Sözler Mecmuası

Bediüzzaman Said Nursî’nin eseri olan Risale-i Nur Külliyatı'nı anlamak, hayatımıza katmak ve derinlemesine kavramak için yola çıktık. Her bölümde Av. Ali Kurt ile Risale-i Nur'daki önemli konulara odaklanarak iman, ahlak ve irfan yolculuğunda rehber olacak dersler sunuyoruz. İlgili her yaştan dinleyiciyi, hayatlarına anlam katacak bu düşünceleri keşfetmeye davet ediyoruz. Lem'alar Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/lemalar-mecmuası/id1777199594 Spotify: https://open.spotify.com/show/0q1S0du5ofaVy71I2lkG1R Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com

  1. 3d ago

    (143) 32. Söz/8, Sh 281 | 2.Maksat | Allah birdir, her şeyin Hâlik’ı odur ve dizgini onun elindedir

    İkinci Maksad: Ehl-i şirkin vekili meslek-i şirki hiçbir cihette isbat edemediğinden ve onun isbatından me’yûs kaldığından, ehl-i tevhîdin mesleğini teşkîkâtıyla ve şübheleriyle tahrîb etmeye çalışmak istediğinden, şöyle ikinci bir suâl ediyor, diyor ki: “Ey ehl-i tevhîd! Siz diyorsunuz ki, قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ٭ اَللّٰهُ الصَّمَدُ ‘Hâlik-ı Âlem birdir, Ehad’ dir, Samed’ dir. Hem her şeyin Hâlik’ı odur. Ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber, doğrudan doğruya her şeyin dizgini onun elinde, her şeyin anahtarı kabzasında, her şeyin nâsiyesini tutuyor. Bir iş bir işe mâni‘ olmuyor. Bütün eşyâda bütün ahvâliyle bir anda tasarruf edebilir.’ Böyle acîb bir hakîkate nasıl inanılabilir? Müşahhas bir tek zât, nihâyetsiz yerlerde nihâyetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?”Sayfa 282Elcevab: Şu suâle gayet derin ve ince ve gayet yüksek ve geniş olan bir sırr-ı ehadiyet ve samediyetin beyânıyla cevab verilir. Fikr-i beşer ise, o sırra ancak bir temsîl dürbünüyle ve mesel rasadıyla bakabilir. Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfâtında misil ve misâli yok. Fakat mesel ve temsîl ile, bir derece şuûnâtına bakılabilir. İşte biz de temsîlât-ı maddiye ile o sırra işaret edeceğiz.Birinci Temsîl: Şöyle ki: On Altıncı Söz’de isbat edildiği gibi, bir tek zât-ı müşahhas, muhtelif aynalar vâsıtasıyla külliyet kesb eder. Bir cüz’iyy-i hakîkî iken, şuûnât-ı kesîreye mâlik bir küllî hükmüne geçer. Evet, nasıl cismânî şeylere cam ve su gibi maddeler ayna olup, cismânî bir tek şey o aynalarda bir külliyet kesb eder. Öyle de, nûrânî şeylere ve rûhâniyâta dahi, hava ve esîr ve âlem-i misâlin bazı mevcûdâtı aynalar hükmünde ve berk ve hayâl sür‘atinde birer vâsıta-i seyir ve seyahat sûretine geçerler ki, o nûrânîler ve o rûhânîler, hayâl sür‘atiyle o merâyâ-yı nazîfede ve o menâzil-i latîfede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Ve her aynada, nûrânî oldukları ve akisleri onların aynı ve onların hâsiyetine mâlik oldukları için, cismâniyetin aksine olarak, her yerde bizzât bulunur gibi hükmederler. Kesîf cismânîlerin akisleri ve misâlleri, o cismâniyetin aynıları olmadığı gibi, hâsiyetlerine dahi mâlik değil, ölü sayılırlar.Meselâ güneş, müşahhas bir cüz’î olduğu halde, parlak eşyâ vâsıtasıyla bir küllî hükmüne geçer. Zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hatta her bir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, bir misâlî güneşi, onların kābiliyetine göre verir. Güneşin harâret ve ziyâsı ve ziyâsındaki yedi rengi ve zâtının bir nevi‘ misâli her bir parlak cisimde bulunur. Farazâ güneşin ilmi, şuûru bulunsa idi, her ayna onun bir nevi‘ menzili ve tahtı ve iskemlesi hükmünde olup, her şeyle bizzât temas eder, her zîşuûrla aynalar vâsıtasıyla, hatta gözbebeğiyle birer telefon hükmünde muhâbere edebilirdi. Bir şey bir şeye mâni‘ olmazdı. Bir muhâbere bir muhâbereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber hiçbir yerde bulunmazdı. Acaba bir zâtın, bin bir isminden yalnız Nûr isminin maddî ve cüz’î ve câmid bir aynası hükmünde olan güneş, böyle teşahhusuyla beraber küllî yerlerde, küllî işlere mazhar olsa, o Zât-ı Zülcelâl ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber nihâyetsiz işleri bir anda yapamaz mı?İkinci Temsîl: Kâinât bir şecere hükmünde olduğu için, her bir şecere, kâinâtın hakāikine misâl olabilir. İşte biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını kâinâta bir misâl-i musaggar hükmünde tutup, kâinâttaki cilve-i ehadiyetiSayfa 283onun ile göstereceğiz. Şöyle ki: Şu ağacın lâakal on bin meyvesi var. Her bir meyvesinin lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek, bir anda, beraber bir san‘at ve îcâda mazhardırlar. Halbuki şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz’î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye ta‘bîr edilen bir cilve-i irâde-i İlâhiyeve bir nüve-i emr-i Rabbânîile şu ağacın kavânîn-i teşkîliyesinin merkeziyeti her dalın başında, her bir meyvenin içinde, her bir çekirdeğin yanında bulunur ki, hiçbirinin, hiçbir şeyini noksân bırakmayarak, birbirine mâni‘ olmayarak onunla yapılır.

    1h 3m
  2. Jun 10

    (142) 32. Söz/7, Sh 279 | Şu dünyada sebepler zahiri birer perdedir, hakîkî te’sir-i icadları yoktur

    Madem her bir zerrenin hareketi ve vazîfe görmesi, onun kanunuyla, izniyle, emriyledir. Elbette teşahhusât-ı vechiyeve herkesin yüzünde herkesten onu temyîz edecek birer alâmet-i fârika bulunması ve sîmâlar gibi seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe onun ilim ve hikmetiyledir. İşte şu silsileye mebde’ ve müntehâyı zikrederek işaret eden şu âyete bak. وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَŞimdi deriz: Ey ehl-i şirkin vekili! İşte silsile-i kâinât kadar kuvvetli burhânlar, meslek-i tevhîdi isbat eder ve bir Kadîr-i Mutlak’ı gösterir. Madem hilkat-i semâvât ve arz, bir Sâni‘-i Kadîr’i ve o Sâni‘-i Kadîr’in nihâyetsiz bir kudretini ve o nihâyetsiz bir kudretin nihâyetsiz bir kemâlde olduğunu gösterir. Elbette şerîklerden istiğnâ-yı mutlak var. Yani hiçbir cihette şerîklere ihtiyaç yok.Sayfa 280İhtiyaç olmadığı halde, neden bu zulümâtlı meslekte gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki, oraya giriyorsunuz? Hem de şürekâya hiçbir ihtiyaç olmadığı ve kâinât onlardan müstağnî-i mutlak oldukları halde, şerîk-i ulûhiyetgibi, rubûbiyet ve îcâd şerîkleri dahi mümteni‘dirler. Vücûdları muhâldir. Çünkü semâvât ve arzın Sâni‘indeki kudret, hem nihâyet kemâlde, hem nihâyetsiz olduğunu isbat ettik. Eğer şerîk bulunsa, mütenâhî diğer bir kudret, o nihâyetsiz ve gayet kemâldeki kudreti mağlûb edip, bir kısım yer zabt etmek ve ona nihâyet vermek ve ma‘nen âciz bırakıp hadsiz olduğu halde tahdîd etmek ve hiçbir mecbûriyet olmadan bir mütenâhî şey, nihâyetsiz bir şeye nihâyetsiz olduğu bir vakitte nihâyet vermek ve mütenâhî yapmak lâzım gelir ki, bu muhâlâtın en gayr-i ma‘kūlü ve mümteniâtın en katmerlisidir.Hem şerîkler müstağniyetün anhâ ve mümteniatün bizzât yani hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi, vücûdları muhâl oldukları halde onları da‘vâ etmek, sırf tahakkümîdir. Yani aklen, mantıken, fikren o da‘vâyı ettirecek bir sebeb olmadığı için, ma‘nâsız sözler hükmündedir. İlm-i usûlce ‘tahakkümî’ ta‘bîr edilir. Yani ma‘nâsız da‘vâ-yı mücerreddir. İlm-i kelâm ve ilm-i usûlün düstûrlarındandır ki, denilir: لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِءِ عَنْ دَل۪يلٍ ve لَا يُنَافِي الْاِمْكَانُ الذَّاتِيُّ الْيَق۪ينَ الْعِلْمِيَّ Yani “Bir delilden, bir emâreden neş’et etmeyen bir ihtimâlin ehemmiyeti yok. Kat‘î ilme şekk katmaz. Yakîn-i hükmîyi sarsmaz.” Meselâ, zâtında Barla Denizi, yani Eğirdir Gölü imkân ve ihtimâl var ki, pekmez olsun. Yağa inkılâb etmiş olsun. Fakat madem bir emâreden o imkân ve ihtimâl neş’et etmiyor, onun vücûduna ve su olduğuna kat‘î ilmimize te’sîr etmez. Şekk ve vesvese vermez.İşte bunun gibi mevcûdâtın her tarafından, kâinâtın her köşesinden sorduk. Birinci Mevkıf’ta gösterildiği gibi, zerrâttan yıldızlara kadar; ve İkinci Mevkıf’ta görüldüğü gibi, hilkat-i semâvât ve arzdan, tâ sîmâlardaki teşahhusâta kadar hangi şeyden soruldu ise, lisân-ı hâl ile vahdâniyete şehâdet ve sikke-i tevhîdi gösterdi. Sen de gördün. Öyle ise, kâinâtın mevcûdâtında bir emâre yok ki, şirk ihtimâli ona bina edilsin. Demek da‘vâ-yı şirk, sırf tahakkümî ve ma‘nâsız söz ve da‘vâ-yı mücerred olduğundan şirki iddiâ etmek, mahz-ı cehâlet, ayn-ı belâhettir.İşte ehl-i dalâletin vekili buna karşı diyeceği kalmıyor. Yalnız diyor ki: “Şirke emâre, kâinâttaki tertîb-i esbâbdır. Her şeyin bir sebeble bağlı olduğudur. Demek esbâbın hakîkî te’sîrleri vardır. Te’sîrleri varsa, şerîk olabilirler?”Elcevab: Meşîet ve hikmet-i İlâhiyenin muktezâsıyla ve çok esmânın tezâhür etmek istemesiyle, müsebbebât esbâba rabt edilmiş.Sayfa 281Her bir şey bir sebeble bağlanmış. Fakat çok yerlerde ve müteaddid Sözler’de kat‘î isbat etmişiz ki, esbâbda hakîkî te’sîr-i îcâdîyok. Şimdi yalnız bu kadar deriz ki: Esbâb içinde, bilbedâhe en eşrefi ve ihtiyârı en geniş ve tasarrufâtı en vâsi‘ insandır. İnsanın dahi en zâhir ef‘âl-i ihtiyâriyesi içinde en zâhirî, ekilve kelâm ve fikirdir. Yani yemek, söylemek, düşünmektir.

    1 hr
  3. Jun 3

    (141) 32. Söz/6, Sh 277 | 2.Mevkıf, 1.Maksat | Kadîr-i Zülcelal'in icraatına başka eller karışamaz

    Bak, kitâb-ı kâinâtın safha-i rengînine,Hâme-i zerrîn-i kudret, gör, ne tasvîr eylemiş.Kalmamış bir nokta muzlim, çeşm-i dil erbâbına,Sanki âyâtını Hudâ, nûr ile tahrîr eylemiş.Bak, ne mu‘ciz-i hikmet, iz‘ân-rubâ-yı kâinât,Bak, ne âlî bir temâşâdır, fezâ-yı kâinât.Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine,Nâme-i nûrunu hikmet, bak ne takrîr eylemiş.Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler: “Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i sultânına,Birer burhân-ı nûr-efşânız vücûb-u Sânia, hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz.Şu zeminin yüzünü yaldızlayan nâzenîn mu‘cizâtı, çün melek seyerânına,Bu semânın arza bakan, cennete dikkat eden, binler müdakkik gözleriz biz.Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına, hep kehkeşân ağsânına,Bir Cemîl-i Zülcelâl’in dest-i hikmetiyle takılmış, binler güzel meyveleriz biz.Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyâr, birer hâne-i devvâr, birer ulvî âşiyâne,Birer misbâh-ı nevvâr, birer gemi-i cebbâr, birer tayyâreyiz biz.Bir Kadîr-i Zülkemâl’in, bir Hakîm-i Zülcelâl’in birer mu‘cize-i kudret, birer hârika-i san‘at-ı Hâlikâne,Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nûr âlemiyiz biz.Böyle yüz bin dil ile, yüz bin burhân gösteririz, işittiririz insan olan insana,Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne,Zikrederiz, kehkeşânın halka-i ezkârına mensub birer meczublarız biz.”Otuz İkinci Söz’denبِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ٭ اَللّٰهُ الصَّمَدُŞu mevkıfın “Üç Maksad” ı var.Birinci Maksad: Bir yıldızın tokatıyla yere sukūt eden ehl-i şirk ve dalâletin vekili, zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre mikdar şirke yer bulamadığından, o tarzdaki da‘vâdan vazgeçip, fakat şeytan gibi, vahdete dâir teşkîkât yapmak için, “üç mühim suâl” ile, ehadiyete ve vahdete dâir, ehl-i tevhîde vesvese yapmak istedi.Birinci Suâl: Zındıka lisânıyla diyor ki: “Ey ehl-i tevhîd! Ben kendi müekkillerim nâmına bir şey bulamadım. Mevcûdâtta bir hisse çıkaramadım. Mesleğimi isbat edemedim. Fakat siz ne ile nihâyetsiz bir kudret sâhibi bir Vâhid-i Ehad’i isbat ediyorsunuz? Neden onun kudretiyle beraber başka eller karışmasını kābil görmüyorsunuz?” Elcevab: Yirmi İkinci Söz’de kat‘î isbat edilmiş ki, bütün mevcûdât, bütün zerrât, bütün yıldızlar, her biri Vâcibü’l-Vücûd’un ve Kadîr-i Mutlak’ın vücûb-u vücûduna birer burhân-ı neyyirdir. Bütün kâinâttaki silsilelerin her biri, onun vahdâniyetine birer delîl-i kat‘îdir. Kur’ân-ı Hakîm, hadsiz burhânlarında isbat ettiği gibi, umumun nazarına en zâhir burhânları daha ziyâde zikreder.Ezcümle; وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ ٭ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ gibi pek çok âyâtla, Kur’ân-ı Hakîm hilkat-i arz ve semâvâtı vahdâniyete bedâhet derecesinde bir burhân gösteriyor ki, ister istemez, zîşuûr olan her adam, hilkat-i arz ve semâvâtta bizzarûre Hâlik-ı Zülcelâl’ini tasdîk etmeye mecbûrdur ki, لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ der. Birinci Mevkıf’ta, nasıl bir zerreden başladık, tâ yıldızlara ve semâvâta kadar sikke-i tevhîdi gösterdik. Kur’ân-ı Hakîm şu nevi‘ âyâtla, yıldızlardan ve semâvâttan tutup, tâ zerrelere kadar şirki tard eder. Şöyle işaret eder ve ma‘nen der: “Semâvât ve arzı böyle muntazam halk eden bir Kadîr-i Mutlak’ın, elbette devâir-i masnûâtından olan manzûme-i şemsiye, bilbedâhe onun kabza-i tasarrufundadır.”Sayfa 279Madem o Kadîr-i Mutlak, şemsi seyyârâtıyla kabza-i tasarrufunda tutuyor ve tanzîm ve teshîr ve tedvîr ediyor. Elbette o manzûme-i şemsiyenin bir cüz’ü ve şems ile bağlanan küre-i arz dahi, kabza-i tasarrufunda ve tedbîr ve tedvîrindedir. Madem küre-i arz, kabza-i tasarrufunda ve tedbîr ve tedvîrindedir. Bilbedâhe arzın yüzünde yazılan ve îcâd edilen ve yerin meyveleri ve gāyâtı hükmünde olan masnûât dahi, onun kabza-i rubûbiyetinde ve terbiyesindedir.

    1 hr
  4. Jun 3

    (140) 32. Söz/5, Sh 274 | Çiçekli bir ağacın lisan-ı haline dair Arabî bir fıkra ve 1.Mevkıf’ın zeyli

    Arabî fıkranın tercümesi: Yani güya çiçek açmış her bir ağaç, güzel yazılmış manzûm bir kasîdedir ki, o kasîde Fâtır-ı Zülcelâl’in medâih-i bâhiresini inşâdedip, şâirâne lisân-ı hâl ile söylüyor. Veyahud o çiçek açmış her bir ağaç, yüz binler bakar ve baktırır gözlerini açmış, tâ Sâni‘-i Zülcelâl’in neşir ve teşhîr olunan acâib-i san‘atını bir iki gözle değil, belki binler gözlerle baksın. Tâ ehl-i dikkati öyle baktırsın. Veyahud o çiçek açan her bir ağaç, umûmî bayram olan baharın içindeki hususî bayramında ve resm-i geçit-misâl bir anda yeşillenmiş a‘zâlarını en süslü müzeyyenâtla süslemiş. Tâ ki onun Sultân-ı Zülcelâl’i, ona ihsân ettiği hedâyâyı ve letâifi ve âsâr-ı nûrâniyesini müşâhede etsin. Hem meşher-i san‘at-ı İlâhiye olan zeminin yüzünde ve bahar mevsiminde murassaât-ı rahmetini enzâr-ı halka teşhîr etsin. Ve şecerin hikmet-i hilkatini beşere i‘lân etsin. İncecik dallarında ne kadar mühim hazineler bulunduğunu ve ihsânât-ı Rahmâniyenin meyvelerinde ne derece mühim defineler var olduğunu göstermekle, kemâl-i kudret-i İlâhiyeyi göstersin.Sayfa 275Birinci Mevkıf’ın küçük bir zeyliفَاسْتَمِعْ اٰيَةَ ٭ اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَي السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا الخره اٰية..ثُمَّ انْظُرْ اِلٰي وَجْهِ السَّمَٓاءِ كَيْفَ تَرٰي سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ ٭ تَلَئْلُؤًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ ٭ مَعَ انْتِظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اتِّزَانِ الصَّنْعَةِ ٭ تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰي سَلْطَنَةً بِلَا انْتِهَٓاءٍاَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَي السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا الخره اٰية..Bu âyetin bir nevi‘ tercümesi olan ثُمَّ انْظُرْ اِلٰي وَجْهِ السَّمَٓاءِ كَيْفَ تَرٰي سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ tercümesidir. Yani âyet-i kerîme, nazar-ı dikkati semânın ziynetli ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ dikkat-i nazar ile semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr-i Mutlak’ın emir ve teshîriyle o vaz‘iyeti aldığını anlasın. Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecrâm, o gayet büyük küreler ve gayet sür‘atli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinâtın kulağını sağır edecekti. Hem öyle bir zelzele-i herc ü merciçinde karışıklık olacaktı ki, kâinâtı dağıtacaktı. Yirmi câmûs, birbiri içinde hareket etse, ne kadar velveleli bir herc ü merce sebebiyet verdiği ma‘lûm. Halbuki, küre-i arzdan bin def‘a büyük ve top güllesinden yetmiş def‘a sür‘atli hareket eden yıldızlar, yıldızlar içerisinde var olduğunu, kozmoğrafya söylüyor. İşte sükûnet içindeki sükût-ü ecrâmdan, Sâni‘-i Zülcelâl’in ve Kadîr-i Zülkemâl’in derece-i kudret ve teshîrini ve nücûmun ona derece-i inkıyâd ve itâatini anla.حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ Hem semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeyi âyet emrediyor. Evet, gayet acîb ve azîm harekât, gayet dakîk ve geniş hikmet içindedir. Nasıl ki bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde çeviren bir san‘atkâr, fabrikanın azamet ve intizâmı derecesinde derece-i san‘at ve mahâretini gösterir. Öyle de koca güneşe, seyyârât ile beraber fabrika vaz‘iyetini veren ve o müdhiş azîm küreleri sapan taşları misillü ve fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl’in derece-i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezâhür eder.Sayfa 276تَلَئْلُؤًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ Yani, hem semâvât yüzünde, öyle bir haşmet içinde bir parlamak ve bir ziynet içinde bir tebessüm var ki, Sâni‘-i Zülcelâl’in ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel bir san‘atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli elektrik lâmbaları, sultanın derece-i haşmetini ve terakkıyât-ı medeniyede derece-i kemâlini gösterdiği gibi; koca semâvât, o haşmetli, ziynetli yıldızlarıyla Sâni‘-i Zülcelâl’in kemâl-i saltanatını ve cemâl-i san‘atını öylece nazar-ı dikkate gösteriyorlar.مَعَ انْتِظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اتِّزَانِ الصَّنْعَةِ Hem diyor ki: “Semânın yüzündeki mahlûkātın intizâmını dakîk mîzânlar içinde..

    1 hr
  5. May 18

    (139) 32. Söz/4, Sh 271 | Şerîklerin vekilini küre-i arzın, güneşin ve yıldızların tard etmesi

    Sonra o müddeî gider, “Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum” der. Küre-i arza, (Hâşiye-2) yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: “Böyle serseri gezdiğinden, sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen benim olabilirsin.” O vakit küre-i arz, hak nâmına ve hakîkat dili ile, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki: “Halt etme! Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim? Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizâmsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san‘atsız görmüş müsün ki, bana sâhibsiz, serseri dersin? Eğer hareket-i seneviyem ile takrîben yirmi beş bin senelik bir mesâfede (Hâşiye-3) bir senede gezdiğim ve kemâl-i mîzân ve hikmetleHâşiye-1: Fakat şu halîçe hem hayatdârdır, hem intizâmlı bir ihtizâzdadır. Her vakit nakışları kemâl-i hikmet ve intizâm ile tebeddül eder. Tâ ki nessâcının muhtelif cilve-i esmâsını ayrı ayrı göstersin.Hâşiye-2: Elhâsıl, zerre o müddeîyi, küreyvât-ı hamrâya havâle eder. Küreyvât-ı hamrâ onu hüceyreye, hüceyre dahi beden-i insana, beden-i insan ise nev‘-i insana, nev‘-i insan onu zîhayat envâından dokunan arzın gömleğine, arzın gömleği dahi küre-i arza, küre-i arz onu güneşe, güneş ise bütün yıldızlara havâle eder. Her biri der: “Git, benden yukarıdakini zabtedebilirsen, sonra gel, benim zabtıma çalış. Eğer onu mağlûb etmezsen beni ele geçiremezsin.” Demek, bütün yıldızlara sözünü geçiremeyen bir tek zerreye rubûbiyetini dinletemez.Hâşiye-3: Bir dâirenin takrîben nısf-ı kutru yüz seksen milyon kilometre olsa, o dâire kendisi takrîben yirmi beş bin senelik mesâfe olur.Sayfa 272vazîfe-i hizmetimi gördüğüm dâire-i azîmeye hakîkî mâlik olabilirsen; ve kardeşlerim ve benim gibi vazîfedâr olan on seyyareye ve gezdikleri bütün dâirelere ve bizim imamımız ve biz onunla bağlı ve câzibe-i rahmetle ona takılı olduğumuz güneşi îcâd edip yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyârât yıldızları ona bağlayacak ve kemâl-i intizâm ve hikmetle döndürüp istihdâm edecek bir nihâyetsiz hikmet ve nihâyetsiz kudret sende varsa, bana rubûbiyet da‘vâ et. Yoksa haydi, cehennem ol, git! Benim işim var. Vazîfeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizâmât ve dehşetli harekât ve hikmetli teshîrâtgösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir zâttır ki, bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar, emirber nefer hükmünde ona mutî‘ ve musahhardırlar. Bir ağacı meyveleriyle tanzîm ve tezyîn ettiği gibi, kolayca güneşi seyyârâtla tanzîm eder bir Hakîm-i Zülcelâl ve Hâkim-i Mutlak’dır.”Sonra o müddeî yerde yer bulamadığı için gider, güneşe kalbinde der ki: “Bu çok büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup bir yol açarım. Yeri de musahhar ederim.” Güneşe şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisânıyla, Mecûsîlerin dedikleri gibi der ki: “Sen bir sultansın. Kendi kendine mâliksin. İstediğin gibi tasarruf edersin.” Güneş ise, hak nâmına ve hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye diliyle ona der: “Hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ! Ben musahhar bir me’murum. Seyyidimin misafirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakîkî mâlik olamam. Çünkü sineğin vücûdunda öyle ma‘nevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san‘atlar var ki, benim dükkânımda yok. Dâire-i iktidârımın hâricindedir” der. Müddeîyi tekdîr eder. Sonra o müddeî döner. Firavunlaşmış felsefe lisânıyla der ki: “Madem kendine mâlik ve sâhib değilsin, bir hizmetkârsın. Esbâb nâmına benimsin” der. O vakit güneş hak ve hakîkat nâmına ve ubûdiyet lisânıyla der ki: “Ben öyle birinin olabilirim ki, bütün emsâlim olan ulvî yıldızları îcâd eden ve semâvâtında kemâl-i hikmetle yerleştiren ve kemâl-i haşmetle döndüren ve kemâl-i ziynetle süslendiren bir zât olabilir.”Sonra o müddeî kalbinden der ki: “Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde müekkillerim nâmına bir şey kazanırım” der. Onların içine girer. Onlara esbâb nâmına, şerîkleri hesabına ve tuğyân etmiş felsefe lisânıyla, nücûmperest olan sâbiiyyûnların dedikleri gibi der ki: ...

    1h 1m
  6. May 12

    (138) 32. Söz/3, Sh 269 | İnsan bedeni, insan nev'i ve zemin yüzünün şerîklerin vekilini tard etmesi

    Sonra o müddeî onda da me’yûs oldu. Bir insanın bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisânı ile, tabîiyyûnun dedikleri gibi der ki: “Sen benimsin? Seni yapan benim. Veya sende hissem var.” Cevâben o beden-i insanî, hakîkat ve hikmet diliyle ve intizâmının lisân-ı hâliyle der ki: “Eğer bütün emsâlim ve yüzümüzdeki sikke-i kudret ve turra-i fıtratbir olan bütün insanların bedenlerine hakîkî mutasarrıf olacak bir kudret ve ilim sende varsa; hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtât ve hayvanâta kadar benim erzâkımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa; hem ben kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan ruh, kalb, akıl gibi letâif-i ma‘neviyeyi benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek kemâl-i hikmet ile istihdâm edip ibâdet ettirecek, sende nihâyetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa, göster. Sonra ‘Ben seni yaptım’ de! Yoksa sus! Hem bendeki intizâm-ı ekmelin şehâdetiyle ve yüzümdeki sikke-i vahdetin delâletiyle, benim Sâni‘im, her şeye Kadîr, her şeye Alîm, her şeyi görür ve her şeyi işitir bir zâttır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı onun san‘atına karışamaz. Zerre mikdar müdâhale edemez.”O şerîklerin vekili bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz, gider. İnsanın nev‘ine rast gelir. Kalbinden der ki: “Belki bu dağınık, karmakarışık olan cemâat içinde, şeytan onların ef‘âl-i ihtiyâriye ve ictimâiyelerine karıştığı gibi, belki ben de ahvâl-i vücûdiye ve fıtriyelerine karışabileceğim ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yer bulup, beni tard eden(268. Sahifedeki Hâşiyenin mâba‘dı) karbon unsur-u kesîfini, kehribâr gibi kendine çeker. İkisi imtizâc eder. Buhârî hâmız-ı karbon denilen semli havaî bir maddeye inkılâb ettirir. Hem harâret-i garîziyeyi te’mîn eder, hem kanı tasfiye eder. Çünkü Sâni‘-i Hakîm, fenn-i kimyâda ‘aşk-ı kimyevî’ ta‘bîr edilen bir münâsebet-i şedîdeyi müvellidü’l-humûza ile karbona vermiş ki, o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kānûn-u İlâhî ile o iki unsur imtizâc ederler. Fennen sâbittir ki, imtizâcdan harâret hâsıl olur. Çünkü imtizâc bir nevi‘ ihtirâktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki, o iki unsurun her birisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizâc vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi, bunun zerresiyle imtizâc eder. Bir tek hareketle hareket eder. Bir hareket muallak kalır. Çünkü imtizâcdan evvel, iki hareket idi. Şimdi iki zerre bir oldu. Her iki zerre bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni‘-i Hakîm’in bir kanunu ile harârete inkılâb eder. Zaten ‘hareket harâreti tevlîd eder’ bir kānûn-u mukarreredir. İşte şu sırra binâen, beden-i insaniyedeki harâret-i garîziye bu imtizâc-ı kimyevîye ile te’mîn edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfî olur. İşte, nefes dâhile girdiği vakit, vücûdun hem âb-ı hayatını temizliyor. Hem nâr-ı hayatı iş‘âl ediyor. Çıktığı vakit, ağızda mu‘cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor. فَسُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُSayfa 270bedene ve beden hüceyresine hükmümü icrâ ederim.” Onun için beşerin nev‘ine, yine sağır tabiat ve sersem felsefe lisânıyla der ki: “Siz çok karışık bir şey görünüyorsunuz. Ben size rabb ve mâlikim. Veyahud hissedarım” der. O vakit nev‘-i insan, hak ve hakîkat lisânıyla, hikmet ve intizâmın diliyle der ki:“Eğer bütün küre-i arza giydirilen ve nev‘imiz gibi bütün hayvanât ve nebâtâtın yüzler bin envâından, rengârenk atkı ve iplerden kemâl-i hikmetle dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüz binler zîhayat envâından nesc olunan ve gayet nakışlı bir sûrette îcâd edilen halîçeyi yapacak ve her vakit kemâl-i hikmetle tecdîd edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende varsa; hem eğer biz meyve olduğumuz küre-i arza ve çekirdek olduğumuz âleme tasarruf edecek ve hayatımıza lâzım maddeleri mîzân-ı hikmetle aktâr-ı âlemden bize gönderecek bir muhît kudret ve şâmil bir hikmet sende varsa; ve yüzümüzdeki sikke-i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek emsâlimizi îcâd edecek bir iktidar...

    45 min
  7. May 5

    (137) 32. Söz/2, Sh 267 | Zerre'den me’yûs olan şerîklerin vekilini alyuvar ve hücre'nin tard etmesi

    İşte şerîklerin vekili zerreden me’yûs olunca, “Küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım” diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: “Ben sana rabb ve mâlikim.” O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak, kırmızı mevcûd, ona hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye dili ile der: “Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve me’muriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdâm olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa, göster. Ve gösterebilirsen, belki senin da‘vânda bir ma‘nâ bulunabilir. Halbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdar karışamazsın. Çünkü bizdeki intizâmHâşiye: Evet, müteharrik her bir şey, zerrâttan seyyârâta kadar, kendilerinde olan sikke-i samediyet ile vahdeti gösterdikleri gibi; harekâtlarıyla dahi, gezdikleri bütün yerleri vahdet nâmına zabtederler. Kendi mâlikinin mülküne idhâl ederler. Hareket etmeyen masnûât ise, nebâtâttan nücûm-u sevâbitekadar, birer mühr-ü vahdâniyet hükmündedirler ki, bulunduğu mekânı, kendi Sâni‘inin mektubu olduğunu gösterirler. Demek her bir nebât, her bir meyve birer mühr-ü vahdâniyet, birer sikke-i vahdettirler ki, mekânlarını ve vatanlarını vahdet nâmına Sâni‘lerinin mektubu olduğunu gösterirler. Elhâsıl, her bir şey, hareketiyle bütün eşyâyı vahdet nâmına zabteder. Demek bütün yıldızları elinde tutmayan, bir tek zerreye rabb olamaz.Sayfa 268o kadar mükemmeldir ki, ancak her şeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus! Vazîfem o kadar mühim ve intizâm o kadar mükemmeldir ki, senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevab vermeye vaktim yok!” der, onu tard eder.Sonra onu kandıramadığı için, o müddeî gider. Bedendeki hüceyre ta‘bîr ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisânıyla der: “Zerreye ve küreyvât-ı hamrâya söz anlatamadım, belki sen sözümü anlarsın. Çünkü sen gayet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise, ben seni yapabilirim. Sen benim masnûum ve hakîkî mülküm ol!” der. O hüceyre ona cevâben hikmet ve hakîkat lisânıyla der ki: “Ben çendân küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazîfelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve heyet-i mecmûasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle; evride ve şerâyîn damarlarına ve hassâse ve muharrikea‘sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavviregibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazîfelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve a‘sâb ve kuvveleri teşkîl ve tanzîm ve istihdâm edecek bir kudret ve ilim sende varsa; ve benim emsâlim ve san‘atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât-ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet, sende varsa göster. Sonra ‘Ben seni yapabilirim’ diye da‘vâ et. Yoksa haydi git! Küreyvât-ı hamrâ bana erzâk getiriyor. Küreyvât-ı beyzâ da, bana hücum eden hastalıklara mukābele ediyor. İşim var, beni meşgul etme. Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünkü bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizâm (Hâşiye) var ki, eğer bize hükmeden bir Hakîm-i Mutlakve Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizâmımız bozulur. Nizâmımız karışır.”Hâşiye: Sâni‘-i Hakîm, beden-i insanı gayet muntazam bir şehir hükmünde halk etmiştir. Damarların bir kısmı, telgraf ve telefon vazîfesini görür. Bir kısmı da, çeşmelerin boruları hükmünde âb-ı hayat olan kanın cevelânına medârdırlar. Kan ise, içinde iki kısım küreyvât halk edilmiş. Bir kısmı, küreyvât-ı hamrâ ta‘bîr edilir ki, bedenin hüceyrelerine erzâk dağıtıyor. Ve bir kānûn-u İlâhî ile hüceyrelere erzâk yetiştiriyor. -Tüccâr ve erzâk me’murları gibi-. Diğer kısmı, küreyvât-ı beyzâdırlar ki, ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazîfeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdâfaadır ki, ne vakit müdâfaaya girseler, Mevlevî gibi iki hareket-i devriye ile sür‘at...

    56 min
  8. Apr 30

    (136) 32. Söz/1, Sh 266 | 1.Mevkıf | Mevcûdât-ı âlemin vahdâniyete elli beş lisânla şehâdet etmesi

    Şu söz “Üç Mevkıf” dır.Yirmi İkinci Söz’ün Sekizinci Lem‘asını îzâh eden bir zeyildir. Mevcûdât-ı âlem, vahdâniyete şehâdet ettikleri elli beş lisândan –ki Katre Risâlesi’nde onlara işaret edilmiş-birinci lisânına bir tefsîrdir. لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin pek çok hakāikinden, temsîl libâsı giydirilmiş bir hakîkattir.(Birinci Mevkıf)بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَالَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ.. وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ.. لَهُ الْمُلْكُ.. وَلَهُ الْحَمْدُ.. يُحْي۪ي.. وَيُم۪يتُ.. وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ.. بِيَدِهِ الْخَيْرُ.. وَهُوَ عَلٰي كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ.. وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُBir ramazan gecesinde, şu kelâm-ı tevhîdiyenin on bir cümlesinin her birinde, birer tevhîd mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız لَا شَر۪يكَ لَهُ deki ma‘nâyı, basit avâmın fehmine gelecek bir muhâvere-i temsîliyeve bir münâzara-i faraziye tarzında ve lisân-ı hâli lisân-ı kāl sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden kıymetdar kardeşlerimin ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine, o muhâvereyi yazıyorum. Şöyle ki:Bütün tabiatperest, esbâbperest ve müşrik gibi umum envâ‘-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şerîkleri nâmına bir şahıs farz ediyoruz ki, o şahs-ı farazî, mevcûdât-ı âlemden bir şeye rabb olmak istiyor ve hakîkî mâlik olmak, da‘vâ etmektedir. İşte o müddeî, evvelen mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rabb ve hakîkî mâlik olmakta olduğunu, zerreye tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle söyler. O zerre dahi, hakîkat lisânıyla ve hikmet-i Rabbâniye diliyle der ki: “Ben hadsiz vazîfeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnûa girip işliyorum. Eğer bütün o vezâifi bana gördürecek, sendeSayfa 267ilim ve kudret varsa; hem benim gibi had ve hesaba gelmeyen zerrât içinde beraber gezip (Hâşiye) iş görüyoruz. Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdâm edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa; hem kemâl-i intizâm ile cüz’ü olduğum mevcûdlara, meselâ kandaki küreyvât-ı hamrâya, hakîkî mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana rabb olmak da‘vâ et, beni Cenâb-ı Hakk’dan başkasına isnâd et. Yoksa sus! Hem bana rabb olamadığın gibi, müdâhale dahi edemezsin! Çünkü vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizâm var ki, nihâyetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sâhibi olmayan, bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa karıştıracak. Halbuki senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesâdüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.” O müddeî, maddiyyûnların dedikleri gibi dedi ki: “Öyle ise, sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?” Zerre ona cevâben der: “Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harâreti gibi şumûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi, belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu da‘vâ ederdim. Haydi, def‘ ol git. Sen benden iş bulamazsın!”İşte şerîklerin vekili zerreden me’yûs olunca, “Küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım” diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: “Ben sana rabb ve mâlikim.” O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak, kırmızı mevcûd, ona hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye dili ile der: “Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve me’muriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdâm olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa, göster. Ve gösterebilirsen, belki senin da‘vânda bir ma‘nâ bulunabilir. Halbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdar karışamazsın. Çünkü bizdeki intizâmHâşiye: Evet, müteharrik her bir şey, zerrâttan ...

    1h 7m

About

Bediüzzaman Said Nursî’nin eseri olan Risale-i Nur Külliyatı'nı anlamak, hayatımıza katmak ve derinlemesine kavramak için yola çıktık. Her bölümde Av. Ali Kurt ile Risale-i Nur'daki önemli konulara odaklanarak iman, ahlak ve irfan yolculuğunda rehber olacak dersler sunuyoruz. İlgili her yaştan dinleyiciyi, hayatlarına anlam katacak bu düşünceleri keşfetmeye davet ediyoruz. Lem'alar Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/lemalar-mecmuası/id1777199594 Spotify: https://open.spotify.com/show/0q1S0du5ofaVy71I2lkG1R Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com

More From Av. Ali Kurt