Livaneli Sohbet

Zülfü Livaneli

Buna niçin sohbet diyorum bu yayınlara? Çünkü sohbet çok sevdiğim bir kelime. Sohbet biraz doğuya, biraz bize ait bir kelime; "konversasyon" ya da "conversation" gibi değil. Sohbet etmek, hatta "sohbet koyultmak" denir bizde. Oturup saatlerce birbirimizin düşüncelerini öğrenerek, birbirimizin dertlerini alarak yapılan bir eylemdir. Mutluluk kitabında bir bölüm başlığı vardır: "İnsan insanın zehrini alır" diye. Gerçekten de öyle. İnsan, insanı zehirleyebilir de; bazı insanlar ise zehrini alır. Bu programda tabii biz birbirimizin zehrini almak için uğraşıyoruz.

  1. JAN 31

    Bölüm 24: İyi Edebiyat, Kötü Edebiyat

    Sanat ve edebiyat dünyasında büyük eserlerin ve büyük sanatçıların kendi dönemlerinde her zaman takdir görmediği sıkça rastlanan bir durumdur. Yıllardır dile getirilen bu gerçek, edebiyat tarihinden çarpıcı örneklerle açıkça görülür. Nitekim Amerikalı romancı Henry James, Lev Tolstoy’un Savaş ve Barış romanı için “gevşek, dağınık, canavarca bir roman” ifadesini kullanmıştır. Bugün edebiyat tarihinin zirvesinde kabul edilen bu eser, yayımlandığı dönemde böylesine sert eleştirilere maruz kalmış, Tolstoy ise Nobel’e aday gösterilmesine rağmen ödüle layık görülmemiştir. Buna karşın, bugün o dönemde ödül verilen isimler neredeyse unutulmuş, Savaş ve Barış ise Homeros’tan sonra edebiyatın en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilmiştir.Benzer bir kader, Türk edebiyatının en büyük isimlerinden Yaşar Kemal için de geçerlidir. Bugün herkesin saygıyla andığı Yaşar Kemal, yaşadığı dönemde ağır eleştirilere, görmezden gelinmeye ve bilinçli bir suskunlukla boğulmaya çalışılmıştır. Bir kitabı yayımlandığında, basında tek bir eleştiri dahi çıkmadığı zamanlar olmuştur. Oysa yıllar sonra Yaşar Kemal hakkında en kapsamlı değerlendirmeler uluslararası basında yer almış, değeri Türkiye sınırlarını aşarak kabul edilmiştir. Bu durum, sanat dünyasında birinin başarısının diğerleri tarafından çoğu zaman tehdit olarak algılandığını ve özellikle Doğu toplumlarında bu kıskançlığın daha güçlü hissedildiğini göstermektedir.Bu önyargılar, farklı alanlardan edebiyata yönelen sanatçılar için daha da belirginleşir. Müzikle tanınmış bir sanatçının edebiyat alanında eser vermesi, çoğu zaman kuşkuyla karşılanır. Oysa sanat dalları birbirinden kopuk değildir; edebiyat ile müzik arasında güçlü bir bağ vardır. Buna rağmen, edebiyata “sonradan girilmiş” gibi yaklaşılması, yazarın kendini kabul ettirmesini zorlaştırır. Ancak zaman içinde, eserlerin kendi gücü bu önyargıları yıkar ve okurdan okura yayılan bir güven oluşturur.Sanatta yalınlık, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Yalın bir dil kullanmak, eserin yüzeysel olduğu anlamına gelmez; aksine yalınlık, sanatın özüdür. Japon vazolarında olduğu gibi süssüzlük, kendi başına bir estetik değere dönüşebilir. Aynı durum edebiyatta da geçerlidir. Hemingway’in “buzdağı teorisi” bu anlayışın en güçlü örneklerinden biridir: Yazar, metinde yalnızca görünen kısmı sunar; asıl derinlik ise satır aralarında hissedilir. “Satılık: bebek ayakkabıları, hiç kullanılmamış” cümlesi, birkaç kelimeyle büyük bir trajediyi anlatabilen yalınlığın gücünü gösterir.Bu anlayış, Türk edebiyatında “sehli mümteni” kavramıyla ifade edilmiştir. Yunus Emre’nin dizelerinde olduğu gibi, son derece sade görünen bir söyleyişin ardında derin bir anlam ve ustalık yatar. Buna karşılık, düşünceyi uzatarak, karmaşık cümlelerle anlatmak her zaman sanatsal bir değer yaratmaz. Asıl güç, az sözle çok şey söyleyebilmektedir.Ne yazık ki günümüzde, kolay okunan eserlerin edebi değeri olmadığı yönünde yanlış bir kanı vardır. Oysa Dostoyevski, Cervantes, Dickens ve Tolstoy gibi dünya edebiyatının en büyük isimleri, aynı zamanda en çok okunan yazarlardır. Sanatın geniş kitlelere ulaşabilmesi, onun değerini azaltmaz. Shakespeare’in eserlerinin halk arasında farklı adlarla sahnelenmesi ya da Charlie Chaplin’in hem entelektüelleri hem de halkı etkilemesi bunun açık göstergesidir.Sanatta esas olan, biçimsel zorluk değil, iç yapıdır. Bir roman ya da şiir, bir saatin içindeki zemberek gibidir; eğer içsel mekanizma sağlam değilse, dış görünüş ne kadar gösterişli olursa olsun eser işlemez. Kurgu, ritim, dil ve anlatım bir bütün oluşturmalıdır. Deneysel eserler elbette değerlidir, ancak bunlar da kendi meraklısına hitap eder ve çoğu zaman dil üzerine yoğunlaşır.Şiirde de benzer bir durum söz konusudur. Gerçek bir mısra, yalnızca kelimeleri alt alta dizmekle oluşmaz. Aruz, hece ve halk şiiri geleneğini özümsemeden güçlü bir şiir yazmak mümkün değildir. Şiirin müziği, ritmi ve iç dengesi vardır; bu yakalanmadığında metin, yalnızca düz bir cümle olarak kalır.

    19 min
  2. 10/30/2025

    Bölüm 22: Cumhuriyet, Bekle Beni, Tarihi Okumak ve Anlamak

    Dostlarım merhaba. Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun. Bu yıl Cumhuriyetimizin 102. yıl dönümünü kutladık. Cumhuriyetin, bence her zamankinden daha sağlam bir şekilde devam ettiğini düşünüyorum. Çünkü halk sahip çıkıyor; halk, kendi cumhuriyetine, yani yaşam biçimine, yani 250 yıldır Osmanlı’dan bu yana Batılılaşmaya çalışan bir ülkenin yaşam biçimine sahip çıkıyor. “Ben böyle yaşamak istiyorum; cumhuriyetin kurucu ilkeleriyle ama demokratikleştirerek ve insan haklarına saygı göstererek yaşamak istiyorum” diyen bir irade beyanında bulunuyor. Bu iradenin, bu yıl meydanlarda, Anıtkabir’de, sokaklarda kendini göstermek isteyen insanlarla somutlaştığını gördük. O bakımdan, Cumhuriyet bence çok güçlü. Kutlu olsun.Sizinle bugün bir konuda dertleşmek istiyorum. Kitaplarıma çok yakın ilgi gösteriyorsunuz; çok teşekkür ederim. Özellikle bu konuşmaları dinleyenler arasında kitaplarımı çok iyi okuyanlar var. Hatta bazen, bazı bölümleri benden daha iyi biliyorlar. Çünkü gönderdikleri mesajlardan, paylaştıkları alıntılardan bunu anlıyorum. Şimdi yeni bir romanım çıktı biliyorsunuz: Bekle Beni. Bu romana gösterdiğiniz büyük ilgi için de çok teşekkür ederim. Gerçekten bir yazar için bu büyük bir mutluluk. Bununla ilgili birkaç düşüncemi paylaşmak istiyorum; çünkü bazı dikkatli okurlar, “Bu kitaptaki bazı olayları biz zaten biliyorduk” dediler. Evet, doğru. Sevdalım Hayat adlı yaşam öykümde ve başka yayınlarda başımdan geçenleri anlatmıştım.Ama neden bu kitaba gerek duydum? Çünkü bu bir roman. Otobiyografide anlatamayacağınız şeyler vardır. Olayları derinleştirmek, psikolojik katmanlarına inmek, felsefi boyutlarını ele almak romanın alanıdır. Ben bu romanla bir tanıklık görevi de üstlenmek istedim. 68 olaylarının içindeydim, tanığıyım. O olayların öncüleri, kahramanları arkadaşlarımdı. Ama onların sadece birer figür değil, insan olduklarını gördüm. Bu kitapta insan hikâyeleri anlatıyorum; sadece halkın önüne bir bayrak gibi çıkmış kahramanlar değil, duyguları, zaafları, inançları olan insanlar var. Marx’ın “İnsanım ve insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” sözü, hapiste de geçerli, dışarıda da, devrimde de, aşkta da.Belki bazılarınız inanmayacak ama tarih, bilim insanlarının da bildiği üzere, çok tahrif edilen bir şeydir. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde. “Resmî tarih” denip eleştirilen şey kadar, “gerçek tarih” iddiasıyla ortaya konan birçok anlatı da çarpıtılmıştır. Çünkü dilin kemiği yoktur; sorgulama yeteneği olmayan kişi, kendisine söyleneni kolayca doğru sanabilir. Buradan Descartes’ın ünlü sözünü hatırlayalım: “Düşünüyorum, öyleyse varım.” Aslında sözün aslı “Şüphe ediyorum, düşünüyorum, öyleyse varım” şeklindedir. Batı kültürü, “şüphe ediyorum” kısmını atmıştır. Çünkü “şüphe eden” insan, sorgulayan insandır; sorgulayan insan ise körü körüne inanan değildir. Oysa dinin ve otoritenin istediği, sorgulamayan insandır. Bu bile bize gösteriyor ki düşünce tarihinin kendisi bile sansür ve çarpıtmadan azade değildir.Bunun gibi bir tahrifat da “Bizans” konusunda yapılmıştır. Bugün hepimiz Bizans İmparatorluğu’ndan söz ederiz, ama aslında böyle bir devlet hiç var olmamıştır. Fatih Sultan Mehmet’in aldığı Konstantinopolis, Bizans değil, Roma İmparatorluğu’na aitti. Paraların üzerinde de “Kayzeri Diyar-ı Rum” yazar; “Bizans” yazmaz. “Kayzer” sözcüğü “Sezar”dan gelir; Çar, Sarı gibi kelimelerle aynı köktendir. Fatih kendini Roma Sezarı’nın devamı olarak görmüştür. Yani devletin adı Roma’dır, Bizans değil. Bu durum 16. yüzyıla kadar böyle sürmüştür. Ancak Batılı tarihçilerin zoruna gitmiştir: “Nasıl olur da Roma’yı Türkler yıkar?” Bu yüzden bir Alman tarihçi, Hieronymus Wolf, 16. yüzyılda “Bizans” adını icat etmiş ve literatüre sokmuştur. Biz de bunu hiç sorgulamadan kabul etmişiz. Oysa Fatih’in devraldığı imparatorluk Roma’dır.

    11 min
  3. 10/30/2025

    Bölüm 20: Danimarka İzlenimleri, Doğru Dil Kullanımı

    Dostlarım yine bir eee konuşmada YouTube konuşmasında buluşuyoruz. Danimarka'daydım ve her gittiğimiz yerde düşünüyoruz. Tabii eskiden Ruslar için söylenirdi. Sürekli yurt dışında olsalar bile çay içer Rusya konuşurlar diye. Biz de devamlı yurt dışına da gitsek. Nereye gitsek kafamızda Türkiye. Türkiye sorunları. E Ahmet Hamdi Tanpınar da dememiş miydi zaten? Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma fırsatı vermez bırakmaz diye. Doğru. Ama ne dikkatimi çekti biliyor musunuz? Özen. Özen. Her şeye özenmek. Özenli yapmak. Hayatı özenli yaşamak. Biz biraz daha hoyrat yaşamaya başladık. Biraz savrulduk. Danimarka'ya gidince o farkı çok iyi gördüm. Çünkü orada bir festival var. Louisiana eee sanat müzesi ve edebiyat festivali. Aslında bu müze çok ilginç. Çünkü deniz kenarında çok zengin bir adamın vakfettiği büyük malikaneler ve modern sanat müzesi. Ayrıca her yıl bir de edebiyat festivali yapıyorlar. Dünyadan çok önemli yazarların geldiği yılda 700.000 ziyaretçileri var. Sonra dijital yayınları var. Oraya gittik. gayet güzel oldu ve eee şu çok etkili oldu. Tabii benim oraya geleceğimi duyan yurttaşlarımız da gelmiş. O yurttaşların daha ben konuşmama başlamadan önce koro olarak benim şarkılarımı söylemeye başlamaları Danimarkalıları çok şaşırtmış. Bu nasıl bir şey diyorlar. Yani siz yoksunuz ortada. Mikrofon falan takılıyordu bana arka taraf sahne arkasında ama herkes şarkıları söylemeye başladı. Sonra konuşma yaptık Hristian'la. eee Christian Lund önemli bir şey oldu ama şu dikkatimi çekti. Danimarka'da bir özen var. Sadece Danimarka değil. Ben burada kendimizi kötülemek, Danimarka'yı övmek falan filan biliyorsunuz böyle değil sorunlar. Biz niye böyle olmuyoruz? Bütün meselem bu benim. Niye? Adamlar çakıl taşını bile neredeyse mendille silip temizlerken, doğasına dikkat ederken, ağacına, kuşuna, çiçeğine dikkat eder, yolda birbirine nazik davranırken. Biz niye böyle bir hoyratça savuruyoruz ülkemizi? Yerin altını, madenler, dağlar yaralandı, taş ocakları, yerin altı üstü her yer yağmalanıyor. Bu inanılır gibi bir şey değil. Yani bundan eee vazgeçmek lazım ama nasıl vazgeçeceğiz diyeceksiniz. Ve şu anda söyleyeceğim şey biraz tuhaf gelecek. Biz anlaşıyoruz dille değil mi? Türkçe bizim dilimiz ama sadece bir anlaşma aracı değil. Dil. Dile özen gösterirseniz diğer şeylere de özen gösterirsiniz diğer konulara. Ama dili savrukça kullanırsanız, hele profesörseniz, yazarsanız, akademisyenseniz, gazeteciyseniz, televizyoncuysanız bu dili yanlış konuşmak inanılmaz bence bir suç. Hepimiz yanlış yapabiliriz. Bir kelimenin telaffuzunu yanlış söyleyebiliriz ama sürekli olmaz. Sürekli yaygın, gözüme çarpan ve televizyon izlerken eee çok canımı sıkan şeyler var. Bir tanesi son zamanlarda bu komisyon dolayısıyla eee tartışılmakta olan ademi merkeziyet. Buna birçok kerli ferli adam parti başkanı yahut da eee profesör diyor ki adem-i merkeziyet ya Adem değil o. Adem değil bu. Adem-i merkeziyet desantralizasyon yani merkezle merkezleştirme merkezi dağıtma. Tam olarak kavramı bu. Sen bunu Adem'i merkeziyet dediğin zaman insanlar ne anlayacak bundan? Adem var, bir merkeziyet var falan filan. Ademi merkeziyet diyeceksiniz ya da hiç kullanmayacaksınız. Merkez boşluğu. Aslında bu. Osmanlı'nın son yıllarında Prens Sabahattin'in ortaya attığı liberal Prens Sabahattin'in ortaya attığı bir adem-i merkeziyet teziydi. Şu anda Türkiye bunu tartışıyor ve gördüğüm kadarıyla yıllarca da tartışmaya devam edecek. eee bunu Avrupa Birliği'nin yerinden yönetim kararlarıyla şununla bununla devam edecek. Hiç olmazsa rica ediyorum ademi merkeziyet diyelim. Ademi merkeziyet değil. İkincisi dahi şimdi dahi kelimesi var. Dört harften oluşan. Bir de dahi kelimesi var. Şimdi ikisi birbirine karışıyor. Dahi değil mi? Olağanüstü yetenekleri olan, olağanüstü insanlar değil mi?

    7 min

About

Buna niçin sohbet diyorum bu yayınlara? Çünkü sohbet çok sevdiğim bir kelime. Sohbet biraz doğuya, biraz bize ait bir kelime; "konversasyon" ya da "conversation" gibi değil. Sohbet etmek, hatta "sohbet koyultmak" denir bizde. Oturup saatlerce birbirimizin düşüncelerini öğrenerek, birbirimizin dertlerini alarak yapılan bir eylemdir. Mutluluk kitabında bir bölüm başlığı vardır: "İnsan insanın zehrini alır" diye. Gerçekten de öyle. İnsan, insanı zehirleyebilir de; bazı insanlar ise zehrini alır. Bu programda tabii biz birbirimizin zehrini almak için uğraşıyoruz.