever 

You Might Also Like