Mevlana Takvimi

Mevlana Takvimi

Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları

  1. 2 HR AGO

    İMÂM-I A‘ZAM’IN HADİS İLMİNDEKİ YERİ-04 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)’in hayatının ilk yıllarında hadîs öğrenmiş ve özellikle fakih muhaddislerden hadîs almıştır. Ebû Davud et-Tayâlisî (r.âleyh)’in rivayetine göre, Ebû Hanîfe (r.a.) şöyle demiştir: "H. 80 senesinde doğdum, 94 senesinde sahâbî Abdullah b. Enes (r.a.) geldi. Onu 14 yaşımda gördüm ve ondan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in; "Bir şeyi aşırı sevmen gözünü kör, kulağını sağır eder" hadîsini işittim." İmâm Ebû Yusuf (r.a.)’in rivayeti ise şöyledir: "H. 80 senesinde doğdum; 16 yaşımda, 96 senesinde babamla birlikte haccettim. Mescid-i Haram’a girdiğimde büyük bir kalabalık gördüm ve babama sordum. Babam; "Bu, sahâbeden Abdullah b. Haris ez-Zebîdî (r.a.)’in ilim halkasıdır" dedi. İlim halkasına katıldım ve Abdullah b. Haris (r.a.)’i; "Resûlullâh (s.a.v.)’i "Dîninde fakih olan kimseyi Allâh (c.c.) ummadığı yerden rızıklandırır ve kederlerini giderir" buyururken işittim" dediğini duydum. İmam-ı Azam ilim öğrenmeye başladığında kendisine; "Hadîs ilmini tercih edersen sonunda hata ettiğinde, seni yalancılıkla itham ederler ve alaya alınırsın" şeklinde nakledilen haber sahih değildir. Çünkü Kur’ân ve Sünnet’i bilmeyen fakih olamaz. Onun Kur’ân ve Sünnet’i bilmediği halde İmâm-ı Şafiî (r.a.)’in; "İnsanlar Ebû Hanîfe (r.a.)’in fıkhına muhtaçtır" diye ifade ettiği seviyeye ulaştığını kâbul edip, sonra da "Ebû Hanîfe (r.a.) hadîs bilmiyordu" dememiz büyük bir çelişkidir. Aksine o, yüzlerce önde gelen muhaddisten hadîs almış, onlarla uzun süre birlikte olmuştur. Kendisinden rivayet edilen müsnedler, İmâm-ı Mâlik (r.a.) ve diğer muhaddislerden önce, hadîsleri fıkıh konularına göre, onun tasnif ettiğini göstermektedir. Bunlardan başka Ebû Hanîfe (r.a.), bir hadîs veya bir meseleyi araştırmak amacıyla ilmî seyahatler de yapmıştır. (Muhaddisler Nazarında İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe, c.1, s.96-97)

    3 min
  2. 1 DAY AGO

    CENNET’TEKİ NİMETLER NASIL OLACAK?-03 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Cennet ehlinin içinde yaşayacağı nimetleri hiç kimsenin nitelendirmeye gücü yetmez. Zira Resûlullâh (s.a.v)’in bildirdiği gibi Cennet’te gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve insanın kalbinden geçmediği güzellikte nimetler vardır. Orada bulunan her şey Allâh (c.c.)’un kudretinin eseridir. Adet olduğu üzere dilin oluşması için manadan önce eşyanın var olması gerekir. Var olmayan bir nesnenin kelimesi olmaz. Çünkü önce eşyanın zihinde bir formunun olması gerekir. Bundan sonra o eşya için bir isim icât edilir. Ortaya çıkarılan bütün modern bilimsel icâtların ilk anda dünyanın hiçbir dilinde karşılığı yoktu. Ancak icât edildikten sonra dil bilginleri bir araya gelerek ona bir isim verdiler. Bir insana hiç görmediği bir nesnenin ismini öğretmek istediğin zaman, onun anlayabilmesi için o nesneyi bir başka eşyaya benzeterek misâl vermen gerekir. Meselâ dersin ki "top gibi" veya "silindir gibi" yahut "sandık gibi". Bir nesne bilinmez olduğu sürece aklın onu idrâk edebilmesi için bilinen bir nesneye benzetmek zorundasın. Şayet bilinen bir nesneye benzetmez isen, insan aklı onu idrâk etmekten aciz kalacaktır. Bu noktadan hareketle bize göre Cennet nimetleri meçhuldür. Dolayısıyla onlar hakkında bir bilgimiz yoktur. Cennet nimetleri bizim gücümüzün ve tasavvurumuzun çok üzerindedir. Bu nimetler Allâh (c.c.)’un kudretinin eserleridir. Bu nedenle Allâh (c.c.) bizlere Cennet hakkında konuşmak istediğinde, dünyada bulunan nimetleri misâl olarak göstermektedir. Bu misâller yalnızca takrib (konuya açıklık getirmek) içindir. Ancak bu bize Cennet’teki nimetlerin gerçek suretini vermemektedir. (Muhammed Mütevelli Şaravî, Kuran’da Kıyâmet Sahneleri, s.185)

    3 min
  3. 1 DAY AGO

    ABDEST ALMANIN CAİZ OLDUĞU VE CAİZ OLMADIĞI SULAR-1-02 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Yağmur suyuyla, dere ve kuyu sularıyla, havuz sularıyla ve tatlı veya tuzlu olsun deniz sularıyla gusletmek ve abdest almak caizdir. Ağaç veya yapraklardan sıkılmış olan sularla, karpuz ve kavun suyuyla ve şeker kamışından sıkılmış sularla abdest almak caiz değildir. Temiz bir madde suya karışmış veya temiz bir şey suda pişirilmiş olsa ve nihayetinde suyun ismi değişip ona artık “su” ismi verilemeyecek hâle gelse; meselâ meşrubat, sirke ve çorba gibi isimler alsa onunla abdest almak caiz değildir. Toprak, safran veya sabun gibi temiz bir nesne suyla karışmış olsa ve suyun üç vasfı -yani tadı, rengi veya kokusu- değişmiş olsa, fakat incelik (rikkat) ve akıcılığı değişmese onunla abdest almak caizdir. Temiz bir nesne suda kaynatılmış olsa ve suyun üç vasfından -yani rengi, tadı veya kokusundan- birisi değişmiş bulunsa onunla abdest almak caiz değildir. Ancak daha iyi temizlemesi amacıyla temiz bir nesnenin, suda kaynatılmış olması bunun haricindedir; ölüyü gasletmek için sedir ağacı yapraklarını suda kaynatma böyledir. Böyle bir su ile gusletmek ve abdest almak caizdir. Safran suyunda kızıllık baskın gelir ve onun, elbise boyanan su gibi olması durumunda onunla abdest almak caiz değildir. Sütün suya karışmış olması durumunda bakılır, eğer sütün rengi baskın durumda ise onunla abdest almak caiz değildir, fakat baskın durumda değilse caizdir. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.79-80)

    2 min
  4. 1 DAY AGO

    KURBAN İBÂDETİNİN FAZÎLETİ-01 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Bir Hadîs-i Şerîf’te: “Kurbanınızı güzel ediniz. Zîra sizin kurbanlarınız, Sırat üzerinde bineklerinizdir” buyuruldu. Yine bir Hadîs-i Şerîf’te: “Dâvud (a.s.), “Yâ Rabbi, ben Muhammed (s.a.v.)’in ümmetinden, kurban bayramında kurban eden kimsenin sevâbı nedir?” diye münâcât eylediğinde, Allâhü Teâlâ: “O kimseye, kesilen kurbanın her kılı için on sevâb verilir, ondan on günâh silinir. Cennette derecesi on kat yükselir” buyurdu. Sonra yine Dâvud (a.s.), “kurbanın karnını yardığı zaman, sevâbı nedir?” dediğinde, Allâhü Teâlâ, “onu, açlık ve susuzluktan ve kıyâmet gününün şiddet ve korkularından emin ve selâmette olduğu halde, mezarından kaldırır. Ey Dâvud! O kurbanın her parça eti karşılığında, Cennet’te deve kadar büyük kuş, ayağı karşılığında bir Cennet burakı vardır. Bedenindeki her tüyüne karşılık Cennet’te bir köşk, başında her teli karşılığında hûr-i ayndan bir câriye vardır. Ey Dâvud! Sen bilmez misin ki, kurban binekdir. Kurban günâhları mahvedicidir. Belâları gidericidir. Ey Dâvud Sen ümmetine kurban ile emret. Zîra kurban, İbrahim (a.s.)’ın oğluna kesilme bedeli olduğu gibi, mü’minin Cehennem ateşinden kurtulması için de fedâ ve bedeldir” buyruldu. Hz. Alî (r.a.) bir gün Meryem Suresi seksen beşinci âyetini okuyup sonra: “Âyet-i kerîmedeki müttakîler, kıyamet günü seçilmiş atlar üzerine binerler. O güzel atları kurbanlarıdır. Müttakîler öyle binekler üzerinde getirilir ki, kimse onlar gibisini görmemiştir. Üzerlerinde altından eyerler vardır. Yuları zeberceddendir. Müttakîler kafilesi bu bineklerle cennete girerler. Hattâ cennetin kapısını çalarlar” buyurmuştur. (Hz. Seyyid Abdulkâdir Geylani, Gunyetü’t-Tâlibin, s.350)

    3 min
  5. 4 DAYS AGO

    HÜSN-İ HAT SANATI-30 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Hat sanatının Kuran’ı en güzel bir şekilde yazma kaygısıyla geliştiği söylenebilir. Ancak hat sanatının Araplarda değil de Türkler içerisinde mükemmel bir hale gelmesi Türkler’in İslam sanatına ve ilimlerine verdikleri önem ve değerden kaynaklanmaktadır. Hat sanatının bilinen en eski Üstadı Bağdatlı İbn-i Mukle’dir. Henüz o zamanlar Arap yazıları köşeli ve geometrik formlara sahip kûfi yazı şeklinde idi. Miladi 1200’lü yıllarda ise, Halife Mustasimi’nin hizmetkârı olduğu için Yakut-u Mustasimi olarak adlandırılan büyük sanatkâr, hat sanatının bugün “Aklam-ı Sitte” olarak isimlendirilen altı çeşit yazısını geliştirdi. Bunlar; tevki, rika, muhakkak, reyhani, sülüs ve nesih hatlarıdır. Bütün bu yazı çeşitleri Selçuklu ve Osmanlı hattatları elinde ölümsüz sanat eserlerine dönüşmüştür. Ayrıca İranlıların kullandığı talik yazı da vardır ki, yine Osmanlı hattatları bu yazı çeşidinde de çok mükemmel eserler vermişlerdir. Bu sebeple “Kur’an, Mekke’de indi; Mısır’da okundu; İstanbul’da yazıldı” vecizesi meşhur olmuştur. Gerçekten de dünyanın en büyük hattatları İstanbul’da yaşamıştır. Hat sanatının tarihinde pek çok büyük hattat bu topraklarda yetişmiştir. Sultan II. Bayezid’ın büyük iltifatlarına mazhar olan Amasyalı Şeyh Hamdullah Çelebi (1429-1520) bu sanatta en önemli bir ekoldür. Hafız Osman (1642-1698) ise yazdığı Kur’an ile meşhur olmuştur. Bugün bile dünyanın pek çok yerinde onun hattı esas alınarak Kur’an-ı Kerîm basılmaktadır. III. Ahmet ve II. Mahmut gibi bazı Osmanlı padişahları da hat sanatı ile ilgilendiler ve yazdıkları yazılar hala büyük camilerimizin duvarlarını süslemektedir. (Doç. Dr. Rasim Soylu, Zafer Dergisi, Aralık 2020, 528. Sayı)

    3 min
  6. 5 DAYS AGO

    GUSLÜ GEREKTİREN VE GEREKTİREMEYEN DURUMLAR-29 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Meninin şehvetle çıkması ile gusül farz olmuş olur; bu hususta onun, kadına dokunmakla veya ona bakmakla yahut da onu hayal etmekle çıkmış olması arasında bir fark yoktur. Ve yine onun uykuda iken çıkmasıyla uyanıkken çıkması arasında da bir fark yoktur. Gusül, erkeğin tenasül uzvunun, sünnet mahallinin, ferce veya dübüre dahil edilmesiyle farz olur, böyle bir durumda meninin gelmesiyle gelmemesi arasında bir fark yoktur. Gusül, meninin çıkmasıyla farz olur, mezinin çıkmasıyla farz olmaz. İkisi arasındaki fark şudur: Mezi, şehvet durumunda ve kişinin eşiyle oynaşması esnasında çıkan ince bir su olup onun çıkmasıyla şehvet kesilmiş olmaz, aksine ziyadeleşir; meni ise şehvetin son noktasında çıkan kalın (yoğun) bir sudur ve onun çıkmasıyla şehvet kesilmiş olur. Mezinin çıktığı bazen bilinmeyebilir de. Küçük abdest yapmadan evvel veya sonra gelen suya vedi denir. Vedi, kokulu olur ve vedi sebebiyle gusül değil, abdest gerekir. Bir kimse uyandıktan sonra ihtilâm olduğunu hatırlasa fakat elbisesinde veya bedeninde meni izi görmese kendisine gusül gerekmez. Ancak elbisesinde veya bedeninde meni izi görürse gusletmesi gerekir. Eğer yaşlık görse ve onun, meni değil de mezi olduğu kanaatinde olsa yine gusletmesi gerekir. Bir kimse ağır bir yük kaldırsa veya yüksek bir yerden düşse yahut da şiddetli bir şekilde darp edilse ve bunlardan dolayı menisi, bulunduğu yerden, şehvet olmaksızın ayrılarak dışarı çıksa, kendisine gusül farz olmaz. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.70-74)

    2 min
  7. 6 DAYS AGO

    İSLAMDA NÜFUS ARTIŞININ ÖNEMİ -28 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    İnsanlar, yaratılışları gereği en mükemmel varlık örneği olup, gerçekten de tüm yaratılmışlar arasında büyük bir şerefe ve önemli bir ayrıcalığa sahiptirler. Yüce kudret, insanları büyük yeteneklerle donatmış, diğer canlılarda bulunmayan bazı özellikler ve güçlerle onları teçhiz etmiştir. İşte bu sayede insanlar yeryüzünü imar etmiş, pek büyük hayatî değişimler meydana getirmiştir. İnsan ne şerefli bir varlıktır ki, bu dünya hayatının Allâh (c.c.) katında takdir edilen zamana kadar düzen ve temizlik içinde devam etmesi, ancak bu üstün türün meşrû ve mesut bir şekilde çoğalmasıyla mümkündür. Bu nedenle, hikmet dolu İslam dininde Müslüman bireylerin çoğalması son derece gereklidir. Bu konuda birçok dini teşvik ve emir bulunmaktadır. Nitekim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Evleniniz ve çoğalınız. Çünkü ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim.” Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyrulmuştur: “Esmer, doğurgan bir kadın; güzel fakat kısır bir kadından daha hayırlıdır.” Bir diğer hadis: “Sevgi dolu ve doğurgan kadınlarla evleniniz. Çünkü ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim.” Tefsir-i Rûhu’l-Beyân’da, nakledilen bir hadis şöyledir: “Ey Âişe! Müslüman bir kadın, eşinden gebe kaldığında, onun için gündüz oruç tutan, gece namaz kılan ve Allah yolunda gazi olan kimsenin sevabı derecesinde sevap vardır.” Bu yüce beyanlardan açıkça anlaşılıyor ki, İslam dininde Müslüman nüfusunun artması son derece istenen bir durumdur. Zaten nikâhın meşrû kılınmasının temel hikmeti de insan neslinin helal yol ile çoğalmasını sağlamaktır. (Ömer Nasuhi Bilmen, Ailenin Gücü Nüfusun Geleceği, s.19-20)

    3 min
  8. 27 APR

    KABİRDE CEVAP VEREMEYENİN AZABI-27 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Ayet ve hadislerde bildirildiğine göre muhakkak ki kafire ve küfri nifak işleyen kimselere sonsuza dek sürecek azap vardır. Ahmed b. Hanbel’in Bera b. Azib’den rivayet edip Ebu Uvane’nin "Kabir sualleri hakkında" adlı kitabında sahih dediği uzunca hadisin son kısmında: "Sonra onun (kabirde azap gören kişi) için ateşten bir delik açılır. Kıyamete kadar bu delikten o kişiye duman ve azap gelir." Başka bir rivayette de şöyledir: "Sonra onun (kabirde azap gören kişi) için sağır, dilsiz ve kör bir adam gelir. Onda demirden bir çubuk vardır. Onunla bir dağa vursa dağ un ufak olur. Bu çubukla ölüye bir darbe vurulur ve ölü paramparça olur. Sonra kabirdeki adam eski şekline döner, ve azap bu şekilde tekrarlanır." Bu konuda bildirilen ayetler şunlardır: "Onlar (kafirler) ateşten çıkmayacaklardır." (Bakara s. 167) "Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmeyecekler." (A’raf s. 40) "Onlar tam olarak ölmezler. Onlardan azap da hafifletilmez. Kafirleri işte böyle cezalandırırız." (Fatır s. 3)" Toprağa sıkıştır denilir. O, ölü üzerine kapanır ve ölünün uzuvları, birbirine geçer. Allâh onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona bu şekilde azap edilir. Tirmizi’nin Ebu Said’den rivayet ettiği hadis şöyledir: "Yer onun üzerine kapanır ta ki uzuvları birbirine geçinceye dek. Ona yetmiş tane ejderha hazırlanır. Onlardan her biri yeryüzüne bir üflese ondan hiçbir şey kalmaz. İşte bu ejderhalar o ölüye hesap için tekrar dirilinceye dek ateş püskürtüp tırmalar." Bu haberlerin verdiği ortak mana ise kafirlerin her birine değişik şekilde azap edilmesidir. (İbn Hacer Askalani , Kabir Alemi , s.1)

    3 min

Ratings & Reviews

4.8
out of 5
4 Ratings

About

Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları