Gerçek gazetesi

Gerçek

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri

  1. Jun 16

    Ertuğrul Oruç: TTB’ye sahip çıkmak emekçi halkın sağlık hakkına sahip çıkmaktır

    Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) seçimli büyük kongresi Haziran sonunda yapılacak. İlk bakışta bu yalnızca bir meslek örgütünün olağan seçimi gibi görülebilir. Oysa TTB, Türkiye’de hekimlerin güçlü örgütlü sesidir. Bunun yanı sıra halkın sağlık hakkı mücadelesinin ve istibdad rejimine karşı hürriyet mücadelesinin en önemli mevzilerinden biridir. Bu nedenle TTB seçimleri sağlığı piyasanın insafına terk etmek istemeyen, emekçi halkın sağlık hakkını savunan herkesi ilgilendiren bir mücadele başlığıdır. TTB’yi herhangi bir meslek kuruluşundan ayıran şey, mücadelesini hekimlik pratiğine hapsetmemesidir. TTB, hekim emeğini halkın sağlık hakkından, halkın sağlık hakkını da emekçi sınıfların mücadelesinden ayırmayan bir yaklaşıma sahiptir. Dünyadaki birçok tabip birliğinden farklı olarak halk sağlığını koruma ve geliştirme görevini mesleki sınırların ötesinde ele alması da buradan gelir. Çünkü çalışma koşulları, ücret düzeyi, barınma ve beslenme olanakları, savaş, yoksulluk, işsizlik ve ana dilinde sağlık hizmetine erişim gibi başlıkların tümü sağlığı doğrudan etkiler. TTB, 1970’li yıllarda yükselen işçi sınıfı mücadelesinin yanında yer almış, 12 Eylül darbesinin karanlığına karşı net tutum alan örgütlerden biri olmuş, 1990’larda kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesinde saf tutmuş, 2000’li yıllarda Sağlıkta Dönüşüm Programı’na karşı mücadeleyi sürdürmüştür. COVID-19 pandemisi döneminde de iktidarın sakladığı bilgilerin karşısında halkın doğru bilgiye ulaşmasında kritik rol oynamıştır. Salgının sınıfsal karakterini görünür kılmış, sağlık emekçilerinin ve emekçi halkın yaşam hakkını savunmuştur. TTB’nin bu mücadele pratiğine, Siyonist İsrail devletinin Filistin halkına yönelik soykırımcı saldırıları karşısındaki tutumunu da eklemek gerekir. TTB, Dünya Tabipler Birliği’nin İsrail’in suçlarını görünmez kılan suskunluğuna karşı uluslararası basınç yaratmış, Ekim 2025’te İsrail hükümetini uluslararası hukuka uymaya çağıran kararın kabul edilmesinde önemli rol oynamıştır. Bu karar, İsrail’in açıkça adının anılması ve Filistin’de sağlık kurumlarına, sağlık çalışanlarına yönelik saldırıların mahkûm edilmesi bakımından önemli bir eşik olmuştur. Bugün sağlık sistemi hastayı müşteri, hastaneyi şirket, hekimi ise maliyet kalemi olarak görmekte. Beş dakikaya sıkıştırılmış muayene, randevu kuyrukları, acil servis yığılmaları, şehir hastaneleri soygunu ve özel hastanelerin kâr üzerine kurulu düzeni bu piyasacı sağlık sisteminin ürünleri. Bu nedenle sağlık sistemini piyasaya açanlara karşı mücadele etmek zorundayız. Bu mücadele verilmeden ne hekim hakkı savunulabilir ne de emekçi halkın sağlığı korunabilir. İşte bu nedenle TTB her dönem iktidarların hedefi olmuştur. TTB Merkez Konseyi üyeleri hakkında soruşturmalar açılmış, gözaltılar, tutuklamalar gündeme gelmiş, TTB kapatılmakla tehdit edilmiştir. Çünkü iktidarlar biliyor ki TTB, hekimlerin örgütlü iradesiyle halkın sağlık hakkının birleştiği güçlü bir mücadele mevzisidir. İktidarlar bu mevziyi zayıflatmak istemektedir çünkü TTB, sağlık alanında sermayenin ve istibdad rejiminin karşısında duran en direngen örgütlerden biridir. Haziran sonunda yapılacak TTB seçimi, bu bakımdan yalnızca bir meslek örgütü seçimi olmayacak. Gün, TTB’yi sermayenin, piyasacı sağlık politikalarının ve istibdad rejiminin çizgisine çekmeye çalışanlara karşı açık tutum alma günüdür. TTB’ye sahip çıkmak hekimlik değerlerini, hekim emeğini, emekçi halkın sağlık hakkını ve istibdad rejimine karşı hürriyet mücadelesinin önemli bir mevzisini savunmaktır. Yapılması gereken, TTB’nin tarihsel mücadele çizgisini güçlendirmek, hekimlerin örgütlü gücünü sağlık emekçilerinin ve emekçi halkın sağlık hakkı mücadelesiyle aynı safta buluşturmaktır.

    Ertuğrul Oruç: TTB’ye sahip çıkmak emekçi halkın sağlık hakkına sahip çıkmaktır
  2. Jun 16

    Armağan Tulun: ABD tehditlerine karşı Küba’yı savun! NATO’ya karşı genel greve!

    Küba bir kez daha ve her gün biraz daha sertleşen bir zeminde ABD emperyalizminin hedef tahtasında. Trump yönetiminin Küba’yı ABD ulusal güvenliği için tehdit ilan etmesi, deniz ablukasını devreye sokarak Küba’ya giden petrol gemilerini engellemesi, Küba’ya petrol verecek ülkelere yaptırım tehditleri savurması, ayakta kalmaya çalışan bir işçi devletini boğma, bütün bir halkı elektriksiz, susuz, ilaçsız ve gıdasız bırakarak teslim alma çabasının ürünüdür. ABD emperyalizmi bu emperyalist kuşatma politikası sökmezse, doğrudan bir askeri işgal tehdidini savurmaktan da geri durmuyor. O kadar ki Küba Ulusal Sivil Savunma Başkanlığı, aileler için hava saldırısı durumunda alınması gereken tedbirlere yönelik “koru, diren, hayatta kal ve kazan” başlıklı bir rehber yayınladı! Bugün Küba’da günlük hayatı felç eden sorunlar çok ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Elektrik kesintileri neredeyse her gün saatlerce sürüyor. Yakıt azlığı sadece ulaşımı etkilemiyor; aynı zamanda su pompalarını, tarımı, gıda tedarik ve dağıtımını ve hepsinden de önemlisi hastaneleri vuruyor. Kübalı sağlıkçılar yaptıkları dayanışma çağrılarında hastanelerde şırıngadan gazlı beze, tıbbi oksijenden en basit ameliyat malzemelerine kadar en temel ihtiyaçlarda bile eksiklik yaşandığını, ülkede çalışır durumda sadece birkaç MR cihazı bulunduğunu ifade ediyor. İlaç bulmak öylesine zor bir seviyeye ulaşmış durumda ki reçeteleri hastalığın ne olduğuna göre değil, hastanın hangi ilacı bulabildiğine göre yazdıklarını söylüyorlar. Sağlık alanında dünya çapında insanlık için en ileri tarihsel kazanımları temsil eden, pandemi döneminde dünya salgınla kapitalizmin insafına kalmış bir şekilde boğuşurken farklı ülkelerdeki insanların yardımına koşan sağlık emekçileriyle gurur duyulan Küba’nın, bugün adım adım getirildiği durum, emperyalizmin bilinçli boğma taktiği ile bir enkaza dönüştürülme çabasıdır. Bu tablonun birinci ve en büyük sorumlusu ABD emperyalizmidir. Küba altmış yılı aşkın süredir ambargo altında. Ancak bugün karşı karşıya kalınan tablo, klasik bir ambargonun çok ötesinde. Trump yönetiminin 29 Ocak 2026’da imzaladığı 14380 sayılı Kararname ile devreye soktuğu eşi görülmemiş yaptırımlar, adanın dünyayla bağını fiilen koparmış oldu. Bu kararnameyle yalnızca Küba gemileri değil, adaya petrol taşıyan Meksika ve Venezuela gibi üçüncü ülke gemileri de açık denizlerde engellendi, ikincil yaptırım tehditleriyle uluslararası nakliye şirketleri felç edildi. Trump yönetiminin tetikçilerinin, Küba'ya yönelik "komünist diktatörlüğün günleri sayılı" şeklindeki açıklamaları, Küba’nın üzerindeki casus uçuşlarının artırılması ve Raúl Castro'ya yönelik uluslararası adli suçlamaların devreye sokulması, doğrudan bir askeri müdahalenin ve işgal hazırlığının adımlarıdır. ABD bir yandan bu hazırlıkları yaparken bir yandan da Küba halkını sefaletle terbiye edip rejimi içerden çökertme stratejisi izleyerek Küba’yı yeniden kendi arka bahçesine çevirmek istiyor. Bugün Küba’da bürokrasi ve Díaz-Canel yönetimi, halk böylesine yoksullukla boğuşurken sadece kendi ayrıcalıklı konumlarını muhafaza etmiyor, daha da kötüsü bu durum karşısında devrimci çözümlere başvurmak yerine gıda dağıtımı gibi en temel kamusal alanları özelleştirerek, ABD ile ticarete ve uzlaşmaya açık sinyaller vererek kapitalist restorasyon kapısını sonuna kadar aralamaktadır. Bir zamanlar halkın temel gıda güvencesi olan karne sisteminin (Libreta) içi hızla boşaltılırken, adanın dört bir yanında pıtrak gibi çoğalan özel şirket marketleri (MIPYMES) yalnızca dövize veya yurt dışından gelen para transferlerine erişimi olan küçük bir azınlığa hizmet veriyor. Tüm bunlar devrimin toplumsal tabanını içeriden kemiriyor.

    Armağan Tulun: ABD tehditlerine karşı Küba’yı savun! NATO’ya karşı genel greve!
  3. Jun 16

    Levent Dölek: Dünya kupasında kimi tutalım?

    2026 Dünya Kupası başlıyor. Futbolseverlerin dört yıl beklediği bu büyük organizasyona ABD, Kanada ve Meksika ev sahipliği yapacak. 24 yıl sonra nihayet Türkiye Milli Takımı Dünya Kupası’na katılma hakkı kazandığı için bu turnuva hiç şüphesiz ki çok daha büyük ilgi görecek. Dünya Kupası’nda her futbolseverin hatta futbolla ilgisi az olanların da favori gördüğü, tuttuğu ya da sempati duyduğu takımlar olur. Biz genelde Dünya Kupası’na katılamadığımız için Türkiye haricinde tuttuğu takımlar olur. En çok sempati duyulan takımlar içinde gurbetçilerimiz dolayısıyla Almanya öne çıkar. Tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de futbolu en estetik şekilde oynayan Brezilyalı sambacılar da en çok desteklenen takımlar arasında yer alır. Eskiler tabii ki böğründe kocaman CCCP yazan ikonik formalarıyla, makine gibi işleyen, kolektif takım oyunu ile gönüllerde taht kuran Sovyetler Birliği takımını da tutardı. Biz yetişemedik. 1988 Avrupa Kupası’nda izleyebildik sadece. Maradona’dan beri Arjantin’in kalplerdeki yeri de hep ayrı olmuştur. Onu izleyenler için, Messi dahil, onun gibisi yer yüzüne gelmemiştir. Pek örnek alınamayacak bir özel hayatı olsa da Arjantin’in yoksul mahallelerinden gelen bir kahramandır. ABD’den verilen bir ödülü reddedip Küba’ya giderek Fidel Castro’dan ödül almayı tercih ettiğini, sağ omzuna Che Guevara’nın, efsanevi sol ayağına da Fidel Castro’nun dövmesini yaparak, “kalben Filistinliyim” diyerek her daim safını belli ettiğini biliyoruz. 1986 Dünya Kupası’nda İngiltere’nin Malvinas savaşında Arjantin’e yaşattığı zilletin intikamını meşhur “tanrının eli” golüyle almıştı. Yıllarca onun hatırına Arjantin’i tuttuk. Onun dünya futboluna veliahtı olarak bıraktığı Messi’yi alkışladık. Ama futbol hayatına çok büyük paralarla ABD’de devam eden Messi’nin Beyaz Saray’da Trump’a yaltaklandığı görüntüleri gördükten sonra sanırız ki herkes büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. Yine de Maradona’nın hatırını Messi’nin ihanetinden üstün tutup Arjantin’i destekleyecekler olacaktır. Biz de sanırız ki onlardan olacağız. Bir de her daim kupalara renk katan, mazlumların temsilcisi olarak Afrika takımları desteklenir. İtalya 90’da açılış maçında son şampiyon Arjantin’i yenip çeyrek finale kadar gelen Kamerun, 2002’de Fransa’yı yenip çeyrek finale kadar gelen ve bize elenen Senegal, son dünya kupasına damga vurup dördüncü olan Fas gibi... Bu sefer Afrika’dan 10 takım katılıyor. Artık Fas’ın yarı finale kadar çıkması değil erken elenmesi sürpriz olur. Gözümüz yine Senegal, Gana, Güney Afrika gibi turnuvanın gediklilerinin dışında Yeşil Burun Adaları ve Demokratik Kongo’nun üzerinde olacak. Dünya Kupası’na katılan en küçük ülke Çuraçao… Venezuela kıyılarında bulunan Karayiplerin bu küçük ada ülkesi büyük sürpriz yaparak geliyor. Ama Çuraçao’yu mazlum Afrika’nın yanına koymak pek olmaz. Bu ada bir Hollanda sömürgesi ve Venezuela’nın ne kadar gericisi, karşı devrimcisi, Amerikancısı varsa onların toplandığı bir üs gibi. Batı medyası tarafından el üstünde tutulup parlatılması da büyük ölçüde bundan. Bir nevi Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde NATO garnizon devleti olarak kurulan Kosova gibi. Küçük ama pek sevimli değil.

    Levent Dölek: Dünya kupasında kimi tutalım?

About

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri