Sanat ve edebiyat dünyasında büyük eserlerin ve büyük sanatçıların kendi dönemlerinde her zaman takdir görmediği sıkça rastlanan bir durumdur. Yıllardır dile getirilen bu gerçek, edebiyat tarihinden çarpıcı örneklerle açıkça görülür. Nitekim Amerikalı romancı Henry James, Lev Tolstoy’un Savaş ve Barış romanı için “gevşek, dağınık, canavarca bir roman” ifadesini kullanmıştır. Bugün edebiyat tarihinin zirvesinde kabul edilen bu eser, yayımlandığı dönemde böylesine sert eleştirilere maruz kalmış, Tolstoy ise Nobel’e aday gösterilmesine rağmen ödüle layık görülmemiştir. Buna karşın, bugün o dönemde ödül verilen isimler neredeyse unutulmuş, Savaş ve Barış ise Homeros’tan sonra edebiyatın en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilmiştir.Benzer bir kader, Türk edebiyatının en büyük isimlerinden Yaşar Kemal için de geçerlidir. Bugün herkesin saygıyla andığı Yaşar Kemal, yaşadığı dönemde ağır eleştirilere, görmezden gelinmeye ve bilinçli bir suskunlukla boğulmaya çalışılmıştır. Bir kitabı yayımlandığında, basında tek bir eleştiri dahi çıkmadığı zamanlar olmuştur. Oysa yıllar sonra Yaşar Kemal hakkında en kapsamlı değerlendirmeler uluslararası basında yer almış, değeri Türkiye sınırlarını aşarak kabul edilmiştir. Bu durum, sanat dünyasında birinin başarısının diğerleri tarafından çoğu zaman tehdit olarak algılandığını ve özellikle Doğu toplumlarında bu kıskançlığın daha güçlü hissedildiğini göstermektedir.Bu önyargılar, farklı alanlardan edebiyata yönelen sanatçılar için daha da belirginleşir. Müzikle tanınmış bir sanatçının edebiyat alanında eser vermesi, çoğu zaman kuşkuyla karşılanır. Oysa sanat dalları birbirinden kopuk değildir; edebiyat ile müzik arasında güçlü bir bağ vardır. Buna rağmen, edebiyata “sonradan girilmiş” gibi yaklaşılması, yazarın kendini kabul ettirmesini zorlaştırır. Ancak zaman içinde, eserlerin kendi gücü bu önyargıları yıkar ve okurdan okura yayılan bir güven oluşturur.Sanatta yalınlık, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Yalın bir dil kullanmak, eserin yüzeysel olduğu anlamına gelmez; aksine yalınlık, sanatın özüdür. Japon vazolarında olduğu gibi süssüzlük, kendi başına bir estetik değere dönüşebilir. Aynı durum edebiyatta da geçerlidir. Hemingway’in “buzdağı teorisi” bu anlayışın en güçlü örneklerinden biridir: Yazar, metinde yalnızca görünen kısmı sunar; asıl derinlik ise satır aralarında hissedilir. “Satılık: bebek ayakkabıları, hiç kullanılmamış” cümlesi, birkaç kelimeyle büyük bir trajediyi anlatabilen yalınlığın gücünü gösterir.Bu anlayış, Türk edebiyatında “sehli mümteni” kavramıyla ifade edilmiştir. Yunus Emre’nin dizelerinde olduğu gibi, son derece sade görünen bir söyleyişin ardında derin bir anlam ve ustalık yatar. Buna karşılık, düşünceyi uzatarak, karmaşık cümlelerle anlatmak her zaman sanatsal bir değer yaratmaz. Asıl güç, az sözle çok şey söyleyebilmektedir.Ne yazık ki günümüzde, kolay okunan eserlerin edebi değeri olmadığı yönünde yanlış bir kanı vardır. Oysa Dostoyevski, Cervantes, Dickens ve Tolstoy gibi dünya edebiyatının en büyük isimleri, aynı zamanda en çok okunan yazarlardır. Sanatın geniş kitlelere ulaşabilmesi, onun değerini azaltmaz. Shakespeare’in eserlerinin halk arasında farklı adlarla sahnelenmesi ya da Charlie Chaplin’in hem entelektüelleri hem de halkı etkilemesi bunun açık göstergesidir.Sanatta esas olan, biçimsel zorluk değil, iç yapıdır. Bir roman ya da şiir, bir saatin içindeki zemberek gibidir; eğer içsel mekanizma sağlam değilse, dış görünüş ne kadar gösterişli olursa olsun eser işlemez. Kurgu, ritim, dil ve anlatım bir bütün oluşturmalıdır. Deneysel eserler elbette değerlidir, ancak bunlar da kendi meraklısına hitap eder ve çoğu zaman dil üzerine yoğunlaşır.Şiirde de benzer bir durum söz konusudur. Gerçek bir mısra, yalnızca kelimeleri alt alta dizmekle oluşmaz. Aruz, hece ve halk şiiri geleneğini özümsemeden güçlü bir şiir yazmak mümkün değildir. Şiirin müziği, ritmi ve iç dengesi vardır; bu yakalanmadığında metin, yalnızca düz bir cümle olarak kalır.