Lem'alar Mecmuası

Av. Ali Kurt ile Lem'alar mecmuasından Risale-i Nur dersleri. Sözler Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/risale-i-nur-dersleri/id1776556655 Spotify: https://open.spotify.com/show/2c7AlmTFKP9k6sKJ6QbEPS Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com

  1. 3 days ago

    (149) 29. Lem’a-i Arabiye/2, Sh 325 | 1.Bab | Sübhanallah hakkındadır | Üç Fasıldır | Birinci Fasıl

    YİRMİDOKUZUNCU LEM‘AÎmâna Medâr Âlî Bir Tefekkürnâme, Tevhîde Dâir Yüksek Bir Ma‘rifetnâmeبِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُKardeşlerim! Bu tefekkürnâme çok ehemmiyetlidir. İmâm-ı Ali Radıyallâhü Anh ona bir vecihte “Âyetü’l-Kübrâ” nâmını vermesi, tam kıymetini gösteriyor. Namaz tesbîhâtında aynelyakîn derecesinde kalbe gelmiş, çok risâleleri netice vermiş, otuz senedir akıl ve fikrimin gıdası ve ilacı olmuş bir ma‘rifetnâmedir. Bunu hem Lem‘alar içinde, hem kırk elli aded müstakil yazılsa münâsibdir.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِاَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلٰوةُ وَالسَّلَامُ عَلٰي سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓي اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ٓ اَجْمَعي۪نَİfâde-i MerâmOtuz seneden beri kalbim, aklım ile imtizâc edip, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ ٭ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ ٭ اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ ٭ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ gibi âyetlerle emrettiği ve tefekkür mesleğine teşvîk ettiği hem تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ hadîs-i şerîfi, bazen bir saat tefekkür, bir sene ibâdet hükmünde olduğunu beyân edip, tefekküre azîm teşvîkāt yaptığı cihetle, ben de otuz seneden beri meslek-i tefekkürde akıl ve kalbime tezâhür eden büyük nûrları ve uzun hakîkatleri kendime muhâfaza etmek için işaretler nev‘inden bazı kelimâtı, o envâra delâlet etmesi için değil, belki vücûdlarına işaret için ve tefekkürü teshîl ve intizâmı muhâfaza için vaz‘ ettim. Gāyet muhtelif Arabî ibârelerle kendi kendime o tefekkürde gittiğim zaman, o kelimâtı lisânen zikirediyordum. Bu uzun zamanda ve binler def‘a tekrarımda bana ne usanç geliyordu ve ne de verdiği zevk-i rûhânî noksânlaşıyordu ve ne de onlara olan ihtiyâc-ı rûhî, zâil oluyordu. Çünkü bütün o tefekkürât, âyât-ı Kur’âniyenin lemeâtı olduğundan, âyâtın hâssası olan usandırmamak ve halâvetini muhâfaza etmek hâssasının bir cilvesi, o tefekkür aynasında temessül etmiştir.Sayfa 325Bu âhirde gördüm ki, Risâle-i Nûr’un eczâlarındaki kuvvetli ukde-i hayatiye ve parlak nûrlar, o silsile-i tefekkürâtın lem‘alarıdırlar. Bana ettikleri te’sîri başka zâtlara da edeceğini düşünerek, âhir ömrümde mecmûunu kaleme almayı niyet etmiştim. Gerçi çok mühim parçaları, Risâle-i Nûr’da derc edilmiştir. Fakat hey’et-i mecmûasında başka bir kıymet ve kuvvet bulunacaktır. Âhir-i ömür muayyen olmadığı için, bu Eskişehir’in hapsindeki mahkûmiyetim ve vaz‘iyetim ölümden daha beter bir şekil aldığından, âhir-i hayatımı beklemeyerek, kardeşlerimin ısrarları ve ilhâhları ile, tağyîr edilmeden, o silsile-i tefekkürât, yedi bâb üzerine yazıldı.[اَلْبَابُ الْاَوَّلُ]ف۪ي سُبْحَانَ اللّٰهِ [وَهُوَ ثَلَاثَةُ فُصُولٍ] [اَلْفَصْلُ الْاَوَّلُ] سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ السَّمَٓاءُ بِكَلِمَاتِ نُجُومِهَا وَشُمُوسِهَا وَاَقْمَارِهَا بِرُمُوزِ حِكَمِهَا. وَيُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الْجَوُّ بِكَلِمَاتِ سَحَابَاتِهَا وَرُعُودِهَا وَبُرُوقِهَا وَاَمْطَارِهَا بِاِشَارَاتِ فَوَٓائِدِهَا. وَتُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ رَأْسُ الْاَرْضِ بِكَلِمَاتِ مَعَادِنِهَا وَنَبَاتَاتِهَا وَاَشْجَارِهَا وَحَيْوَانَاتِهَا بِدَلَالَاتِ انْتِظَامَاتِهَا. وَتُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ النَّبَاتَاتُ وَالْاَشْجَارُ بِكَلِمَاتِ اَوْرَاقِهَا وَاَزْهَارِهَا وَثَمَرَاتِهَا بِتَصْر۪يحَاتِ مَنَافِعِهَا. وَتُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الْاَزْهَارُ وَالْاَثْمَارُ بِكَلِمَاتِ بُذُورِهَا وَاَجْنِحَتِهَا وَنَوَاتَاتِهَا بِعَجَٓائِبِ صَنْعَتِهَا. وَتُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ النَّوَاتَاتُ وَالْبُذُورُ بِاَلْسِنَةِ سَنَابِلِهَا وَكَلِمَاتِ حَبَّاتِهَا بِالْمُشَاهَدَةِ.وَيُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ كُلُّ نَبَاتٍ بِغَايَةِ الْوُضُوحِ وَالظُّهُورِ عِنْدَ انْكِشَافِ اَكْمَامِهَا وَتَبَسُّمِ بَنَاتِهَا بِاَفْوَاهِ مُزَيَّنَاتِ اَزَاه۪يرِهَا وَمُنْتَظَمَاتِ سَنَابِلِهَا بِكَلِمَاتِ مَوْزُونَاتِ بُذُورِهَا وَمَنْظُومَاتِ حَبَّاتِهَا بِلِسَانِ نِظَامِهَا١ ف۪ي م۪يزَانِهَا٢ ف۪ي تَنْظ۪يمِهَا٣ ف۪ي تَوْز۪ينِهَا٤ ف۪ي صَنْعَتِهَا٥ ف۪ي صِبْغَتِهَا٦ ف۪ي ز۪ينَتِهَا٧ ف۪ي نُقُوشِهَا٨ ف۪ي رَوَٓائِحِهَا٩ ف۪ٓي طُعُومِهَا١٠ ف۪ٓي اَلْوَانِهَا١١ ف۪ٓي اَشْكَالِهَا١٢

    59 min
  2. 4 Jun

    (148) 29. Lem’a/1, Sh 324 | İmana medâr âlî bir tefekkürnâme, Tevhîde dair yüksek bir ma‘rifetnâme

    Îmâna Medâr Âlî Bir Tefekkürnâme, Tevhîde Dâir Yüksek Bir Ma‘rifetnâmeبِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُKardeşlerim! Bu tefekkürnâme çok ehemmiyetlidir. İmâm-ı Ali Radıyallâhü Anh ona bir vecihte “Âyetü’l-Kübrâ” nâmını vermesi, tam kıymetini gösteriyor. Namaz tesbîhâtında aynelyakîn derecesinde kalbe gelmiş, çok risâleleri netice vermiş, otuz senedir akıl ve fikrimin gıdası ve ilacı olmuş bir ma‘rifetnâmedir. Bunu hem Lem‘alar içinde, hem kırk elli aded müstakil yazılsa münâsibdir.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِاَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلٰوةُ وَالسَّلَامُ عَلٰي سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓي اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ٓ اَجْمَعي۪نَİfâde-i MerâmOtuz seneden beri kalbim, aklım ile imtizâc edip, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ ٭ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ ٭ اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ ٭ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ gibi âyetlerle emrettiği ve tefekkür mesleğine teşvîk ettiği hem تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ hadîs-i şerîfi, bazen bir saat tefekkür, bir sene ibâdet hükmünde olduğunu beyân edip, tefekküre azîm teşvîkāt yaptığı cihetle, ben de otuz seneden beri meslek-i tefekkürde akıl ve kalbime tezâhür eden büyük nûrları ve uzun hakîkatleri kendime muhâfaza etmek için işaretler nev‘inden bazı kelimâtı, o envâra delâlet etmesi için değil, belki vücûdlarına işaret için ve tefekkürü teshîl ve intizâmı muhâfaza için vaz‘ ettim. Gāyet muhtelif Arabî ibârelerle kendi kendime o tefekkürde gittiğim zaman, o kelimâtı lisânen zikirediyordum. Bu uzun zamanda ve binler def‘a tekrarımda bana ne usanç geliyordu ve ne de verdiği zevk-i rûhânî noksânlaşıyordu ve ne de onlara olan ihtiyâc-ı rûhî, zâil oluyordu. Çünkü bütün o tefekkürât, âyât-ı Kur’âniyenin lemeâtı olduğundan, âyâtın hâssası olan usandırmamak ve halâvetini muhâfaza etmek hâssasının bir cilvesi, o tefekkür aynasında temessül etmiştir.Sayfa 325Bu âhirde gördüm ki, Risâle-i Nûr’un eczâlarındaki kuvvetli ukde-i hayatiye ve parlak nûrlar, o silsile-i tefekkürâtın lem‘alarıdırlar. Bana ettikleri te’sîri başka zâtlara da edeceğini düşünerek, âhir ömrümde mecmûunu kaleme almayı niyet etmiştim. Gerçi çok mühim parçaları, Risâle-i Nûr’da derc edilmiştir. Fakat hey’et-i mecmûasında başka bir kıymet ve kuvvet bulunacaktır. Âhir-i ömür muayyen olmadığı için, bu Eskişehir’in hapsindeki mahkûmiyetim ve vaz‘iyetim ölümden daha beter bir şekil aldığından, âhir-i hayatımı beklemeyerek, kardeşlerimin ısrarları ve ilhâhları ile, tağyîr edilmeden, o silsile-i tefekkürât, yedi bâb üzerine yazıldı.

    59 min
  3. 1 Jun

    (147) 28. Lem’a/13, Sh 320 | (28.Mektup) Recm-i şeyatîn, kalpteki melek-i ilhâm ve şeytân-ı husûsî hk

    Yirmisekizinci Lem‘a’nın Yirmisekizinci Nüktesiبِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَي الْمَلَاِ الْاَعْلٰي وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ ٭ دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ ٭ اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ ٭ وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ gibi âyetlerin mühim bir nüktesi, ehl-i dalâletin bir tenkîdi münâsebetiyle beyân edilecek. Şöyle ki: Cin ve şeyâtînin câsûsları, semâvât haberlerine kulak hırsızlığı yapıp, gaybî haberleri getirerek, kâhinler ve maddiyyûnlar ve bazı ispirtizmacılar gibi, gāibden haber verenlere haber vermelerini, nüzûl-ü vahyin bidâyetinde, vahye bir şübhe getirmemek için onların o dâimî câsûsluğu, o zaman daha ziyâde şihâblarla recim ve men‘ edildiğine dâir olan mezkûr âyetler münâsebetiyle, gāyet mühim üç başlı bir suâle muhtasar bir cevabdır.Suâl: Bu gibi âyetlerden anlaşılıyor ki, cüz’î ve bazen şahsî bir hâdise-i gaybiyeyi de haber almak için, gāyet uzak bir mesâfe olan semâvât memleketine câsûs şeytanların sokulması ve o çok geniş memleketin her tarafında o cüz’î hâdisenin bahsi varmış gibi; hangi şeytan olsa, hangi yere sokulsa, yarım yamalak o haberi işitecek, getirecek diye bir ma‘nâyı, akıl ve hikmet kabûl etmiyor. Hem nass-ı âyetle, semâvâtın üstünde olduğu bildirilenSayfa 321cennetin meyvelerini, bazı ehl-i risâlet ve ehl-i kerâmet, yakın bir yerden alır gibi alıyorlarmış. Bazen de yakından cenneti temâşâ ediyorlarmış. Bu hâl, nihâyet uzaklık, nihâyet yakınlık içinde bir mes’eledir ki, bu asrın aklına sığmaz. Hem cüz’î bir şahsın cüz’î bir ahvâli; küllî ve geniş olan semâvât memleketindeki mele-i a‘lânın medâr-ı bahsi olması, gāyet hakîmâne olan tedvîr-i kâinâtın hikmetine muvâfık gelmiyor. Halbuki bu üç mes’ele de hakāik-i İslâmiyeden sayılıyor.Elcevab: Evvelen: Onbeşinci Söz nâmındaki risâlede, yedi basamak nâmında, yedi kat‘î mukaddeme ile وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ âyetinin ifade ettiği, yıldızlarla şeytan câsûslarının semâvâttan def‘ ve tardı, öyle bir sûrette isbat edilmiş ki, en muannid maddiyyûnu dahi iknâ‘ eder, susturur ve kabûl ettirir.Sâniyen: Bu uzak zannedilen o üç hakîkat-i İslâmiyeyi, kısa zihinlere yakınlaştırmak için bir temsîl ile işaret edeceğiz. Meselâ, bir hükûmetin dâire-i askeriyesi memleketin şarkında ve dâire-i adliyesi garbında ve dâire-i maârifi şimâlinde ve dâire-i ilmiyesi cenûbunda ve dâire-i mülkiyesi ortasında bulunsa; telsiz telefon ve telgrafla, gāyet muntazam bir sûrette her dâire alâkadâr olduğu vaz‘iyetleri görse ve haber alsa; âdetâ umum o memleket, adliye dâiresi olduğu halde, askerî dâiresidir ve mülkiye dâiresi olduğu halde, ilmiye dâiresi oluyor.Hem meselâ, müteaddid devletlerin ve ayrı ayrı pâyitahtları bulunan hükûmetlerin, bazen oluyor ki, müstemlekât cihetiyle veya imtiyâzât haysiyetiyle veya ticaretler münâsebetiyle bir tek memlekette ayrı ayrı hâkimiyetleri bulunur. Raiyet ve millet bir olduğu halde, herbir hükûmet, kendi imtiyâzı cihetiyle, o raiyetle münâsebetdârdır. Birbirinden çok uzak o hükûmetlerin muâmelâtı, birbirine temas ediyor. Her hânede birbirine yakınlaşıyor ve her adamda iştirâkleri oluyor. Cüz’î mes’eleleri, temas noktalarındaki cüz’î tasarrufâtta görülüyor. Yoksa her cüz’î bir mes’ele, dâire-i külliyeden alınmıyor. Fakat o cüz’î mes’elelerden bahsedildiği zaman, doğrudan doğruya dâire-i külliyenin kanunuyla olduğu cihetiyle, dâire-i külliyeden alınıyor gibi, o dâirede medâr-ı bahsolmuş bir mes’ele şekli verilir tarzda ifade edilir.İşte bu iki temsîl gibi, semâvât memleketi, pâyitaht ve merkez i‘tibâriyle gāyet uzak olduğu halde, arz memleketinde

    1hr 11min
  4. 22 May

    (146) 28. Lem’a/12, Sh 317 | (Mektuplar) Elmas, Cevher, Nur/ Zekâî’nin rüyası/ Halil İbrahim'in şiiri

    Bu lem‘anın başında İmâm-ı Ali Radıyallâhü Anh, Risâle-i Nûr’a işaret ettiğinden, bir kardeşimiz heyecanlı bir iştiyâkla, Risâle-i Nûr’a, “Elmas, Cevher, Nûr” isimlerini takıp tekrar ederek yazmıştı. Bu lem‘anın âhirinde derci münâsib görüldü.Takvâ dâiresinde bulunan talebe deli de olsa, acaba Risâle-i Nûr’un ve bu kıymetli elmasın nûrundan ayrılabilir mi? Öyle tahmîn ederim ki; Risâle-i Nûr’un, bu âciz talebeniz kadar mu‘cizevârî kerâmetini ve fazîletini ve lezzetini gören ve tatlıSayfa 318meyvelerinden koparıp yiyen nâdirdir. Hem bu kadar âcizliğimle beraber, Risâle-i Nûr’a hizmet edemediğim halde, göstermiş olduğunuz teveccühe medyûn-u şükrânım. Binâenaleyh Risâle-i Nûr’dan bendeniz değil, hiçbir talebeniz, o mübârek elmasın lezzettinden ayrılamaz. Affınıza mağruren Risâle-i Nûr’un bu def‘aki taharriyâtında iki kerâmeti meydana çıkmıştır.Hapishâne içerisinde polis, jandarma ve gardiyanlar müdhiş arama yaparlarken, o esnâda hiç kimse görmeden, yedi sekiz yaşlarında, hemşîremin oğlu, mekteb çantasının içerisine Risâle-i Nûr’un nüshalarını koyarak alıp gitmiştir.Arama, bendenizin odamda idi. Çocuk odaya geldi, odada telâşı görünce, odamın bir tarafında ayrıca duran Risâle-i Nûr’ları çantasına koydu. İçerideki me’murların hiçbirisi farkına varmadı. Çocuğa da bir şey demediler. Fedâkâr çocuk doğruca vâlidesine gidiyor, “Dayımın dâimâ bize okuduğu Risâle-i Nûr’ları getirdim. Onları alacaklarmış. Ben onların haberi olmadan, onlar başka mektub, kitap karıştırırken aldım, çantama koydum. Bunları iyice bir yere koyunuz. Muhâfaza ediniz. Ben bunların okumasını çok seviyorum. Dayım bize bunları okuyordu. O okurken ben başka bir hâlet kesb ediyordum” diye vâlidesine söylüyor ve mektebine avdet ediyor. Bu sâyede o “Elmas, Cevher, Nûrlar” ele geçmemiş oluyor. Bu kerâmet değil de nedir? Kur’ânî bir mu‘cize değil de nedir? Acaba bu fazîlet ve bu lezzet ve bu elmas cevherler, hangi bir te’lîfâtta vardır? Ve bu Elmas, Cevher, Nûrlar, şimdiye kadar hangi zâtın ağzından dökülmüştür? Ben de hapsi değil, belki bu Elmas, Cevher, Nûrlar için her an, her dakika, her fedâkârlığı memnuniyetle kabûl ederim. Benden sonra bu Elmas, Cevher, Nûrlar yoluna evlâdım Emîn de bütün hayatını sarfetmeye hazırdır.İşte bu Elmas, Cevher, Nûrların ikinci kerâmetini isbat ile, üç yaşından sekiz yaşına kadar akrabalarım ve evlâdım, bu Elmas, Cevher, Nûrlar için fedâkârâne ve bu yolda hayatlarını hiç düşünmeden fedâ edeceklerini isbat ederim. Çünkü bu Elmas, Cevher, Nûrları okurken hepsi başıma toplandı. Onları sevdim ve birer çay verdim; bu Elmas, Cevher, Nûrları okumaya devam ettim. Hepsi birden “Bu nedir? Bu yazı nasıl yazıdır?” sordular. Ben dedim: “Bu Elmas, Cevher, Nûrdur” diye bunları okumaya başladım. Onuncu Söz’ü okurken, saatler geçmiş. Çocuklar merakından, anlayamadıkları zaman hemen bendenize soruyorlardı. Ben bu Elmas, Cevher, Nûrları onların anlayabileceği şekilde îzâh ederken, çocukların renkleri, renk renk oluyordu, güzelleşiyorlardı. Bendeniz de çocukların yüzlerine baktıkçaSayfa 319hepsinde de, ayrı ayrı nûrlu Said görüyordum. “Nûr hangisi, Cevher hangisi, Elmas hangisi?” diye soruyorlardı. Ben de, “Nûr, bunları okumaktır. Bakınız, sizde bir güzellik meydana geldi.” Onlar da birbirinin yüzlerine baktılar. Tasdîk ettiler. “Ya Elmas nedir?” “Bu sözleri yazmaktır. Yani yazdığınız zaman sizin yazılarınız elmas gibi kıymetli olur.” ...Talebeniz Şefî

    48 min
  5. 14 May

    (145) 28. Lem’a/11, Sh 315 | (Mektuplar) Hapiste bir tefekkür/ Nefs-i emmare/ Ebedî cehennem hakkında

    Nev‘-i beşerin ağlanacak gülmelerine, endîşe-i istikbâl ve âkıbetbînlik adesesiyle, gāyet şa‘şaalı bir gece bayramında, hapishâne penceresinden bakarken, nazar-ı hayâlime inkişâf eden bir vaz‘iyeti beyân ediyorum.Sinemada, eski zamanda mezaristanda yatanların vaz‘i-yet-i hayatiyeleri göründüğü gibi, yakın bir istikbâlde mezaristan ehli olanların, müteharrik cenazelerini görmüş gibi oldum. O gülenlere ağladım. Birden bir tevahhuş, bir acımak hissi geldi. Akla döndüm. Hakîkatten sordum: “Bu hayâl nedir?” Hakîkat dedi ki: “Elli sene sonra, bu kemâl-i neş’e ile gülen ve eğlenen zavallılardan, elliden beşi, beli bükülmüş yetmiş yaşlı ihtiyârlar gibi olacaklar. Kırk beşi de, mezaristanda çürümüş bulunacaklar. O güzel sîmâlar ve o neş’eli gülmeler, zıdlarına inkılâb etmiş olacaklar.” كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ kaidesiyle, madem yakında gelecek şeylerin gelmiş gibi görülmesi bir derece hakîkattir. Elbette gördüğün hayâl değildir. Madem dünyanın gafletkârâne gülmeleri, böyle ağlanacak acı hâllerin perdesidir ve muvakkattir, zevâle ma‘rûzdur. Elbette bîçâre insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekāya meftun olan ruhunu güldürecek ve sevindirecek eğlenceler; meşrû‘ dâiresinde ve müteşekkirâne ve huzûrkârâne ve gafletsiz, ma‘sûmâne eğlencelerdir; ve sevab cihetiyle bâkî kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istîlâ edip, gayr-i meşrû‘ dâireye sapmamak için, rivâyetlerde zikrullâha ve şükre çok azîm tergîbât vardır. Tâ ki; bayramlarda o sevinç ve sürûr ni‘metlerini şükre çevirip, o ni‘meti idâme ettirsin ve ziyâdeleştirsin. Çünkü şükür, ni‘meti ziyâdeleştirir ve gafleti kaçırır,Saîdü’n-Nûrsîبِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم Bu parçanın herkese fâidesi vardırاِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ âyetinin meâli: “Nefis dâimâ kötü şeylere sevkeder.” Hem اَعْدٰي عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّت۪ي بَيْنَ جَنْبَيْكَ hadîs-i şerîfinin ma‘nâsı: “Senin en zararlı düşmanın nefsindir.” Bu hadîs-i şerîfin bir nüktesidir. Tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunmak şartıyla kendi nefsini beğenen ve seven adam, başkasını sevmez. Zâhirî sevse de, samîmî sevmez, belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Dâimâ kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır. KusuruSayfa 316nefsine almaz, belki avukat gibi kendini müdâfaa ve tebrie eyler. Mübâlağalarla, belki yalanlarla nefsini medih ve tenzîh ederek, âdetâ nefsini takdîs eder. Derecesine göre مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ âyetinin bir tokadını yer.Nefsin temeddühü ve sevdirmesi ise, aksül’amel ile istiskāli celbeder, soğuk düşürtür. Hem amel-i uhrevîde ihlâsı kaybeder. Riyâyı karıştırır. Âkıbeti görmeyen ve neticeleri düşünmeyen ve lezzet-i hâzıraya mübtelâ olan hisse ve hevâ-yı nefse mağlûb olup, yolunu şaşırmış hissin fetvâsıyla, bir saat lezzet için bir sene hapiste yatar. Bir dakika gurur veya intikam yüzünden, on sene cezâ görür. Âdetâ ders aldığı Amme cüz’ünü bir tek şekerlemeye satan hevâî bir çocuk gibi, elmas kıymetinde bulunan hasenâtını, hissini okşamak ve hevâsını memnun etmek ve hevesini tatmîn etmek için, ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere ve enâniyetlere vesîle edip, kârlı işlerde hasâret eder.اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَالْاِنْسَانِSaîdü’n-NûrsîSuâl: Kısa bir zamandaki küfre mukābil, hadsiz bir zaman cehennemde hapis kalmak nasıl adâlet olur?Elcevab: Sene, üç yüz altmış beş gün hesabıyla, bir dakika katil, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapsi iktizâ etmesi, kānûn-u adâlet iken; bir dakika küfür, bin katil hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kānûn-u adâlet ile elli yedi trilyon iki yüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kānûn-u adâletiyle hapse müstehak olur. Elbette bu hakîkatin خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًا adâlet-i İlâhiye ile vech-i muvâfakati bundan anlaşılıyor. Birbirinden gāyet uzak iki adedin sırr-ı münâsebeti şudur ki, katil ve küfür, tahrîb ve tecâvüz olduğu için, gayra te’sîrât yapar.

    58 min
  6. 8 May

    (144) 28. Lem’a/10, Sh 313 | (Mektuplar) Vahdetü'l-vücud mes’elesinin avâma verdiği üç mühim zarar

    Azîz Kardeşlerim!Vahdetü’l-vücûda dâir bir parça îzâhât istiyorsunuz. Bu mes’eleye dâir Otuzbirinci Mektub’un Dokuzuncu Lem‘a’sında, Hazret-i Muhyiddîn’in bu mes’eledeki fikrine karşı, gāyet kuvvetli ve îzâhlı bir cevab vardır. Şimdilik bu kadar deriz ki, bu mes’ele-i vahdetü’l-vücûdu şimdiki insanlara telkîn etmek, ciddî zarar verir. Nasıl ki teşbîhât ve temsîller, havâssın elinden avâmın eline geçse ve ilmin elinden cehlin eline girse, hakîkat telakkî edilir. (Hâşiye) Öyle de vahdetü’l-vücûd mes’elesi gibi hakāik-i ulviye, ehl-i gaflet ve esbâb içine dalan avâmlara girse, tabiat telakkî edilir, üç mühim zarar verir.Birincisi: Vahdetü’l-vücûdun meşrebi, Cenâb-ı Hak hesabına kâinâtı âdetâ inkâr etmek iken, avâma girdikçe, hususan gāfil avâmlara, hususan maddiyyûn fikriyle âlûde olan fikirlere girdikçe, kâinât ve maddiyât hesabına ulûhiyeti inkâr yoluna gider.İkincisi: Vahdetü’l-vücûd meşrebi, mâsivâ-yı İlâhînin rubûbiyetini o derece şiddetle reddeder ki, mâsivâyı inkâr ve ikiliği ref‘ ediyor. Bu meşrebin, değil nüfûs-u emmârenin, belki herbir şeyin müstakil vücûdunu görmemek muktezâsı iken, bu zamanda fikr-i tabîatın istîlâsıyla ve gurur ve enâniyetin nefs-i emmâreyi şişirmesiyle ve âhireti ve Hâlik’ı bir derece unutmak cihetiyle bazı nüfûs-u emmâre birer küçük firavun, âdetâ nefsini ma‘bûd ittihâz etmek isti‘dâdında bulunan insanlara vahdetü’l-vücûdu telkîn etmek, nefs-i emmâreyi - el-iyâzü billâh - öyle şımartır ki, ele avuca sığmaz olur.Üçüncüsü: Tagayyür ve tebeddül, tecezzî ve tahayyüzden mukaddes ve münezzeh, müberrâ ve muallâ olan Zât-ı Zülcelâl’in vücûb-u vücûduna ve takaddüs ve tenezzühüne muvâfık düşmeyen tasavvurâta sebebiyet verir ve telkînât-ı bâtılaya medâr olur. Evet vahdetü’l-vücûddan bahseden; fikren serâdan süreyyâya çıkarak, kâinâtı arkasında bırakıp nazarını arş-ı a‘lâyaHâşiye: Nasıl ki, teşbîhin sırrı münâsebetiyle “Sevr ve Hût” tesmiye edilen iki melâike, avâmca koca bir öküz ve koca bir balık telakkî edilmişlerdir.Sayfa 314diken, istiğrâkî bir sûrette kâinâtı ma‘dûm sayıp, her şeyi doğrudan doğruya kuvvet-i îmân ile Vâhid-i Ehad’den görebilir. Yoksa, kâinâtın arkasında durup kâinâta bakan ve önünde esbâbı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbâb içinde boğulup, tabiat bataklığına düşmek ihtimâli var. Fikren arşa çıkan Celâleddîn-i Rûmî gibi diyebilir: “Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonograflar gibi Cenâb-ı Hak’tan işitebilirsin.” Yoksa, Celâleddin gibi bu derece yükseğe çıkamayan ve ferşten arşa kadar mevcûdâtı ayna şeklinde göremeyen adama: “Kulak ver, herkesten kelâmullâhı işitirsin!” desen, ma‘nen arştan ferşe sukūt eder gibi, hilâf-ı hakîkat tasavvurât-ı bâtılaya giriftâr olur.قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ ٭ مَا لِلتُّرَابِ وَلِرَبِّ الْاَرْبَابِ ٭ سُبْحَانَ مَنْ تَقَدَّسَ عَنِ الْاَشْبَاهِ ذَاتُهُ وَتَنَزَّهَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ الْاَمْثَالِ صِفَاتُهُ وَشَهِدَ عَلٰي رُبُوبِيَّتِه۪ٓ اٰيَاتُهُ جَلَّ جَلَالُهُ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَSaîdü’n-Nûrsî

    1hr 10min
  7. 2 Apr

    (143) 28. Lem’a/9, Sh 310 | (Mektuplar) Uykunun üç nevi‘ne ve namaz tesbîhâtına dairdir

    Re’fet, اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ âyet-i celîlesindeki قَٓائِلُونَ kelimesinin ma‘nâsını merak edip sorması münâsebetiyle; ve hapiste sabah namazından sonra sâirler gibi yatmasından gelen rehâvet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır. Uyku üç nevi‘dir:Birincisi: “Gaylûle” dir. Fecirden sonra, tâ vakt-i kerâhet bitinceye kadardır. Bu uyku, hadîsçe rızkın noksâniyetine ve bereketsizliğine sebebiyet verdiği için, hilâf-ı sünnettir. Çünkü, rızık için sa‘y etmenin ve rızkın mukaddemâtını ihzâr etmenin en münâsib zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehâvet ârız olur. O günkü sa‘ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sâbit olmuştur.İkincisi: “Feylûle” dir ki; ikindi namazından sonra mağribe kadardır. Bu uyku ömrün noksâniyetine, yani uykudanSayfa 311gelen sersemlik cihetiyle o günkü ömrü, nevm-âlûd, yarı uyku hâlinde kısacık bir şekil aldığından maddî bir noksâniyet gösterdiği gibi, ma‘nevî cihetiyle de o gün hayatının maddî ve ma‘nevî neticesi ekseriyâ ikindiden sonra tezâhür ettiğinden, o vakti uyku ile geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güya o günü yaşamamış gibi oluyor.Üçüncüsü: “Kaylûle” dir ki; bu uyku sünnet-i seniyedir. Duhâ vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyâmına sebebiyet verdiği için sünnet olmakla beraber, Cezîretü’l-Arab’da “vaktüzzuhr” denilen şiddet-i harâret zamanında bir ta‘tîl-i eşgāl, âdet-i kavmiye ve muhîtiye olduğundan, o sünnet-i seniyeyi daha ziyâde kuvvetlendirmiştir. Bu uyku hem ömrü, hem rızkı tezyîde medârdır. Çünkü yarım saat kaylûle, iki saat gece uykusuna muâdil gelir. Demek ömrüne her günbir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine ölümün küçük kardeşi olan uykunun elinden bir buçuk saati kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor.Saîdü’n-Nûrsîاَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ cümlesi,Namaz tesbîhâtında okunurken inkişâf eden latîf bir nükteyi uzaktan uzağa gördüm. Tamamını tutamadım, fakat işârât nev‘inden bir iki cümlesini söyleyeceğim. Gördüm ki, gece âlemi, dünyanın yeni açılmış bir menzili gibidir. Yatsı namazında o âleme girdim. Hayâlin fevkalâde inbisâtından ve mâhiyet-i insaniyenin bütün dünya ile alâkadârlığından, koca dünyayı, o gece bir menzil gibi gördüm. Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler ki, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nûrlandıran tek şahsiyet-i ma‘neviye-i Muhammediyey (asm) hayâlen müşâhede ettim. Nasıl bir adam yeni bir menzile girdiği zaman, menzildeki zâtlara selâm ettiği gibi, ben de “Binler selâm sana Yâ Resûlallâh!” (Hâşiye)Hâşiye: Zât-ı Ahmediye’y (asm) gelen rahmet, umum ümmetinin ebedî zamandaki ihtiyâcâtına bakıyor. Onun için gayr-i mütenâhî salât yerindedir. Acaba dünya gibi kocaman, büyük ve gafletle karanlıklı ve haşmetli ve hâlî bir hâneye birisi girse; ne kadar tedehhüş ve tevahhuş ve telâş eder. Ve birden o hâneyi tenvîr eden enîs ve mûnis, habîb ve mahbûb bir yâver-i ekrem, sadırda görünüp, o hânenin Mâlik-i Rahîm ve Kerîm’ini o hânenin her eşyâsıyla ta‘rîf edip tanıttırsa, ne kadar sevinç ve ünsiyet, sürûr ve ışık ve ferah verdiğini kıyâs ediniz. Ve Zât-ı Risâlet’e takdîm edilen salavâtın kıymetini ve lezzetini takdîr ediniz!Sayfa 312demeye bir arzuyu içimde coşar buldum. Güya bütün ins ve cinnin adedince selâm ediyorum. Yani sana tecdîd-i bîat edip, me’muriyetini kabûl; ve getirdiğin kanunlarına itâat ve emirlerine teslîm; ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâm ile ifade edip, benim dünyamın eczâları ve zîşuûr mahlûkları olan umum cin ve insi konuşturup, her birerlerinin nâmına bir selâmı, mezkûr ma‘nâlarla takdîm ettim. Hem o getirdiğin nûr ve hediye ile benim bu dünyamı tenvîr ettiğin gibi, herkesin bu dünyadaki dünyalarını tenvîr ediyorsun, ni‘metlendiriyorsun diye, o hediyesine karşı şâkirâne bir mukābele nev‘inden “Binler salavât sana etsin!” dedim. Yani...

    53 min
  8. 28 Mar

    (142) 28. Lem’a/8, Sh 305 | (Mektuplar) Bir îkāz ve Sa‘dî-i Şîrâzî'den ilmin önemine dair bir nakil

    Kardeşlerim! Maatteessüf başımıza gelen bu şefkat tokadını, iki üç gündür kat‘î bir kanâatle anladım. Hatta, ehl-i isyân hakkında gelen bir âyetin çok işârâtından bir işareti bize bakıyor gibi fehmettim. O âyet de şudur, فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُٓوا بِه۪... اَخَذْنَاهُمْ yani, “Onlara ihtâr ettiğimiz ders ve nasîhati, unuttukları ve amel etmedikleri vakit... onları tutup musibet altına aldık.”Evet, en âhirde sırr-ı ihlâsa dâir bir risâle bize yazdırıldı. Elhak, gāyet âlî ve nûrânî bir düstûr-u uhuvvet idi. Ve on binler kuvvetle ancak mukābele edilebilir hâdiselere ve musibetlere karşı, o sırr-ı ihlâs ile on adamla mukāvemet ettirilebilir bir düstûr-u kudsî idi. Fakat, maatteessüf başta ben ve biz, o ihtâr-ı ma‘nevî ile amel edemedik. Bu âyetin ma‘nâ-yı işârîsiyle اَخَذْنَا cifir târihiyle, bin üçyüz elli iki eder, aynı târihiyle tutturulduk. Bir kısmımız şefkat tokadına giriftâr olduk. Bir kısmımız hakkında tokat değil, belki tokada ma‘rûz olan kardeşlerimize medâr-ı teselli ve kendilerine medâr-ı sevâb ve istifâde olmak için bu musibetin içine alındı.Evet, ihtilâttan men‘ olunduğum üç aydan beri ben kardeşlerimin dâhilî ahvâline muttali‘ olamadım, yeniden üç gündür muttali‘ oluyorum. Hiç hâtır ve hayâlime gelmezdi. En hâlis zannettiğim kardeşlerimde, sırr-ı ihlâsa münâfî hareket vukūa gelmiş. Ondan anladım ki, فَلَمَّانَسُوامَا ذُكِّرُٓوا بِه۪... اَخَذْنَاهُمْ âyetinin bir ma‘nâ-yı işârîsi uzaktan uzağa bize bakıyor. Ehl-i dalâlet için nâzil olan bu âyet, onlara azabdır. Fakat bizim için terbiye-i nüfûs ve keffâretü’z-zünûb ve tezyîd-i derecât için şefkat tokadıdır.Biz elimizdeki kıymetdar ni‘met-i İlâhiyeyi tam takdîr etmediğimizden tokat yediğimize bir delil şudur ki; en kudsî bir mücâhede-i ma‘neviyeyi tazammun eden ve sırr-ı verâset-i nübüvvetle velâyet-i kübrânın feyzine mazhar ve Sahâbenin sırr-ı meşrebine medâr olan Risâle-i Nûr ile hizmet-i kudsiye-i Kur’âniyemize kanâat etmeyip, menfaati şimdilik bize pek az ve bu vaz‘iyetimize mühim zararı muhtemel tarîkat hevesinin birkaç def‘a şiddetle ihtârımla önü alınmasıdır.Yoksa, hem vahdetimizi bozacaktı, hem dört elifin tesânüdüyle bin yüz on bir kıymetinden, dört kıymetine tenzîl eden teşettüt-ü efkâr, bu gāyet ağır hâdiseye karşı, kuvvetimizi hiçe indiren tenâfür-ü kulûba uğratacaktı.Sayfa 306Gülistan sâhibi Şeyh Sa‘dî-i Şîrâzî naklediyor ve diyor ki: “Ben bir ehl-i kalbi tekkede, seyr ü sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. ‘Ne için o feyizli tekkeyi terkedip, bu medreseye geldin?’ dedim. O dedi ki: ‘Orada herkes yalnız kendi nefsini, eğer muvaffak olursa kurtarabilir. Burada ise, bu âlîhimmet şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ulüvv-ü cenâblık ve ulüvv-ü himmetlik, bunlardadır. Fazîlet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim.’ ” Şeyh Sa‘dî bu vâkıayı, kısaca hulâsasını Gülistan’ında yazmıştır.Acaba, talebelerin, نَصَرَ، نَصَرُوا، نَصَرَتْ gibi sarf ve nahvin küçücük mes’eleleri tekkelerdeki virdlere râcih gelirse, Risâle-i Nûr, اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ deki hakāik-i kudsiye-i îmâniyeyi en kat‘î ve vâzıh bir sûrette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylesofları sustururken, onu bırakıp yahud sekteye uğratıp veyahud kanâat etmeyip, tarîkat hevesiyle Risâle-i Nûr’dan izin almayarak, kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkāk kesb ettiğimizi gösteriyor.Saîdü’n-NûrsîTenbîh: İki Küçük HikâyeBirincisi: Bundan on beş sene evvel, Rusya’nın şimâlinde esîr olduğum zaman, doksan esîr zâbitlerimizle beraber büyük bir fabrika koğuşunda bulunuyorduk. Sıkıntıdan ve ruh darlığından çok münâkaşalar, gürültüler oluyordu. Umumunun bana karşı ziyâde hürmetleri olduğundan teskîn ediyordum. Sonra, sükûneti muhâfaza için dört beş zâbiti tâ‘yîn ettim. Ve dedim: “Hangi köşede bir gürültü işittiniz, hemen yetişiniz. Hangi taraf haksız ise, ona yardım ediniz!"

    1hr 14min

Ratings & Reviews

5
out of 5
2 Ratings

About

Av. Ali Kurt ile Lem'alar mecmuasından Risale-i Nur dersleri. Sözler Mecmuası için: Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/risale-i-nur-dersleri/id1776556655 Spotify: https://open.spotify.com/show/2c7AlmTFKP9k6sKJ6QbEPS Bilgi ve yorumlarınız için: alikurthizmet@gmail.com

More From Av. Ali Kurt

You Might Also Like