Sözler Mecmuası

Bediüzzaman Said Nursî’nin eseri olan Risale-i Nur Külliyatı'nı anlamak, hayatımıza katmak ve derinlemesine kavramak için yola çıktık. Her bölümde Av. Ali Kurt ile Risale-i Nur'daki önemli konulara odaklanarak iman, ahlak ve irfan yolculuğunda rehber olacak dersler sunuyoruz. İlgili her yaştan dinleyiciyi, hayatlarına anlam katacak bu düşünceleri keşfetmeye davet ediyoruz. Lem'alar Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/lemalar-mecmuası/id1777199594 Spotify: https://open.spotify.com/show/0q1S0du5ofaVy71I2lkG1R Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com

  1. 2d ago

    (146) 32. Söz/11, Sh 287 | Bir Sual | Kıyas-ı temsilî nedir? | 2.Sual | Lafz-ı kinaî nedir?

    ÖNEMLİ DUYURU: Podcast yükleme panelinde yaşanan sürekli hatalar nedeniyle bu bölümde bir gecikme yaşanmıştır. Sorun şimdilik sadece ses formatında yükleme yapılarak aşılmıştır. Gecikme için kusura bakmayın, hakkınızı helal edin.Bir Suâl: Diyorsunuz ki, “Sen sözlerinde kıyâs-ı temsîlîçok isti‘mâl ediyorsun. Halbuki fenn-i mantıkça kıyâs-ı temsîlîyakînî ifade etmiyor. Mesâil-i yakîniyede burhân-ı mantıkî lâzımdır. Kıyâs-ı temsîlîusûl-ü fıkıh ulemâsınca zann-ı gālib kâfî olan metâlibde isti‘mâl edilir. Hem de sen temsîlâtı bazı hikâyeler sûretinde zikrediyorsun. Hikâye hayâlî olur. Hakîkî olmaz. Vâkıa muhâlif olur.” Elcevab: İlm-i mantıkça çendân “Kıyâs-ı temsîlî yakîn-i kat‘î ifade etmiyor” denilmiş. Fakat kıyâs-ı temsîlînin bir nev‘î var ki, mantığın yakînî burhânından çok kuvvetlidir. Ve mantığın birinci şeklinin birinci darbından daha yakînîdir. O kısım da şudur ki: Bir temsîl-i cüz’îvâsıtasıyla bir hakîkat-i küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakîkate bina ediyor. O hakîkatin kanununu bir hususî maddede gösteriyor. Tâ o hakîkat-i uzmâ bilinsin ve cüz’î maddeler ona ircâ‘edilsin. Meselâ güneş, nûrâniyet vâsıtasıyla bir tek zât iken, her parlak şeyin yanında bulunuyor temsîli ile bir kānûn-u hakîkat gösteriliyor ki, nûr ve nûrânî için kayıd olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsâvî olur. Mekân onu zabt edemez. Hem meselâ, ağacın meyveleri, yaprakları bir anda, bir tarzda kolaylıkla ve mükemmel olarak bir tek merkezde bir kānûn-u emrî ile teşkîli ve tasvîri bir temsîldir ki, muazzam bir hakîkatin ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakîkat ve o hakîkatin kanunu gayet kat‘î bir sûrette isbat eder ki, koca kâinât dahi şu ağaç gibi, o kānûn-u hakîkatin ve o sırr-ı ehadiyetinSayfa 288bir mazharıdır. Bir meydân-ı cevelânıdır. İşte bütün Sözler’deki kıyâsât-ı temsîliyeler bu çeşittirler ki, burhân-ı kat‘î-i mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler.İkinci Suâle Cevab: Ma‘lûmdur ki, fenn-i belâgatte bir lafzın, bir kelâmın ma‘nâ-yı hakîkîsi, başka bir maksûd ma‘nâya sırf bir âlet-i mülâhazaolsa, ona lafz-ı kinâîdenilir. Ve kinâîta‘bîr edilen bir kelâmın ma‘nâ-yı aslîsi, medâr-ı sıdk ve kizbdeğildir, belki kinâîma‘nâsıdır ki, medâr-ı sıdk ve kizbolur. Eğer o kinâîma‘nâ doğru ise, o kelâm sâdıktır. Ma‘nâ-yı aslî kâzibdahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer ma‘nâ-yı kinâîdoğru değilse, ma‘nâ-yı aslîsi doğru olsa, o kelâm kâzibdir. Meselâ, kinâîmisâllerinden فِلَانٌ طَو۪يلُ النَّجَادِ denilir. Yani “Kılıcının kayışı, bendi uzundur.” Şu kelâm, o adamın kāmetinin uzunluğuna kinâyedir. Eğer o adam uzun ise, kılıcı ve kayışı ve bendi olmasa da, yine bu kelâm sâdıktır, doğrudur. Eğer o adamın boyu uzun olmazsa, çendân uzun bir kılıcı ve uzun bir kayışı ve uzun bir bendi bulunsa, yine bu kelâm kâzibdir. Çünkü ma‘nâ-yı aslîsi maksûd değil. İşte Onuncu Söz’ün ve Yirmi İkinci Söz’ün hikâyeleri gibi, sâir Sözler’in hikâyeleri kinâiyat kısmındandırlar ki, begâyet doğru ve gayet sâdık ve mutâbık-ı vâki‘ olan hikâyelerin sonlarındaki hakîkatler o hikâyelerin ma‘nâ-yı kinâîleridir. Ma‘nâ-yı aslîleri bir temsîl-i dürbünîdir. Nasıl olursa olsun sıdkına ve hakkāniyetine zarar vermez. Hem o hikâyeler birer temsîldirler. Yalnız umuma tefhîm için, lisân-ı hâl, lisân-ı kāl sûretinde ve şahs-ı ma‘nevî bir şahs-ı maddî şeklinde gösterilmiştir.

  2. Jun 29

    (145) 32. Söz/10, Sh 284 | Hatime |Arabî bir tefekkür. Kabirde tohum hükmünde acbü’z-zeneb bâkî kalır

    İkinci Maksad’ın Hâtimesi: Bir zaman ehadiyete dâir bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar ağacının meyvelerine baktım. Arabiyyü’l-ibâre bir silsile-i tefekkürkalbe geldi. Nasıl gelmiş ise, öyle Arabî olarak yazıp, sonra kısa bir meâlini söyleyeceğim. İşte:نَعَمْ فَالْاَثْمَارُ وَالْبُذُورُ مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ هَدَايَا الرَّحْمَةِ بَرَاه۪ينُ الْوَحْدَةِ بَشَٓائِرُ لُطْفِه۪ ف۪ي دَارِ الْاٰخِرَةِ شَوَاهِدُ صَادِقَةٌ بِاَنَّ خَلَاقَهَا لِكُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ كُلُّ الْاَثْمَارِ وَالْبُذُورِ مَرَايَا الْوَحْدَةِ ف۪ٓي اَطْرَافِ الْكَثْرَةِ اِشَارَاتُ الْقَدَرِ رُمُوزَاتُ الْقُدْرَةِ بِاَنَّ تَاكَ الْكَثْرَةَ مِنْ مَنْبَعِ الْوَحْدَةِSayfa 285تَصْدُرُ شَاهِدَةً لِوَحْدَةِ الْفَاطِرِ فِي الصُّنْعِ وَالتَّصْو۪يرِ ثُمَّ اِلَي الْوَحْدَةِ تَنْتَه۪ي ذَاكِرَةً لِحِكْمَةِ الْقَادِرِ فِي الْخَلْقِ وَالتَّدْب۪يرِ وَكَذَاهُنَّ تَلْو۪يحَاتُ الْحِكْمَةِ بِاَنَّ صَانِعَ الْكُلِّ بِكُلِّيَّةِ النَّظَرِ اِلَي الْجُزْئِيِّ يَنْظُرُ ثُمَّ اِلٰي جُزْئِه۪ٓ اِذْ اِنْ كَانَ ثَمَرًا فَهُوَ الْمَقْصُودُ الْاَظْهَرُ مِنْ خَلْقِ هٰذَا الشَّجَرِ فَالْبَشَرُ ثَمَرٌ لِهٰذِهِ الْكَٓائِنَاتِ فَهُوَ الْمَطْلُوبُ الْاَظْهَرُ لِخَالِقِ الْمَوْجُودَاتِ وَالْقَلْبُ كَالنَّوَاةِ فَهُوَ الْمِرْاٰةُ الْاَنْوَرُ لِصَانِعِ الْكَٓائِنَاتِ مِنْ هٰذِهِ الْحِكْمَةِ صَارَ الْاِنْسَانُ الْاَصْغَرُ ف۪ي هٰذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ هُوَ الْمَدَارُ الْاَظْهَرُ لِلنَّشْرِ وَالْمَحْشَرِ ف۪ي هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ وَالتَّخْر۪يبِ وَالتَّبْد۪يلِ لِهٰذِهِ الْكَٓائِنَاتِBu Arabî fıkranın mebdei şudur:فَسُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَد۪يقَةَ اَرْضِه۪: مَشْهَرَ صَنْعَتِه۪.. مَحْشَرَ حِكْمَتِه۪: مَظْهَرَ قُدْرَتِه۪: مَزْهَرَ رَحْمَتِه۪.. مَزْرَعَ جَنَّتِه۪: مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ: مَس۪يلَ الْمَوْجُودَاتِ: مَك۪يلَ الْمَصْنُوعَاتِ: فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ: مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ: مُزَهَّرُ النَّبَاتَاتِ: مُعْجِزَاتُ عِلْمِه۪: خَوَارِقُ صُنْعِه۪: هَدَايَا جُودِه۪: بَشَٓائِرُ لُطْفِه۪: تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ: مِنْ ز۪ينَةِ الْاَثْمَارِ تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ ف۪ي نَسْمَةِ الْاَسْحَارِ تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ عَلٰي خُدُودِ الْاَزْهَارِ تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَي الْاَطْفَالِ الصِّغَارِ تَعَرُّفُ وَدُودٍ تَوَدُّدُ رَحْمٰنٍ تَرَحُّمُ حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ وَالرُّوحِ وَالْحَيْوَانِ وَالْمَلَكِ وَالْجَٓانِّ..İşte bu Arabî tefekkürün kısa bir meâli şudur ki:Bütün meyveler ve içindeki tohumcuklar, hikmet-i Rabbâniyenin birer mu‘cizesi, san‘at-ı İlâhiyenin birer hârikası, rahmet-i İlâhiyenin birer hediyesi, vahdet-i İlâhiyenin birer burhân-ı maddîsi, âhirette eltâf-ı İlâhiyenin birer müjdecisi, kudretinin ihâtasına ve ilminin şumûlüne birer şâhid-i sâdıkoldukları gibi; şunlar âlem-i kesretin aktârında ve şu ağaç gibi tekessür etmiş bir nevi‘ âlemin etrafında vahdet aynalarıdırlar. Enzârı kesretten vahdete çeviriyorlar. Lisân-ı hâl ile her birisi der: “Dal budak salmış şu koca ağacın içinde dağılma, boğulma. Bütün o ağaç bizdedir. Onun kesreti vahdetimizde dâhildir. Hatta her meyvenin kalbi hükmünde olan her bir çekirdek dahi, vahdetin birer maddî aynası oldukları gibi, zikr-i kalbî-i hafîile koca ağacın zikr-i cehrîsûretiyle çektiği ve okuduğu bütün esmâyı zikreder, okur.” Hem o meyveler, tohumlar vahdetin aynaları oldukları gibi; kaderin meşhûd işârâtı ve kudretin mücessem rumûzâtıdır ki, kader onlar ile işaret eder. Ve kudret o kelimeler ile remzen der:Sayfa 286“Nasıl ki, şu ağacın kesretli dal ve budakları bir tek çekirdekten gelmiş. Ve şu ağacın san‘atkârının îcâd ve tasvîrde vahdetini gösteriyor. Sonra şu ağaç, dal ve budak salıp tekessür ve intişâr ettikten sonra, bütün hakîkatini bir meyvede toplar. Bütün ma‘nâsını bir çekirdekte derc eder. Onunla Hâlik-ı Zülcelâl’inin halk ve tedbîrindeki hikmetini gösterir. Öyle de şu şecere-i kâinât, bir menba‘-ı vahdetten vücûd alır, terbiye görür. Ve o kâinâtın meyvesi olan insan, şu kesret-i mevcûdât içinde vahdeti gösterdiği gibi; kalbi dahi îmân gözüyle kesret içinde sırr-ı vahdeti görür.” Hem o meyveler ve tohumlar hikmet-i...

  3. Jun 23

    (144) 32. Söz/9, Sh 282 | Hiçbir iş ona ağır gelmez, hiçbir şey ondan gizlenemez, acz ona yanaşamaz

    İkinci Temsîl: Kâinât bir şecere hükmünde olduğu için, her bir şecere, kâinâtın hakāikine misâl olabilir. İşte biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını kâinâta bir misâl-i musaggar hükmünde tutup, kâinâttaki cilve-i ehadiyetiSayfa 283onun ile göstereceğiz. Şöyle ki: Şu ağacın lâakal on bin meyvesi var. Her bir meyvesinin lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek, bir anda, beraber bir san‘at ve îcâda mazhardırlar. Halbuki şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz’î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye ta‘bîr edilen bir cilve-i irâde-i İlâhiyeve bir nüve-i emr-i Rabbânîile şu ağacın kavânîn-i teşkîliyesinin merkeziyeti her dalın başında, her bir meyvenin içinde, her bir çekirdeğin yanında bulunur ki, hiçbirinin, hiçbir şeyini noksân bırakmayarak, birbirine mâni‘ olmayarak onunla yapılır. Ve o bir tek cilve-i irâde ve o kānûn-u emrî, ziyâ, harâret, hava gibi dağılıp her yere gitmiyor. Çünkü gittiği yerlerin ortalarındaki uzun mesâfelerde ve muhtelif masnû‘larda hiçbir iz bırakmıyor. Hiçbir eseri görünmüyor. Eğer intişâr ile olsa idi, izi ve eseri görünecekti. Belki bizzât tecezzî ve intişâr etmeden her birisinin yanında bulunuyor. Ehadiyetine ve şahsiyetine o küllî işler münâfî olmuyor. Hatta denilebilir ki, o cilve-i irâde, o kānûn-u emrî, o ukde-i hayatiye her birinin yanında bulunur. Hiçbir yerde de bulunmaz. Güya şu muhteşem ağaçta, meyveler, çekirdekler adedince o kānûn-u emrînin birer gözü, birer kulağı var. Belki ağacın her bir cüz’ü, o kānûn-u emrînin duygularının birer merkezi hükmündedir ki, uzun vâsıtalar perde olup bir mâni‘ teşkîl etmek değil, belki telefon telleri gibi birer vesîle-i teshîl ve takrîbolur. En uzak, en yakın gibidir.Madem bilmüşâhede Zât-ı Ehad-i Samed’in irâde gibi bir sıfatının bir tek cilve-i cüz’îsi, bilmüşâhede milyon yerde, milyonlar işe vâsıtasız medâr olur. Elbette Zât-ı Zülcelâl’in tecellî-i kudret ve irâdesiyle, şecere-i hilkati bütün eczâ ve zerrâtıyla beraber tasarruf edebilmesine şuhûd derecesinde yakîn etmek lâzım gelir. On Altıncı Söz’de isbat ve îzâh edildiği gibi, deriz ki:Madem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhânî gibi madde ile mukayyed nîm-nûrânî masnû‘lar ve şu çınar ağacının ma‘nevî nûru, ruhu hükmünde olan ukde-i hayatı ve merkez-i tasarrufu olan emrî kanunlar ve irâdî cilveler, nûrâniyet sırrıyla bir yerde iken ve bir tek müşahhas cüz’î oldukları halde, pek çok yerlerde ve pek çok işlerde bilmüşâhede bulunabilirler. Ve madde ile mukayyed bir cüz’î oldukları halde, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Ve bir anda, bir cüz’-i ihtiyârî ile pek çok muhtelif işleri bilmüşâhede kesb ederler. Sen de görüyorsun ve inkâr edemezsin.Sayfa 284Acaba maddeden mücerred ve muallâ, hem kaydın tahdîdinden ve kesâfetin zulmetinden münezzeh ve müberrâ, hem şu umum envâr ve şu bütün nûrâniyât, onun envâr-ı kudsiye-i esmâiyesinin kesîf bir gölgesi ve zılâli, hem umum vücûd ve bütün hayat ve âlem-i ervâh ve âlem-i berzah ve âlem-i misâl nîm şeffaf birer âyîne-i cemâli, hem sıfâtı muhîte ve şuûnâtı külliye olan bir tek Zât-ı Akdes’in irâde-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhît ile zâhir olan tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef‘âli içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden, hangi şey saklanabilir? Hangi iş ona ağır gelebilir? Hangi yer ondan gizlenebilir? Hangi ferd ondan uzak kalabilir? Hangi şahıs külliyet kesb etmeden ona yanaşabilir? Hiç eşyâ ondan gizlenebilir mi? Hiçbir iş bir işe mâni‘ olur mu? Hiçbir yer onun huzurundan hâlî kalır mı? İbn-i Abbâs radıyallâhü anhın dediği gibi, ‘her bir mevcûda bakar birer ma‘nevî basarı ve işitir birer ma‘nevî sem‘i’ bulunmaz mı? Silsile-i eşyâ, onun evâmir ve kanunlarının sür‘atle cereyânlarına birer tel, birer damar hükmüne geçmez mi? Mevâni‘ ve avâik, onun tasarrufuna vesâil ve vesâit olamaz mı? Esbâb ve vesâit sırf zâhirî bir perde olamaz mı? Hiçbir yerde bulunmadığı halde, her yerde bulunmaz mı? Hiç tahayyüz ve temekküne muhtaç olur mu? Hiç uzaklık ve küçüklük ve ...

  4. Jun 15

    (143) 32. Söz/8, Sh 281 | 2.Maksat | Allah birdir, her şeyin Hâlik’ı odur ve dizgini onun elindedir

    İkinci Maksad: Ehl-i şirkin vekili meslek-i şirki hiçbir cihette isbat edemediğinden ve onun isbatından me’yûs kaldığından, ehl-i tevhîdin mesleğini teşkîkâtıyla ve şübheleriyle tahrîb etmeye çalışmak istediğinden, şöyle ikinci bir suâl ediyor, diyor ki: “Ey ehl-i tevhîd! Siz diyorsunuz ki, قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ٭ اَللّٰهُ الصَّمَدُ ‘Hâlik-ı Âlem birdir, Ehad’ dir, Samed’ dir. Hem her şeyin Hâlik’ı odur. Ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber, doğrudan doğruya her şeyin dizgini onun elinde, her şeyin anahtarı kabzasında, her şeyin nâsiyesini tutuyor. Bir iş bir işe mâni‘ olmuyor. Bütün eşyâda bütün ahvâliyle bir anda tasarruf edebilir.’ Böyle acîb bir hakîkate nasıl inanılabilir? Müşahhas bir tek zât, nihâyetsiz yerlerde nihâyetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?”Sayfa 282Elcevab: Şu suâle gayet derin ve ince ve gayet yüksek ve geniş olan bir sırr-ı ehadiyet ve samediyetin beyânıyla cevab verilir. Fikr-i beşer ise, o sırra ancak bir temsîl dürbünüyle ve mesel rasadıyla bakabilir. Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfâtında misil ve misâli yok. Fakat mesel ve temsîl ile, bir derece şuûnâtına bakılabilir. İşte biz de temsîlât-ı maddiye ile o sırra işaret edeceğiz.Birinci Temsîl: Şöyle ki: On Altıncı Söz’de isbat edildiği gibi, bir tek zât-ı müşahhas, muhtelif aynalar vâsıtasıyla külliyet kesb eder. Bir cüz’iyy-i hakîkî iken, şuûnât-ı kesîreye mâlik bir küllî hükmüne geçer. Evet, nasıl cismânî şeylere cam ve su gibi maddeler ayna olup, cismânî bir tek şey o aynalarda bir külliyet kesb eder. Öyle de, nûrânî şeylere ve rûhâniyâta dahi, hava ve esîr ve âlem-i misâlin bazı mevcûdâtı aynalar hükmünde ve berk ve hayâl sür‘atinde birer vâsıta-i seyir ve seyahat sûretine geçerler ki, o nûrânîler ve o rûhânîler, hayâl sür‘atiyle o merâyâ-yı nazîfede ve o menâzil-i latîfede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Ve her aynada, nûrânî oldukları ve akisleri onların aynı ve onların hâsiyetine mâlik oldukları için, cismâniyetin aksine olarak, her yerde bizzât bulunur gibi hükmederler. Kesîf cismânîlerin akisleri ve misâlleri, o cismâniyetin aynıları olmadığı gibi, hâsiyetlerine dahi mâlik değil, ölü sayılırlar.Meselâ güneş, müşahhas bir cüz’î olduğu halde, parlak eşyâ vâsıtasıyla bir küllî hükmüne geçer. Zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hatta her bir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, bir misâlî güneşi, onların kābiliyetine göre verir. Güneşin harâret ve ziyâsı ve ziyâsındaki yedi rengi ve zâtının bir nevi‘ misâli her bir parlak cisimde bulunur. Farazâ güneşin ilmi, şuûru bulunsa idi, her ayna onun bir nevi‘ menzili ve tahtı ve iskemlesi hükmünde olup, her şeyle bizzât temas eder, her zîşuûrla aynalar vâsıtasıyla, hatta gözbebeğiyle birer telefon hükmünde muhâbere edebilirdi. Bir şey bir şeye mâni‘ olmazdı. Bir muhâbere bir muhâbereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber hiçbir yerde bulunmazdı. Acaba bir zâtın, bin bir isminden yalnız Nûr isminin maddî ve cüz’î ve câmid bir aynası hükmünde olan güneş, böyle teşahhusuyla beraber küllî yerlerde, küllî işlere mazhar olsa, o Zât-ı Zülcelâl ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber nihâyetsiz işleri bir anda yapamaz mı?İkinci Temsîl: Kâinât bir şecere hükmünde olduğu için, her bir şecere, kâinâtın hakāikine misâl olabilir. İşte biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını kâinâta bir misâl-i musaggar hükmünde tutup, kâinâttaki cilve-i ehadiyetiSayfa 283onun ile göstereceğiz. Şöyle ki: Şu ağacın lâakal on bin meyvesi var. Her bir meyvesinin lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek, bir anda, beraber bir san‘at ve îcâda mazhardırlar. Halbuki şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz’î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye ta‘bîr edilen bir cilve-i irâde-i İlâhiyeve bir nüve-i emr-i Rabbânîile şu ağacın kavânîn-i teşkîliyesinin merkeziyeti her dalın başında, her bir meyvenin içinde, her bir çekirdeğin yanında bulunur ki, hiçbirinin, hiçbir şeyini noksân bırakmayarak, birbirine mâni‘ olmayarak onunla yapılır.

  5. Jun 10

    (142) 32. Söz/7, Sh 279 | Şu dünyada sebepler zahiri birer perdedir, hakîkî te’sir-i icadları yoktur

    Madem her bir zerrenin hareketi ve vazîfe görmesi, onun kanunuyla, izniyle, emriyledir. Elbette teşahhusât-ı vechiyeve herkesin yüzünde herkesten onu temyîz edecek birer alâmet-i fârika bulunması ve sîmâlar gibi seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe onun ilim ve hikmetiyledir. İşte şu silsileye mebde’ ve müntehâyı zikrederek işaret eden şu âyete bak. وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَŞimdi deriz: Ey ehl-i şirkin vekili! İşte silsile-i kâinât kadar kuvvetli burhânlar, meslek-i tevhîdi isbat eder ve bir Kadîr-i Mutlak’ı gösterir. Madem hilkat-i semâvât ve arz, bir Sâni‘-i Kadîr’i ve o Sâni‘-i Kadîr’in nihâyetsiz bir kudretini ve o nihâyetsiz bir kudretin nihâyetsiz bir kemâlde olduğunu gösterir. Elbette şerîklerden istiğnâ-yı mutlak var. Yani hiçbir cihette şerîklere ihtiyaç yok.Sayfa 280İhtiyaç olmadığı halde, neden bu zulümâtlı meslekte gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki, oraya giriyorsunuz? Hem de şürekâya hiçbir ihtiyaç olmadığı ve kâinât onlardan müstağnî-i mutlak oldukları halde, şerîk-i ulûhiyetgibi, rubûbiyet ve îcâd şerîkleri dahi mümteni‘dirler. Vücûdları muhâldir. Çünkü semâvât ve arzın Sâni‘indeki kudret, hem nihâyet kemâlde, hem nihâyetsiz olduğunu isbat ettik. Eğer şerîk bulunsa, mütenâhî diğer bir kudret, o nihâyetsiz ve gayet kemâldeki kudreti mağlûb edip, bir kısım yer zabt etmek ve ona nihâyet vermek ve ma‘nen âciz bırakıp hadsiz olduğu halde tahdîd etmek ve hiçbir mecbûriyet olmadan bir mütenâhî şey, nihâyetsiz bir şeye nihâyetsiz olduğu bir vakitte nihâyet vermek ve mütenâhî yapmak lâzım gelir ki, bu muhâlâtın en gayr-i ma‘kūlü ve mümteniâtın en katmerlisidir.Hem şerîkler müstağniyetün anhâ ve mümteniatün bizzât yani hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi, vücûdları muhâl oldukları halde onları da‘vâ etmek, sırf tahakkümîdir. Yani aklen, mantıken, fikren o da‘vâyı ettirecek bir sebeb olmadığı için, ma‘nâsız sözler hükmündedir. İlm-i usûlce ‘tahakkümî’ ta‘bîr edilir. Yani ma‘nâsız da‘vâ-yı mücerreddir. İlm-i kelâm ve ilm-i usûlün düstûrlarındandır ki, denilir: لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِءِ عَنْ دَل۪يلٍ ve لَا يُنَافِي الْاِمْكَانُ الذَّاتِيُّ الْيَق۪ينَ الْعِلْمِيَّ Yani “Bir delilden, bir emâreden neş’et etmeyen bir ihtimâlin ehemmiyeti yok. Kat‘î ilme şekk katmaz. Yakîn-i hükmîyi sarsmaz.” Meselâ, zâtında Barla Denizi, yani Eğirdir Gölü imkân ve ihtimâl var ki, pekmez olsun. Yağa inkılâb etmiş olsun. Fakat madem bir emâreden o imkân ve ihtimâl neş’et etmiyor, onun vücûduna ve su olduğuna kat‘î ilmimize te’sîr etmez. Şekk ve vesvese vermez.İşte bunun gibi mevcûdâtın her tarafından, kâinâtın her köşesinden sorduk. Birinci Mevkıf’ta gösterildiği gibi, zerrâttan yıldızlara kadar; ve İkinci Mevkıf’ta görüldüğü gibi, hilkat-i semâvât ve arzdan, tâ sîmâlardaki teşahhusâta kadar hangi şeyden soruldu ise, lisân-ı hâl ile vahdâniyete şehâdet ve sikke-i tevhîdi gösterdi. Sen de gördün. Öyle ise, kâinâtın mevcûdâtında bir emâre yok ki, şirk ihtimâli ona bina edilsin. Demek da‘vâ-yı şirk, sırf tahakkümî ve ma‘nâsız söz ve da‘vâ-yı mücerred olduğundan şirki iddiâ etmek, mahz-ı cehâlet, ayn-ı belâhettir.İşte ehl-i dalâletin vekili buna karşı diyeceği kalmıyor. Yalnız diyor ki: “Şirke emâre, kâinâttaki tertîb-i esbâbdır. Her şeyin bir sebeble bağlı olduğudur. Demek esbâbın hakîkî te’sîrleri vardır. Te’sîrleri varsa, şerîk olabilirler?”Elcevab: Meşîet ve hikmet-i İlâhiyenin muktezâsıyla ve çok esmânın tezâhür etmek istemesiyle, müsebbebât esbâba rabt edilmiş.Sayfa 281Her bir şey bir sebeble bağlanmış. Fakat çok yerlerde ve müteaddid Sözler’de kat‘î isbat etmişiz ki, esbâbda hakîkî te’sîr-i îcâdîyok. Şimdi yalnız bu kadar deriz ki: Esbâb içinde, bilbedâhe en eşrefi ve ihtiyârı en geniş ve tasarrufâtı en vâsi‘ insandır. İnsanın dahi en zâhir ef‘âl-i ihtiyâriyesi içinde en zâhirî, ekilve kelâm ve fikirdir. Yani yemek, söylemek, düşünmektir.

  6. Jun 3

    (141) 32. Söz/6, Sh 277 | 2.Mevkıf, 1.Maksat | Kadîr-i Zülcelal'in icraatına başka eller karışamaz

    Bak, kitâb-ı kâinâtın safha-i rengînine,Hâme-i zerrîn-i kudret, gör, ne tasvîr eylemiş.Kalmamış bir nokta muzlim, çeşm-i dil erbâbına,Sanki âyâtını Hudâ, nûr ile tahrîr eylemiş.Bak, ne mu‘ciz-i hikmet, iz‘ân-rubâ-yı kâinât,Bak, ne âlî bir temâşâdır, fezâ-yı kâinât.Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine,Nâme-i nûrunu hikmet, bak ne takrîr eylemiş.Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler: “Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i sultânına,Birer burhân-ı nûr-efşânız vücûb-u Sânia, hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz.Şu zeminin yüzünü yaldızlayan nâzenîn mu‘cizâtı, çün melek seyerânına,Bu semânın arza bakan, cennete dikkat eden, binler müdakkik gözleriz biz.Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına, hep kehkeşân ağsânına,Bir Cemîl-i Zülcelâl’in dest-i hikmetiyle takılmış, binler güzel meyveleriz biz.Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyâr, birer hâne-i devvâr, birer ulvî âşiyâne,Birer misbâh-ı nevvâr, birer gemi-i cebbâr, birer tayyâreyiz biz.Bir Kadîr-i Zülkemâl’in, bir Hakîm-i Zülcelâl’in birer mu‘cize-i kudret, birer hârika-i san‘at-ı Hâlikâne,Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nûr âlemiyiz biz.Böyle yüz bin dil ile, yüz bin burhân gösteririz, işittiririz insan olan insana,Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne,Zikrederiz, kehkeşânın halka-i ezkârına mensub birer meczublarız biz.”Otuz İkinci Söz’denبِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ٭ اَللّٰهُ الصَّمَدُŞu mevkıfın “Üç Maksad” ı var.Birinci Maksad: Bir yıldızın tokatıyla yere sukūt eden ehl-i şirk ve dalâletin vekili, zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre mikdar şirke yer bulamadığından, o tarzdaki da‘vâdan vazgeçip, fakat şeytan gibi, vahdete dâir teşkîkât yapmak için, “üç mühim suâl” ile, ehadiyete ve vahdete dâir, ehl-i tevhîde vesvese yapmak istedi.Birinci Suâl: Zındıka lisânıyla diyor ki: “Ey ehl-i tevhîd! Ben kendi müekkillerim nâmına bir şey bulamadım. Mevcûdâtta bir hisse çıkaramadım. Mesleğimi isbat edemedim. Fakat siz ne ile nihâyetsiz bir kudret sâhibi bir Vâhid-i Ehad’i isbat ediyorsunuz? Neden onun kudretiyle beraber başka eller karışmasını kābil görmüyorsunuz?” Elcevab: Yirmi İkinci Söz’de kat‘î isbat edilmiş ki, bütün mevcûdât, bütün zerrât, bütün yıldızlar, her biri Vâcibü’l-Vücûd’un ve Kadîr-i Mutlak’ın vücûb-u vücûduna birer burhân-ı neyyirdir. Bütün kâinâttaki silsilelerin her biri, onun vahdâniyetine birer delîl-i kat‘îdir. Kur’ân-ı Hakîm, hadsiz burhânlarında isbat ettiği gibi, umumun nazarına en zâhir burhânları daha ziyâde zikreder.Ezcümle; وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ ٭ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ gibi pek çok âyâtla, Kur’ân-ı Hakîm hilkat-i arz ve semâvâtı vahdâniyete bedâhet derecesinde bir burhân gösteriyor ki, ister istemez, zîşuûr olan her adam, hilkat-i arz ve semâvâtta bizzarûre Hâlik-ı Zülcelâl’ini tasdîk etmeye mecbûrdur ki, لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ der. Birinci Mevkıf’ta, nasıl bir zerreden başladık, tâ yıldızlara ve semâvâta kadar sikke-i tevhîdi gösterdik. Kur’ân-ı Hakîm şu nevi‘ âyâtla, yıldızlardan ve semâvâttan tutup, tâ zerrelere kadar şirki tard eder. Şöyle işaret eder ve ma‘nen der: “Semâvât ve arzı böyle muntazam halk eden bir Kadîr-i Mutlak’ın, elbette devâir-i masnûâtından olan manzûme-i şemsiye, bilbedâhe onun kabza-i tasarrufundadır.”Sayfa 279Madem o Kadîr-i Mutlak, şemsi seyyârâtıyla kabza-i tasarrufunda tutuyor ve tanzîm ve teshîr ve tedvîr ediyor. Elbette o manzûme-i şemsiyenin bir cüz’ü ve şems ile bağlanan küre-i arz dahi, kabza-i tasarrufunda ve tedbîr ve tedvîrindedir. Madem küre-i arz, kabza-i tasarrufunda ve tedbîr ve tedvîrindedir. Bilbedâhe arzın yüzünde yazılan ve îcâd edilen ve yerin meyveleri ve gāyâtı hükmünde olan masnûât dahi, onun kabza-i rubûbiyetinde ve terbiyesindedir.

  7. Jun 3

    (140) 32. Söz/5, Sh 274 | Çiçekli bir ağacın lisan-ı haline dair Arabî bir fıkra ve 1.Mevkıf’ın zeyli

    Arabî fıkranın tercümesi: Yani güya çiçek açmış her bir ağaç, güzel yazılmış manzûm bir kasîdedir ki, o kasîde Fâtır-ı Zülcelâl’in medâih-i bâhiresini inşâdedip, şâirâne lisân-ı hâl ile söylüyor. Veyahud o çiçek açmış her bir ağaç, yüz binler bakar ve baktırır gözlerini açmış, tâ Sâni‘-i Zülcelâl’in neşir ve teşhîr olunan acâib-i san‘atını bir iki gözle değil, belki binler gözlerle baksın. Tâ ehl-i dikkati öyle baktırsın. Veyahud o çiçek açan her bir ağaç, umûmî bayram olan baharın içindeki hususî bayramında ve resm-i geçit-misâl bir anda yeşillenmiş a‘zâlarını en süslü müzeyyenâtla süslemiş. Tâ ki onun Sultân-ı Zülcelâl’i, ona ihsân ettiği hedâyâyı ve letâifi ve âsâr-ı nûrâniyesini müşâhede etsin. Hem meşher-i san‘at-ı İlâhiye olan zeminin yüzünde ve bahar mevsiminde murassaât-ı rahmetini enzâr-ı halka teşhîr etsin. Ve şecerin hikmet-i hilkatini beşere i‘lân etsin. İncecik dallarında ne kadar mühim hazineler bulunduğunu ve ihsânât-ı Rahmâniyenin meyvelerinde ne derece mühim defineler var olduğunu göstermekle, kemâl-i kudret-i İlâhiyeyi göstersin.Sayfa 275Birinci Mevkıf’ın küçük bir zeyliفَاسْتَمِعْ اٰيَةَ ٭ اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَي السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا الخره اٰية..ثُمَّ انْظُرْ اِلٰي وَجْهِ السَّمَٓاءِ كَيْفَ تَرٰي سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ ٭ تَلَئْلُؤًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ ٭ مَعَ انْتِظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اتِّزَانِ الصَّنْعَةِ ٭ تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰي سَلْطَنَةً بِلَا انْتِهَٓاءٍاَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَي السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا الخره اٰية..Bu âyetin bir nevi‘ tercümesi olan ثُمَّ انْظُرْ اِلٰي وَجْهِ السَّمَٓاءِ كَيْفَ تَرٰي سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ tercümesidir. Yani âyet-i kerîme, nazar-ı dikkati semânın ziynetli ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ dikkat-i nazar ile semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr-i Mutlak’ın emir ve teshîriyle o vaz‘iyeti aldığını anlasın. Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecrâm, o gayet büyük küreler ve gayet sür‘atli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinâtın kulağını sağır edecekti. Hem öyle bir zelzele-i herc ü merciçinde karışıklık olacaktı ki, kâinâtı dağıtacaktı. Yirmi câmûs, birbiri içinde hareket etse, ne kadar velveleli bir herc ü merce sebebiyet verdiği ma‘lûm. Halbuki, küre-i arzdan bin def‘a büyük ve top güllesinden yetmiş def‘a sür‘atli hareket eden yıldızlar, yıldızlar içerisinde var olduğunu, kozmoğrafya söylüyor. İşte sükûnet içindeki sükût-ü ecrâmdan, Sâni‘-i Zülcelâl’in ve Kadîr-i Zülkemâl’in derece-i kudret ve teshîrini ve nücûmun ona derece-i inkıyâd ve itâatini anla.حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ Hem semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeyi âyet emrediyor. Evet, gayet acîb ve azîm harekât, gayet dakîk ve geniş hikmet içindedir. Nasıl ki bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde çeviren bir san‘atkâr, fabrikanın azamet ve intizâmı derecesinde derece-i san‘at ve mahâretini gösterir. Öyle de koca güneşe, seyyârât ile beraber fabrika vaz‘iyetini veren ve o müdhiş azîm küreleri sapan taşları misillü ve fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl’in derece-i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezâhür eder.Sayfa 276تَلَئْلُؤًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ Yani, hem semâvât yüzünde, öyle bir haşmet içinde bir parlamak ve bir ziynet içinde bir tebessüm var ki, Sâni‘-i Zülcelâl’in ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel bir san‘atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli elektrik lâmbaları, sultanın derece-i haşmetini ve terakkıyât-ı medeniyede derece-i kemâlini gösterdiği gibi; koca semâvât, o haşmetli, ziynetli yıldızlarıyla Sâni‘-i Zülcelâl’in kemâl-i saltanatını ve cemâl-i san‘atını öylece nazar-ı dikkate gösteriyorlar.مَعَ انْتِظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اتِّزَانِ الصَّنْعَةِ Hem diyor ki: “Semânın yüzündeki mahlûkātın intizâmını dakîk mîzânlar içinde..

  8. May 18

    (139) 32. Söz/4, Sh 271 | Şerîklerin vekilini küre-i arzın, güneşin ve yıldızların tard etmesi

    Sonra o müddeî gider, “Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum” der. Küre-i arza, (Hâşiye-2) yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: “Böyle serseri gezdiğinden, sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen benim olabilirsin.” O vakit küre-i arz, hak nâmına ve hakîkat dili ile, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki: “Halt etme! Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim? Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizâmsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san‘atsız görmüş müsün ki, bana sâhibsiz, serseri dersin? Eğer hareket-i seneviyem ile takrîben yirmi beş bin senelik bir mesâfede (Hâşiye-3) bir senede gezdiğim ve kemâl-i mîzân ve hikmetleHâşiye-1: Fakat şu halîçe hem hayatdârdır, hem intizâmlı bir ihtizâzdadır. Her vakit nakışları kemâl-i hikmet ve intizâm ile tebeddül eder. Tâ ki nessâcının muhtelif cilve-i esmâsını ayrı ayrı göstersin.Hâşiye-2: Elhâsıl, zerre o müddeîyi, küreyvât-ı hamrâya havâle eder. Küreyvât-ı hamrâ onu hüceyreye, hüceyre dahi beden-i insana, beden-i insan ise nev‘-i insana, nev‘-i insan onu zîhayat envâından dokunan arzın gömleğine, arzın gömleği dahi küre-i arza, küre-i arz onu güneşe, güneş ise bütün yıldızlara havâle eder. Her biri der: “Git, benden yukarıdakini zabtedebilirsen, sonra gel, benim zabtıma çalış. Eğer onu mağlûb etmezsen beni ele geçiremezsin.” Demek, bütün yıldızlara sözünü geçiremeyen bir tek zerreye rubûbiyetini dinletemez.Hâşiye-3: Bir dâirenin takrîben nısf-ı kutru yüz seksen milyon kilometre olsa, o dâire kendisi takrîben yirmi beş bin senelik mesâfe olur.Sayfa 272vazîfe-i hizmetimi gördüğüm dâire-i azîmeye hakîkî mâlik olabilirsen; ve kardeşlerim ve benim gibi vazîfedâr olan on seyyareye ve gezdikleri bütün dâirelere ve bizim imamımız ve biz onunla bağlı ve câzibe-i rahmetle ona takılı olduğumuz güneşi îcâd edip yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyârât yıldızları ona bağlayacak ve kemâl-i intizâm ve hikmetle döndürüp istihdâm edecek bir nihâyetsiz hikmet ve nihâyetsiz kudret sende varsa, bana rubûbiyet da‘vâ et. Yoksa haydi, cehennem ol, git! Benim işim var. Vazîfeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizâmât ve dehşetli harekât ve hikmetli teshîrâtgösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir zâttır ki, bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar, emirber nefer hükmünde ona mutî‘ ve musahhardırlar. Bir ağacı meyveleriyle tanzîm ve tezyîn ettiği gibi, kolayca güneşi seyyârâtla tanzîm eder bir Hakîm-i Zülcelâl ve Hâkim-i Mutlak’dır.”Sonra o müddeî yerde yer bulamadığı için gider, güneşe kalbinde der ki: “Bu çok büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup bir yol açarım. Yeri de musahhar ederim.” Güneşe şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisânıyla, Mecûsîlerin dedikleri gibi der ki: “Sen bir sultansın. Kendi kendine mâliksin. İstediğin gibi tasarruf edersin.” Güneş ise, hak nâmına ve hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye diliyle ona der: “Hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ! Ben musahhar bir me’murum. Seyyidimin misafirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakîkî mâlik olamam. Çünkü sineğin vücûdunda öyle ma‘nevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san‘atlar var ki, benim dükkânımda yok. Dâire-i iktidârımın hâricindedir” der. Müddeîyi tekdîr eder. Sonra o müddeî döner. Firavunlaşmış felsefe lisânıyla der ki: “Madem kendine mâlik ve sâhib değilsin, bir hizmetkârsın. Esbâb nâmına benimsin” der. O vakit güneş hak ve hakîkat nâmına ve ubûdiyet lisânıyla der ki: “Ben öyle birinin olabilirim ki, bütün emsâlim olan ulvî yıldızları îcâd eden ve semâvâtında kemâl-i hikmetle yerleştiren ve kemâl-i haşmetle döndüren ve kemâl-i ziynetle süslendiren bir zât olabilir.”Sonra o müddeî kalbinden der ki: “Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde müekkillerim nâmına bir şey kazanırım” der. Onların içine girer. Onlara esbâb nâmına, şerîkleri hesabına ve tuğyân etmiş felsefe lisânıyla, nücûmperest olan sâbiiyyûnların dedikleri gibi der ki: ...

About

Bediüzzaman Said Nursî’nin eseri olan Risale-i Nur Külliyatı'nı anlamak, hayatımıza katmak ve derinlemesine kavramak için yola çıktık. Her bölümde Av. Ali Kurt ile Risale-i Nur'daki önemli konulara odaklanarak iman, ahlak ve irfan yolculuğunda rehber olacak dersler sunuyoruz. İlgili her yaştan dinleyiciyi, hayatlarına anlam katacak bu düşünceleri keşfetmeye davet ediyoruz. Lem'alar Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/lemalar-mecmuası/id1777199594 Spotify: https://open.spotify.com/show/0q1S0du5ofaVy71I2lkG1R Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com

More From Av. Ali Kurt