İnsanoğlunun en büyük yanılgısı, zamanı sadece saatlerin akrebi ve yelkovanı arasına sıkıştırılmış mekanik bir ritim sanmasıdır. Oysa zaman, insanın iç dünyasında, ruhunun derinliklerinde esneyen, daralan ve bazen de tamamen duran psikolojik bir nehirdir. Modern çağın en amansız hastalığı olan “hız”, bizleri sürekli bir şeylere yetişmeye, eksik bıraktığımız noktalara koşmaya zorlar. Sosyolojik olarak baktığımızda, dijitalleşen ve hiper-bağlantılı hale gelen bu dünyada her anımız doldurulmuş, zihnimiz işgal edilmiştir. Kaynaklarda da altı çizildiği gibi, dünya bizi hakikaten çok meşgul etmekte, kafamızı ciddi manada yoğunlaştırmakta ve geride kalan sayısız detaya yetişme telaşıyla yormaktadır. İnsan, bu karmaşanın içinde giderek kendine yabancılaşır; toplum içinde kalabalıklar arasında yaşarken, psikolojik bir yalnızlığın içine sürüklenir. İşte bu boğucu çarkın, bu bitmek bilmeyen modern zaman telaşının içinde ruhumun nefes alamadığını hissettiğim o yıl, 2012’nin dingin bir mevsiminde rotamı içsel bir hicrete, Umre’ye çevirdim. Medine... Sadece harita üzerinde işaretlenmiş coğrafi bir mekan değil; adeta zamanın dondurulduğu, kalplerin dünya telaşından sıyrılıp sonsuzluğa akort edildiği uhrevi bir sığınak. Şehre ilk adım attığımda, gökyüzünü saran o sarımtırak çöl güneşi, yerini içsel bir serinliğe bıraktı. Mescid-i Nebevi’nin devasa kapılarından içeri girdiğimde, ayaklarımın altındaki o serin mermerler sanki zihnimdeki bütün ateşi söndürüyordu. Gökyüzüne uzanan devasa, teknolojik ve bir o kadar da estetik şemsiyelerin gölgesinde yürürken, binlerce farklı renkten, dilden ve ırktan insanın sosyolojik bir mucize gibi aynı sükunette eridiğine şahit oluyordum. Bu mukaddes mekanın havaya sızan o tarifsiz gül ve misk kokusu, insanın psikolojik sınırlarını yıkıyor, benliğini devasa bir hiçliğin ve aynı zamanda her şeyliğin içine hapsediyordu. Mescidin altın yaldızlı işlemeleri ve devasa sütunları arasında kaybolurken, buraya gelirken aklımda olan tek bir hedefe odaklanmıştım. Ruhumda yankılanan tek bir isim vardı: Şeyh Zekeriya Hazretleri. Bu Substack, okurların desteğiyle varlığını sürdürüyor. Yeni Post’ları alıp çalışmalarımı desteklemek için ücretsiz ya da ücretli abone olmayı düşünebilirsiniz. Gitmeden önce bir vesileyle ismini okuduğum bu zat, sıradan bir insan değildi. O, memleketi Özbekistan’dan çıkıp, yolları adımlayarak, coğrafyaları, dağları ve sınırları aşarak Medine’ye, bu kutlu şehre yürüyerek gelip yerleşmiş bir gönül eriydi. Modern insanın birkaç saatlik uçak yolculuklarında bile konfor arayan doğasına, tüketim toplumunun yerleşiklik ve rahatlık takıntısına inat, 18 yaşından beri bu yollara revan olmuştu. Yıllar akıp gitmiş, takvim yaprakları sararmış ve o genç adam şimdi 105 yaşına basmış ulu bir çınar haline gelmişti. Bir asrı devirmiş bir bedenin içinde, dünyayı nasıl bir perspektiften izlediğini merak ediyordum. Acaba bunca kalabalığın arasında onu görebilir miydim? İlk gidişimde çok aramadım ve bu devasa insan seli içinde onu bulamadım. Felsefi olarak arayış, bulmaktan ziyade arayanın kendi niyetini sınama, kendini o karşılaşmaya hazırlama sürecidir. Ruhum belki de o an bu ağır karşılaşmaya henüz hazır değildi. Fakat içimdeki o derin arzu sönmemişti. İkinci gidişimde, kalbimdeki beklentiyi biraz daha dindirdiğimde ve adımlarımı yavaşlattığımda, yönümü Mescid-i Nebevi’nin o en nurlu köşesine, Cennet Bahçesi’nin (Ravza-i Mutahhara) o eşsiz yeşil halılarına doğru çevirdim. Etraftaki insanların ibadet telaşı, gözyaşları ve fısıltıları arasında bir köşe ilişti gözüme. Orada, etrafındaki dünyevi uğultudan tamamen yalıtılmış bir şekilde oturuyordu. Zamanın amansız işleyişi bedenine ağır bir fatura kesmiş, ayakları artık onu taşıyamaz hale gelmişti; ancak o, derin bir mürakebe (içsel bir tefekkür ve meditasyon) halinde, adeta zamanın ve mekanın ötesine demir atmıştı. Fiziksel bir çöküşün, ruhsal bir yükselişle nasıl telafi edildiğinin en somut, en psikolojik tablosuydu bu. Yanında, ona sonsuz bir saygıyla refakat eden, hizmetini gören bir Afganlı vardı. Dünyanın farklı dertleriyle yoğrulmuş, farklı coğrafyalarından kopup gelmiş iki insanın, bu mukaddes mekanda hiyerarşiyi aşan bir yoldaşlık kurması, İslam’ın o birleştirici sosyolojik gücünün muazzam bir tecellisiydi. Kalbim hızla çarparken Afganlı hizmetkara usulca yaklaştım. Gözlerimi ondan ayırmadan, fısıltıyla “Şeyh Zekeriya mı?” diye sordum. O da aynı sükunetle, “Evet, Şeyh Zekeriya” dedi. Bedenimi bir heyecan dalgası sardı. “Ben Türkiye’den geldim, bir şey yapsana, görüşebilir miyim?” diyerek aracı olmasını rica ettim. Afganlı hizmetkar, derin bir trans halinde olan o ulu çınarı usulca dürttü, onu daldığı o derin felsefi ve ruhani okyanustan kıyıya çağırdı. Şeyh Zekeriya başını kaldırdığında nefesim kesildi. Karşımda, 105 yılın bütün çilelerini, yolların tozunu, savaşların ve barışların hüznünü ama hepsinden önemlisi sonsuz bir sükuneti taşıyan, kelimenin tam anlamıyla nurani bir yüz duruyordu. O an, insanın fiziksel olarak yeryüzüne doğru eğilirken, manevi olarak gökyüzüne nasıl yükselebileceğini iliklerime kadar hissettim. Selamlaşıp muhabbete başladığımızda, o zayıf bedenden beklenmeyecek bir berraklıkla, “Ben Türkçe biliyorum” dedi. Hayat yolculuğunda heybesine sadece yürüdüğü yolların taşlarını değil, insanlığın ortak mirası olan dilleri ve kültürleri de katmıştı; tam beş dil biliyordu ve Türkçeye de bütünüyle hakimdi. Aramızdaki o dil bariyeri ortadan kalktığında, ruhlarımız dolaysız bir şekilde konuşmaya başladı. Ayrılık vakti yaklaştığında, içimde ona karşı tarif edilmez bir hürmet birikmişti. Ondan bana yol gösterecek, modern dünyanın savrulmalarına karşı ruhuma şifa olacak bir dua istedim. Bana o şefkatli ve asırlık gözleriyle bakarak, yaşamının sırrını, o bereketli ömrün felsefi temelini ifşa etti. “Benim,” dedi, “kabul olmuş bir duam var. Annemin benim hakkımda yapmış olduğu, kabul olmuş bir dua.”. Sonra ellerini usulca kaldırdı ve o sırrı benimle paylaştı: “Allah o duayı senin için de kabul etsin. Annem bana ‘Allah sana uzun ömürler versin’ demişti.”. Bu sözler zihnimde bir bomba gibi patladı. Bir annenin yüreğinden kopan saf, tertemiz bir dileğin, evladının kaderine nasıl nakış nakış işlediğini anladım. Sosyolojik olarak toplumun en küçük yapı birimi olan ailenin, anne-evlat arasındaki o koptuğunu sandığımız manevi bağın, aslında zamanı ve mekanı nasıl aştığını o an gördüm. 90, 93 gibi yaşlar sadece matematiksel birer sayıdır; asıl mesele, elden ayaktan düşmeden, insanlık onuruna yakışır, uzun soluklu ve bereketli bir ömür sürebilmektir. Mescitten çıkıp otelime doğru yürürken, zaman ve ömür kavramı üzerine düşünceler denizine daldım. Zihnim, kaynaklarda anlatılan o kutlu sahabenin hikayesine kaydı. Tövbe Suresi’nin son iki ayetini okumayı bir vird, bir yaşam tarzı edinen ve bu manevi bağ sayesinde 105 yaşına kadar yaşayan o sahabe.... Psikolojik olarak insan, bağlandığı bir metin, tutunduğu sarsılmaz bir inanç sayesinde hayata daha sıkı, daha anlamlı sarılır. İnanmak, bağışıklık sistemini ayakta tutan ruhsal bir kalkandır. O sahabe, hayat amacını bu ayetlere bağlamış ve ancak Peygamber Efendimiz’i rüyasında görüp manevi doyum noktasına ulaştıktan, okumayı bıraktıktan sonra Rahman’a kavuşmuştu. Burada ölüm felsefi bir trajedi, korkulacak karanlık bir son değil; vadesi dolduğunda, görev tamamlandığında sevgiliye kavuşulan görkemli bir terhistir. Şeyh Zekeriya’nın asırlık öyküsü ve o sahabenin hikayesi birleştiğinde aklımda şu büyük soru belirdi: “Sadece uzun yaşamak yeterli midir, yoksa arkada kalıcı bir iz mi bırakmak gerekir?” Evet, modern dünya bizi çok yoruyor, dijital ekranlar zihnimizi dağıtıyor, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Çocuklar büyüyor, hayat akıp gidiyor ve biz çoğu zaman geride eksik noktalar bırakıyoruz. İşte tam bu noktada yazmanın, hatıraları kağıda dökmenin felsefi ve sosyolojik zorunluluğu ortaya çıkıyor. Bir hatıra, kişinin sadece kendi geçmişiyle yüzleşmesi değildir. Eğer birilerinin ruhuna dokunacaksa, karanlıkta yolunu kaybetmiş bir hayata yön verecekse, o hatıraları mutlaka yazmak, tarihin, edebiyatın ve sosyolojinin hafızasına kaydetmek lazımdır. Bizler mesai harcamalı, masaya oturup yazmalıyız ki, 105 yaşındaki Özbek bir dervişin, bir annenin duasının hikayesi çöl kumlarına karışıp yok olmasın. Nesiller arası bilgi aktarımı, insanlığın tek gerçek mirasıdır. Bu içsel yolculuğumun bana öğrettiği bir diğer eşsiz hakikat de “rızık” kavramının ontolojik olarak yeniden tanımlanmasıydı. Rızık sadece midemize giren somut bir lokma değildir; ruhumuza değen arı bir söz, aklımızı aydınlatan derin bir bilgi, kalbimizi ferahlatan samimi bir duadır. Ruhsal doyum arayışımda, ufuk açıcı bilgilerin değerini daha iyi kavradım. Mustafa Yılmaz’ın o “dua ufkunda” işlediği, zihnin kapılarını aralayan 12 rızık duası anlatımları ve Emine Hoca’nın derinlikli, istifade edilen tecrübeleri, bu manevi rızkın en güzel örneklerindendir. İnsan, beslendiği entelektüel ve ruhani kaynaklar kadar derinleşir, kök salar. Ruhani rızkımızı en geniş noktasında genişletmek, idrakimizi açmak, yaratıcı